Sonu başından belli bir hikâye: İran / Kerem Gün
İran’ın son günlerde iyiden iyiye çıtasını yükselttiği 'özgürlük' ayaklanmasının temelinde ne var ve bu temel sağlam bir harekete neden zemin hazırlayamıyor?
Peki, nerede yanlış yaptılar? Durduğumuz noktada İran’a baktığımızda birçok nedenden dolayı özgürlük istem ve hareketlerinin bir çıkmaza girdiğini pekâlâ görebiliyoruz. Er ya da geç sıra onlara da gelecekti; fakat İran’ın son günlerde iyiden iyiye çıtasını yükselttiği “özgürlük” ayaklanmasının temelinde ne var ve bu temel sağlam bir harekete neden zemin hazırlayamıyor? Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki tarihinin hiçbir döneminde demokrasi veya çok seslilik ile tanışmamış bir coğrafyadan söz ediyoruz. İran, şahlar ve hükümdarlar tarihi açısından hep çok zengin ve çok seslilik bakımından hep en sessiz coğrafya oldu. Genellikle kıyaslandıkları Arap coğrafyasında bile kimi demokrasi denemeleri geliştirilmiş olsa bile bunların İran’daki yansımaları hep hüsranla sonuçlanmıştır. 2010 yılında yaptığım İran gezisinde konuştuğum genç, yaşlı, sanatkâr veya esnaf kimi çevrelerde hep aynı görüşü dile getirmiştim. İşin ilginç tarafı söz konusu denemelerden geçmemiş bir halkın örgütlülük ve beraber hareket edebilme pratiklerinden de oldukça uzak olması/cahil kalması pek doğal bir sonuçtur. İran, kimi zaman kabaran ve kimi zaman sadece sosyal medya ayağında kendini gösteren halk hareketlerine sahne olmuştur. Bunların arasında en bilineni “Yeşil Hareket” olarak adlandırılan 2009 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri’ndeki usulsüzlüklerin protesto edildiği harekettir. O zaman da bu hareketlerin bir sonuca varamayacağını söylemiştim ve ne yazık ki şimdi de söylüyorum… Ölen öldüğüyle kalacak ve kalan sağlar bizimdir denilecek. İlginç bir ülkedir İran… Zamanın getirdiği kimi kolaylıklar eşliğinde sistemi anlamak ve o sistemin bir insanı nasıl yarattığına dikkat etmek gerekir. İran, benzerleri olmasına rağmen, İslam’ın şia mezhebini kendine göre yorumlayan ve bunu İslam Devrimi içerisinde ilginç bir biçimde dönüştüren/uygulayan bir devlettir. İslam başta olmak üzere dünya üzerinde herhangi bir dinin siyasal yönetime sahip olması, beklentiler açısından, o dinin milliyetçilik kalıplarını bozarak alaşağı etmesini gerektirir. Bu temel kural, nedense İran’da tam olarak böyle olmadı. İslam Devrimi, her ne kadar Arap milliyetçiliğinden izler taşısa da, halkın Pers kökenlerine sıklıkla referanslar verdi ve halkın bu yumuşak karnını her daim hoş tuttu. Tarih yazmacılığında ne Pehleviler gibi kendine has bir kurgusal İran tarihi yarattı ne de İslam’ın Arap milliyetçiliğine körü körüne saplandı kaldı… Devrimden hemen sonra, belki de devrimin temellenip oturmasını sağlayan Irak ile sürdürülen 8 yıllık savaş ve bu savaşta yaşanan/yaşatılan bol İslam soslu milliyetçi politika da bunda etkili olmuştur. Kanımca, Irak ile sürdürülen bu 8 yıllık savaş, İslam Devrimi’ni kanla taçlandırarak çok daha sağlam temeller üstüne oturtmakta oldukça da başarılı oldu… Son gösteriler açıkça ortaya koyuyor ki İran gençliği de bir milliyetçi/tarihsel söyleme sahip değil. Aslan/güneş figürlü eski bayraklarını sallamaktan öteye geçemeyen hareketin geleceği ise çok da parlak değil. 1979’da yönetimi ele geçiren mollaların bugüne kadar 47 yıl içinde kaç kuşağı tedrisatlarından geçirdiği ortadadır ve iyi bir beyin yıkama faaliyeti gösterdikleri de inkâr edilemez bir gerçektir. Dikkat edilirse gerek X üzerinde dile getirilenler gerek Doğu ya da Batı’nın entelektüel çevrelerinde tartışılanlar hep bu köksüzlüğü, geçmişten habersiz bir İran kuşağını ve söz konusu halk hareketinin belirsizliğini irdeliyor. Demokrasi bilincine erişememiş olan toplumların halk hareketlerinde ne kadar acemi olduğu, İran özelinde tüm tarih kitaplarında yer almalı ve hatta siyasal bilgiler fakültelerinde ders olarak okutulmalı. Hareketin yapısına bakıldığında anlamaya çalıştığımız talepler, ortalığı yangın yerine çevirecek cinsten yaşamsal öneme sahip konular değil. Başörtüsü sorununu kendi içinde çözmüş bir ülkeden söz ediyoruz. 47 yıl önceki katı disiplinlerin yerini yumuşamaya bıraktığı, özellikle Tahran sokaklarında rahat gezildiği bir dönemde böyle bir refleksin ortaya çıkması komik geliyor. Halk hareketinin şiddetine bakarak talep edilen başlıklarda işçi hakları, sendikal örgütlenme, ambargonun kaldırılması, rüşvetin engellenmesi, ayrıcalıklı molla sınıfının tasfiyesi gibi maddeler arıyoruz; pankartlara, duvar yazılamalarına bakıyoruz ve ne yazık ki bulamıyoruz. Varsa yoksa sokakta dans etme merakında genç kızlar ve erkekler… Sosyal medya iyi ayna oluyor bu konularda. Birçok İranlı hesap takip ediyorum ve İnternet kesintisinden fırsat bulup herhangi bir ileti yayınlayabildiklerinde gördüğüm manzara hep yapay zekayla kotarılmış dünya markalarının tabelaları eşliğinde Tahran sokaklarında mutlu mesut gezinen insanlar… Tuhaf, zira hareketin beklentisi aslında vahşi kapitalizm… Düşünebiliyor musunuz? Kimi kaynaklarda 500 kimilerindeyse 2000’e yakın kişinin yaşamını yitirdiği bu harekette kurtarıcı olarak görülen üç figür Pehlevi ailesi, ABD ve İsrail. Bu, denize düşen yılana sarılır mantığı da değil. Dünyanın en cahil coğrafyasında yetişseniz bu üç kavramı yan yana getirmeye korkarsınız. Peki, İran’da halkın tamamı olmasa da öne çıkan ve ses veren kalabalıklar neden bu üçlü sac ayağını istiyor? Elbette hareketi yurt dışından yöneten egemen güçlerin pompalaması dahil, bilinçsiz ve köksüz bir gençlik de burada önemli rol oynuyor. Tarihinin hiçbir döneminde demokrasiyi görememiş bir halk, ancak kurtuluşu yine şahlık dediğimiz monarşide görecektir. Başka ne yapmalarını bekliyoruz ki?.. Oysa şu an önlerinde harikulade bir fırsat var ve bu şans, ne yazık ki ilerleyen zamanla birlikte yitip gidiyor. İran’daki insanlar, biz dahil Avrupa ve ABD’den destek bekliyor; fakat aklı başında olan kişiler Pehlevi hanedanı, ABD ve İsrail’in olduğu bir denklemde İran halkını desteklemez. Bu nedenle kanlı bir hareket olduğunu gördüğümüz son ayaklanmanın dünyada hak ettiği desteğe kavuşamadığını görüyoruz. Bir halk düşünün ki tüm ümidini ABD İsrail bombardımanına bağlamış ve kurtarıcı olarak gördükleri hanedanın mirasyedisi de bu devletlerin kapısında gidin ülkemi bombalayıp kurtarın diye sürünüyor. ABD veya İsrail’in müdahalede neden isteksiz ve kararsız olduğunun açıklaması da çok basit: Girerler ve mollaları tasfiye ederler, bu çok basit; fakat sonrasında İran için öyle bir sofra kurarlar ki dünyada vicdanı olan herkes o günleri gözyaşlarıyla seyreder. İşte bu nedenle hareketin daha kanlı ve çaresiz görünmesini istiyorlar. Onlara göre her şeyin bir sırası var. Emperyalizmin nasıl ve ne türlü oyunlar sahnelediğini bizden iyi kimse bilemez. Tarihinde hiçbir dönem emperyalizme karşı bir ulusal savaş gerçekleştirmemiş İran halkı, ABD ve İsrail’i barış ve refah getirecek melek olarak görüyor… Acı, ancak gerçek olan bu imtihanı da çok ağır bedeller karşılığında verecekler. 2010 yılındaki İran ziyaretimde edindiğim izlenimler gereğince mollalara 20 yıl ömür biçmiştim. Sanırım bu öngörüm doğru çıkıyor… Bundan sonraki süreçte İran, ABD ve İsrail’in bir ön karakolu olacak, Çin ve Rusya’nın gerek Asya gerekse dünya hakimiyeti karşısında en çetin setlerden birini oluşturacak. İran halkı kendisine egemen güçler tarafından çizilen bu rolü görmüyor, görse bile ehveni şer telakki ederek razı oluyor. Tekrar etmekte büyük yarar var ki yanı başımızda tarih yeniden yazılıyor ve ne yazık ki bu süreçte köklü ve onurlu bir halk piyon olarak kullanılıyor. Özetle bu pilav daha çok su kaldırır. Özlemle beklenilen bombardıman (belki de hiç gerek kalmayacak) gerçekleşir ve İran Batı cephesinin güzel bir sınır karakolu olacak. O zaman; sokaklarında gençlerin özgürce dans ettiği, alkolün resmiyet kazandığı, ev partilerinin basılmadığı, hatta Batılıların egzotik erotik Doğu masallarını özgürce yaşadığı, her yerinden bolluk bereketin taşan AVMleriyle üç beş dolar için insanın insanı sattığı müreffeh günlerine kavuşacak… Kerem Gün
Gercekedebiyat.com



















YORUMLAR