Son Dakika



Bir Kitap Bağımlısının Notları - 22

         Dr. Ali Ulvi Özdemir                                                                                          Ocak 2015

                                                                                                                   

209-Amelie Nothomb, 2014 yılının en önemli keşfi oldu benim için. Her romanı birbirinden başarılı. Ve her romanında çok belirgin filozofik bir yaklaşımı var Amelie Nothomb’un. Romanlarında kurgu ön planda. Olağanüstü senfonik bir yapı kuruyor. Romanlarını ardı ardına okudukça bundan emin oldum. Tıpkı bir senfonide olduğu gibi enstrümanların biri yükselirken diğeri alçalıyor ya da birbirine müthiş bir biçimde uyumlu dokular oluşturuyorlar. Kişiler, olaylar ve söylemler, edebiyatın tanıdığı bütün diğer araç ve olanaklar bu çok enstrümanlı senfoninin temel parçaları. Okudukça kurduğu yapıya hayran kalıyor insan. Ünlü heykeltraş Rodin’in bir heykel için söylediklerine benzer şekilde, sanki gereksiz olan her şey atıldığında geriye kalandan oluşmuş romanlar yazıyor Amelie Nothomb. Kurgusal açıdan bakıldığında, romanında, önce konuyu götüreceği çok sayıda devam yolu ya da seçenek var edip, sonra bunlar arasından en mükemmel olanı seçiyor. Ama bu süreklilik duygusu içinde yine de sürpriz etkisi yaratmayı başarıyor.

En son okuduğum romanı Kameraya Gülümse, diğerleri kadar başarılı. Ve yukarda söylediğim bütün kurgusal ustalıkları taşıyor. Konu ilk bakışta modern televizyon sektörünün yarattığı yozlaşmayla  ve “yeniden ortaçağa dönüş” bağlamında bireyin itildiği en dip noktadaki var oluş sorunlarıyla ilgili gibi görünüyor. Ama roman ilerledikçe çok daha ileriye gidiyor. İnsanoğlunun varoluşunun en başından beri olan sorunlarının yaşamaya devam ettiğini vurguluyor.

Benim okumam, kendi ideolojik duruşumun ve dünyayı yorumlayışımın bir ürünü elbette. Bana göre Aydınlanma Dönemi ve sonrasında bütün 19. Yüzyıl boyunca devam eden teknolojik yenilikler ve ekonomik zenginleşme ile insanın kendini abartması iki farklı uç nokta yarattı. Bir tarafta ideolojik olarak insana kakılan “her şeyi hallettik, halledeceğiz” gibi bir güven duygusu ve bunların karşısında  ihmal ettiği, neredeyse görmezden geldiği, üstesinden gelmesine ramak kaldığına inandığı ama alttan alta varlığını sürdüren şiddet, kötülük, vahşet ve bunlara ilişkin her türlü görünümün sıradanlaşması olgusu. 20. Yüzyıl bir yüzleşme yüzyılı oldu. Bu romanda bu yüzleşme temel alınıyor diyebiliriz. Vahşet ve bunun sıradanlaşması modern görünümlere büründüğünde vahşet olmaktan çıkar mı? Sadece televizyondan izlediğimiz için gerçek bir parça eğlence sosuna batıp gerçek değilmiş gibi algılanabilir mi? Gerçeği kavrama ve onu görme yetimiz yerli yerinde mi? Çok şey kazandık derken en önemli niteliklerimizi yitirdik mi? Neden hala bu kadar çok korkuyoruz? Yoksa ortaçağlardan hatta ilk çağlardan çok da uzaklaşmadık mı? İçimizde koşullar değiştiğinde bizi vahşi bir kasaba dönüştürecek güdüler küçük gizli hücreler olarak uzun bir kış uykusundan her an uyanmaya hazır bekliyor olabilir mi? Başkalarının acılarını izlemek, gizlediğimiz bir yaygın ihtiyaca karşılık geliyor olabilir mi? Bunlar da 21. Yüzyılın sorunları. Kameraya Gülümse, küçük hacmine aldananların yüzüne bütün bu sorunları neredeyse kapağını açar açmaz fışkırtıyor sanki.

Öyle kışkırtıcı cümleler var ki… “Haklı bile olsalar artık değiştirme olasılığı bulunmamasına rağmen yapıttaki yanlışları bildiren okurlarla mücadele etmek. Yapıtını sonuna kadar sevmek.” (Kameraya Gülümse, Doğan Kitapçılık, 1. Baskı, Ekim 2006, s. 52) Burada Tanrı’yı bir yazara benzeterek insanla (Okuyucu) dünya(Yapıt) ve Tanrı (Yazar) arasında  ilginç bir ilişki kuruyor Amelie Nothomb. Romana yerleştirdiği bu tür felsefi açılımlar son derece başarılı ve romanın kendisinden türeyen, yapıtta eklektik durmayan bir nitelikteler. Kötülüğün varlığı ile Tanrı düşüncesinin çelişkisine ilişkin ünlü Kötülük Problemi’ni tersine çeviriyor örneğin: “…eğer kötülük olmasaydı Tanrı olmak çok kolay olacaktı, ama o zaman da Tanrı’ya hiç mi hiç ihtiyaç duyulmayacaktı.” (s. 56). Birey olmaya ilişkin şu sözü okuyunca ise Televizyon dünyasının bir işlevini daha keşfettim: “İnsanın adını bildiği birisini dövmesi çok daha güçtür.” (s.69) Televizyonlardan izlediğimiz onca bombalanan, öldürülen insanın kaçının adını biliyoruz? Televizyon, tanık olduğumuz şiddetin kurbanlarını çoğaltarak insanı nesneleştiriyor!  Bizi yüz yüze kurulan ilişkiler dünyasının güveninden kopartıp, çok daha büyük kalabalıkların bir parçası yaparak hazırlıksız yakaladı neredeyse. İsimlerini bilmediğimiz milyonların arasında biz de isimsiz bir “insan” oluverdik.  “Bizim ölümümüzü seyrettiğinizde, katiller sizin gözlerinizdir.” (s.77) Müthiş. Ve aslında hepimizin içinde dile dökülecekken defalarca geri dönen cümleyi kullanıyor Amelie Nothomb: “Hayatı böyle hayal etmiyordum.” (s. 94)

İçinde bulunduğumuz dünya bu hayal kırıklığını hepimize bir ölçüde de olsa yaşatan bir dünya.

Bukowski’de de yer yer rastladığım nüanslı yaklaşım örnekleri bu romanda da karşıma çıkıyor: “Hareket edecek hali yoktu, ama konuşacak gücü vardı.” (s. 54), “ Kimse birbirini daha az sevmedi, kimse birbirine daha az içten davranmadı, ama herkes birbirine çok daha fazla saygı duydu.” (s.34)

Son olarak başka bir filozofik cümle daha: “Küçümseme, aslında insanlardaki bilinmeyenleri bildiğini sanmaktır.” (s.94)

Aydınlanma döneminin insana ilişkin yarattığı güven duygusu ve kendini abartması, yerini daha sağduyulu, daha gerçekçi bir bakışa bıraktı ya da bırakmalı. Büyük kitleler, bir avuç “aydın” insanın rehberliğinde karanlıktan aydınlığa çıkartılacak (eğitilecek, bilgilendirilerek, içinde yaşadıkları fakirlik ve cahillik kıskacından çarçabuk kurtulabilecek) kadar “elverişli” olmadıklarını gösterdiler. Peki insanı çözdük mü? En azından 20. Yüzyıl, nedensiz şiddetin insanı çok çabuk bozacağını gösterdi. “ Bir cehennem var, bizler de içindeyiz bu cehennemin.”(s.115) derken belki de cehennem bizim içimizde demeye getiriyor Amelie Nothomb.

Ama iyimserlik tohumları atmadan da duramıyor sona doğru: “Günlerin tüm hazzı sabahlarındadır.” (s. 117) Bir çok biçimde yorumlanabilir. Gecenin karanlığı ve sabahın gelecek oluşuna ilişkin bilinen bir metafor aslında. Ama bana çağrıştırdıkları  tarihle ilgili. Şöyle söylenebilir belki: Hikaye iyi başlamıştı: Eşittik, Özgürdük, Kardeştik. Bana göre, 20. Yüzyılı da katarak söylersek, uzun 19. Yüzyıl bunu tam olarak başaramadığımızı gösterdi.

21. Yüzyıl bu arayışların yüzyılı olacak gibi görünüyor ve Amelie Nothomb, zekası ve yaratıcı yeteneğiyle kestirmeden gidip bizi olası sonuçlar üzerine düşünmeye yöneltiyor: Yönetilen ve yöneten ayrımının keskinliğinden yeni bir ikilem filizleniyor: Kameraya çekilen ve kamerayı tutan. Ya da izleyen ve izlenen. Bu sonuncusundaki güç farkı ilkine göre çok daha fazla. Ama yine de Kameraya Gülümse’yelim. Belki de tek kalan silahımız bu şimdilik.

210- 2014’te her yeni kitabı çıktığında mutlaka aldığım yazarların hepsinin yeni bir kitabı yayınlandı ve ben de satın alıp okudum. Bu yazarlar Bukowski, Paul Aster ve Amelia Northomp. Ama bir yazar daha var ve onun yeni bir kitabı çıkmadı. Yalçın Küçük Hoca haksız bir suçlama ile planlamadığı bir hapislik yüzünden yeni kitabını ancak 2015’te yayınlayacak.

Thomas Bernhard’ın Ungenach  adlı kısa anlatısı 2014’ün son aylarında güzel bir sürpriz oldu (Yapı Kredi Yayınları, Kasım 2014). Uzaklaştığımız, kaçtığımız bir geçmişe, geçmişin mekanlarına, içimizde taşıdığımız seslerinin giderek yükselmesini göze alarak yeniden dönmenin sıkıntısı ve hatta işkencesi diyebiliriz Ungenach’a. Thomas Bernhard’ın her zamanki şikayetleri ve karamsar, iğneleyici bakışı bu anlatı da karşımıza çıkıyor, ama bu kez kurgusal olarak daha çetin ceviz bir metin olarak.

Ungenach’ta Thomas Bernhard kitabın arka kapağında da yıldığı gibi çok sesli bir anlatı kurgulamış. Bir avukatın, kardeşinin ve kendisinin ağzından anlatılıyor bu hikaye. Çerçeve konu önemsiz görünüyor: Bir mirasın bölüştürülmesi. Ama inceden inceye mülkiyet ilişkilerinin oluşturduğu toplumsal yapı eleştiriliyor. Bu ilişkilere bağlı kalmanın yarattığı iç sıkıntı, anlamsızlık ve çaresizlik temel izlekler olarak beliriyor. Ama hepsi birbirine geçmiş durumda. Mekanlar sıkıntı yaratıyor, sıkıntı mekanlara siniyor, mekanlar insanları hayatın anlamsızlığına ilişkin bakışa ve kaçıp kurtulma isteğine sürüklüyor. Ama kaçılamıyor!

Kısa bir anlatı, ama kaçıp kurtulma isteğini neredeyse elle tutulur yapıyor; insan okurken bir an önce kitabın kapağını kapatıp bu cendereden kendini dışarı atmak istiyor. Ve hepsi Thomas Bernhard cümlelerine dönüşüyor. Çok yoğun bir metinden anlamı yoğun cümleler bunlar:

“…yapıyor ediyor, değiştiriyoruz, gerçekten yapıp, edip değiştiremeden…” (s.9)

Yukarda Amelie Nothomb’un yapıtlarından da söz ederken belirtiğimiz bir abartının eleştirisi bu cümleler. Ungenach, sadece  basit bir mirası bölüştürmek için dönülen bir yeri değil, yeteri kadar uzaklaşamadığımız bir gerçekliği temsil ediyor bu bakımdan. Bunu pekiştiren başka cümlerden biri de şu örneğin: “…kaba saba akılcıklarımızın günbegün  kafalara yedirdikleri ama tabii haliyle  bu kafalardan sindirilememiş olarak halklara ulaşmak zorunda olan hayal ürünleri…” (s.15) Burada Bernhard’ın akılcılığı bir kavram olarak kullanması ve hatta “akılcık” şeklinde kullanması bir had bildirme, bir abartıyı gerçek yerine oturtma çabası olarak da okunabilir. Bu biçimde bu kısa anlatı çok daha farklı bir metin haline geliyor. Burada akılcılık ile Aydınlanma mirasının kastedildiği açık bence. (Bu noktada Kant’ın Aydınlanma Dönemi için söylediği “Aklını kullanma cesareti” sözünü hatırlayalım.)

Anlatının başlıca “seslerinden” biri olan Avukat Moro, Avrupa entelektüellerinin belli bir kesiminde önemli bir paradigma olarak yerleşmiş komünizm - sosyalizm eleştirisini diline dolayarak şöyle diyor bir yerde: “komünizm, sosyalizm, demokratizm dünya çapında, gülünç bir mazoşizm kılığında…” (s. 16) Demokrasiyi diğer uçta bir değerler kümesi sayıp, uzun yıllar propagandasını yapan bir anlayışın temsilcisi olarak avukat Moro’nun artık demokrasi denen yönetim biçimini de karşı safa göndermesi ve geriye hiçbir şeyin kalmaması hem bir acı itiraf hem de  gerçek bir hayal kırıklığı olarak beliriyor. Hatta son sayfalarda Bernhard’ın kötümserliğe evrilen hayal kırıklığının bir menifestosu ile karşı karşıyayız. Uzun bir alıntı ama iyi bir temsil:

“Hayatın diyalog olduğu yalandır. Hayatın gerçeklik olduğunun da yalan oluşu gibi. Akla hayale sığmaz bir şey olmadığı gibi, rezilce bir mutsuzluktur, bir dehşet dönemidir, kısa da olsa uzun, hoşnutsuzluk üretmekten ve melankoliden oluşan… sadece milyarlara varan ölüm sebepleri, ölüm sonuçları… Burada muazzam bir yaratılış hoşgörüsüzlüğü ile karşı karşıyayız, bizi daima umarsızlığa sevkeden, acılaştıran ve sonuçta da geberten. Yaşadık sanırız, oysa gerçekte ölmüş gitmişizdir. Tümünden bir ders aldık deriz ama olan biten itiş kakıştır sadece. Bakarız, tasarlarız, ama baktığımız ya da tasarladığımız her şeyin elimizden kayıp gittiğini seyretmek zorunda kalırız, egemenliğimiz altına almayı ya da en azından değiştirmeyi planladığımız dünyanın da elimizden kayıp gittiği gibi, geçmişin ve geleceğin de elimizden kayıp gittiği gibi, kendi kendimizin elimizden kayıp gidişi gibi ve zamanla her şeyin bizim için imkansız olacak olması gibi. Hepimiz bir felaket halet-i ruhiyesinde yaşarız. Yapımız anarşiye eğilimli bir yapıdır. İçimizdeki her şey sürekli kuşkunun gözetimindedir. Ortada eblehlik olsun ya da olmasın, her şeyde katlanılmazlık vardır. Temelde dünya, ne açıdan bakarsak bakalım, katlanılmazlıktan ibarettir. Dünya bizim için durmadan daha katlanılmaz olur. Katlanılmaz olana tahammül edişimiz, her birimizin hayat boyu işkence ve eziyete olan yeteneğidir, bir iki ironik unsur vardır insanda, mantıkdışı bir dangalaklık, geri kalan her şey iftiradır.” (s.75-76)

Bu hayal kırıklığının Amelie Nothomb’un da eserlerinde sık sık peşine düştüğü temel izleklerden biri olduğunu ve artık genel bir bakışı yansıttığını söyleyebiliriz.

 21. Yüzyıl bana göre akıl ve akıl karşıtlığının son bir çatışmasına sahne olacak. Aydınlanma’nın kitleyle buluştuğunda eriyip giden temel hedeflerine doğru yeni bir sıçrama mı, yeni bir ortaçağ karanlığı içinde debelenme mi? Aklı kullanma cesaretinden vazgeçmeyen insanların bozulmadan kalabilmeleri ve “kral çıplak” demeyi sürdürebilmeleri  bu yeni dönemin en önemli kazanımı dahası en önemli sıçrama mevzisi olacak gibi görünüyor.

211-Alberto Manguel, yukarda saydığım yazarlara katılacak bir yazar. Çoktandır yazdığı her kitabın peşine düşüyorum. Kitaplarla ilgilenen herkesin yolu bir gün Manguel’le keşişmek zorunda zaten. Ama ilginç bir nokta Manguel’in yolunun kitaplar deyince akla gelen bir diğer büyük yazar Borges ile kesişmiş olması. Manguel, 1964’ten 1968’e kadar, henüz 16 yaşındayken bir kitapçıda tanıştığı  Borges’e kitap okuma fırsatına erişmiş şanslı kişilerden biri. Bu dönemi anlattığı küçük hacimli kitabı Borges’in Evinde, Manguel’in diğer kitaplarını da yayınlayan Yapı Kredi Yayınları tarafından aslında bir yıl önce Kasım 2013’te yayınlanmış. Nasıl gözden kaçırmışım bu kitabı anlayamadım. Kısmet İstanbul’da keşfetmekmiş bu kitabı.

Çok hoş bir kitap. Üniversite yıllarında üst üste kitaplarını okuduğum bir yazardı Borges. Onun kitaplara ve okumaya olan tutkusu benzersiz öykülerine sinmişti. Aradan geçen yıllar içinde dönüp dönüp bazı öykülerini okudum elbette.

Manguel, Borges ile tanışmanın ve onun özel yaşamına dokunmuş olmanın hakkını veriyor. Çok önemli bilgiler var kitapta. Örneğin 20. sayfadan 23. sayfaya kadar olan bölümde Borges’in evindeki kitapların geniş bir listesini buluyoruz. Oldum olası özel kütüphanelerin içeriğine ilgim vardır. Kim neyi seçmiş, kim neyi okuyor, neyi biriktiriyor, farklı keşif alanları oluşturur benim için. Benim okuduğum, bulundurduğum ya da bir şekilde bildiğim kitaplarla bir ortaklık var mı? Varsa düşüncelerimiz aynı mı? Bunları merak ederim bu kitaplara bakarken. Ancak Borges’le benim okuma kümemim kesişiminde yer alan tek yazar  Mark Twain’mış. Oscar Wilde ve H.G. Wels, diğer tanıdık isimler.

Manguel, Borges’in kitaplar hakkındaki düşüncelerinden etkilenmiş ve bu etkiyi cümlelerine yedirmiş. Şöyle diyor: “Borges için gerçeğin çekirdeği kitaplardaydı; kitap okumakta, kitap yazmakta, kitaplar hakkında konuşmaktaydı.” (s.24) Kitap tutkusunu iyi özetleyen bir söz.

Borges hakkında önemli bilgiler veriyor Manguel: En sevdiği edebiyat eserleri epik eserlermiş Borges’in. Almanca’yı İsviçre’de 17 yaşındayken kendi kendine öğrenmiş. Dedektif romanlarına bayılırmış. Melodramı hor görmezmiş. Western ve gangter filmlerini seyrederken ağlarmış.

Borges’in reddettiği yazarlar? Geniş bir liste: Austen, Goethe, Rabelaisi Flaubert, Calderon, Stendhal, Zweig, Maupassant, Boccacio, Proust, Zola, Balzac, Galdos, Lovercraft, Edith Whatron, Neruda, Alejo Carpentier, Thomas Mann, Garcia Marquez, Amado, Tolstoy, Lope de Vega, Lorca, Pirandello. (s.59)

Yukardaki listeden birçok yazarı sevdiğimi söyleyebilirim. Borges’in gerekçelerini öğrenmek çok iyi olurdu. Şöyle diyor Manguel Borges için: “Bir yazarın, okuru şaşırtma kabalığını göstermemesi gerektiğini söylerdi.” (s. 60) Doğrusu bu düşünceyi paylaşmıyorum. Tek başına olumsuz bir nitelik sayılamaz bence bu nokta.

Borges kitaplarla iç içe bir hayat geçirdi. Şöyle diyor bir yerde: “Bir kitap yok olursa, elbet bir gün başka biri onu yeniden yazar. Bu kadar ölümsüzlük de herkese yetmeli.” (s. 62)

212-2014’te Türkçe’ye çevrilen  en önemli kitaplarından biri İmmanuel Wallerstein’in Modern Dünya Sistemi adlı iktisat, siyaset, uluslararası ilişkiler ve tarih gibi önemli disiplinleri birleştiren 4 ciltlik kitabı idi. 4. cildini de geçenlerde satın aldım.

Bazı kitaplar daha elinize aldığınızda bile bir gün o kitabı okuyacağınızı düşündüğünüz için sizi heyecanlandırır. Bu 4 ciltlik eser de öyle. (Bu citleri izleyen ciltler de olacakmış!) Sayfalarını karıştırmak, aradan bir iki cümle okumak…Şimdiden gelecekte yaşayacağımı bildiğim bir mutluluğu düşünüp mutlu oluyorum. Eminim Braudel’in Maddi Uygarlık’ı ile bu kitabı ard arda okumak, Türkiye’de bir doktora programının kazanımlarına eş değer bilgi yükü sağlayabilir.

Wallerstein, bu ciltte 1789-1914 arasını işliyor. Klasik tarihsel dönemselleştirmeye uygun. Ama benim henüz ham bir halde, sadece bir fikir olarak ileri sürdüğüm ve yukarda değindiğim 20. Yüzyılı da içeren “Uzun 19. Yüzyıl” ya da “Çok Daha Uzun 19. Yüzyıl” biçimindeki bakışı sınamak için iyi bir kitap.

213-2015 güzel kitaplarla başladı. Daha önce 2 cildi yayınlanmış Susan Wise Bauer’in Dünya Tarihi Serisinin 3. Cildi Rönesans Dünyası nihayet yayınlandı. Alfa Yayınları’na ne kadar teşekkür etsek azdır. Bugüne kadar yayınlanmış en iyi Dünya Tarihi kitaplarından biri. Daha sonraki tarih dönemlerini kapsayan ciltler de yayınlanmaya devam edecektir diye düşünüyorum. Umarım bir gün bütün ciltleri baştan itibaren okumak mümkün olur.

Susan Wise Bauer’in bu çalışmasını çok kapsamlı bulanlar çocuklar ve gençler için yazılmış aynı yazarın daha küçük hacimli çalışmasına bakabilirler. Bu da Say Yayınları tarafından basılmış . Bu seri 4 ciltlik. İlk iki cildi yayınlanmış şu ana kadar. Bunlar İlk çağ ve Orta Çağ adlarını taşıyor.

214-Orhan Pamuk’un yeni romanı, Kafamda Bir Tuhaflık sonunda yayınlandı. Edebiyatla ilgili biri olarak en azından merak ederek aldım. Okuyorum. Henüz bitiremedim. Bitirince notlarımı paylaşacağım.

215- Kızgın Rekabet diye bir film izledim. 2008 yılı yapımı. Film bir üniversitede geçiyor ve başlangıçta filmin başrol oyuncusu derse girip üniversite öğrencilerine o günkü derlerinin Fowles’in Büyücü romanı olduğunu söylüyor. Büyücü’yü geçenlerde bir arkadaşıma tavsiye ettim. Bence olağanüstü bir roman. Filmdeki öğretim görevlisi öğrencilere Büyücü’nün kimilerince bugüne kadar yazılmış en iyi romanlardan biri olduğunu söylüyordu. Buna tamamen katılıyorum. Üniversitelerinde bu tür eserlerin tartışıldığı bir Türkiye ne muhteşem bir yer olurdu.

Herkese mutlu yıllar, bol kitaplı günler…

 

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)