Son Dakika



Ubuntucu Faruk Demirel’e
Salih Dede’nin ubuntu anlayışından, daha doğrusu felsefesinden haberdar olması on yıl kadar önceydi. O zaman seksenini devirmiş bir ihtiyar da değildi. Yetmişli yaşlarının ilk yarısındaydı ve oldukça da enerjikti. 
   Arkadaşlarını kıramamış, onlarla sinemaya gitmişti. İzlediği film, John Boorman'ın 2004 tarihli (In My Country) benim ülkem’di; ana konusu da ubuntuydu… 
   Filmden çok etkilenmişti.
   Ubuntu, insanların birbirine bağlılık ve ilişkilerine odaklanan etik ya da hümanist bir felsefe. Özgürlükçü barış eylemcisi Leymah Gbowee bu felsefeyi ben, ben olduğum için sen, sensin sloganı ile açıklamıştı... 
   Filmden çıktığında adeta sersemlemişti.
   Daha sonraki zamanlarda işi gücü filmin ana izleği olan ubuntu hakkında bilgi edinmek oldu. Ulaşıp da okuduğu kaynaklar onun dünyasını meşgul etti, adeta aydınlattı onu. Öğrendiklerinden etkilendi tabii ki, etkilendikçe de ubuntuyu içselleştirdi. Çünkü: Ubuntu, koloni öncesi Afrika’nın hatırlanabilecek imgelerinden biriydi. Ubuntu’nun ne doğrudan bir çevirisi vardı ne de kolaylıkla tanımlanabilirdi. Kökeni insaniyete yüksek bir değer atfeden geleneksel Afrika toplumlarına dayanmaktaydı. Toplumsal bir bağlamda ifadesini bulan hümanizmdi. Güney Afrika’da çoğunluk diğer kişilerle ilişkilerinde kişiliğini ve onurunu hissederdi. Bireyin kimliği, ötekinin ve toplu hâlde diğerlerinin kimliklerine saygı göstererek şekillenirdi. Bu prensip, insancıllığı, insanlığı ve sadece bağlılığı değil aynı zamanda birbiriyle bağlılığı da kapsardı. Yani, toplumun bir üyesi topluma aitti, onun bir parçasıydı ve ona katkıda bulunurdu. Bu sinerjik ve kapsayıcı bir toplum duygusunu ima ederdi.
   Bir başkasının insanlığının incitilmesinin, her bireyin toplumun bir parçası olması nedeniyle bireyin ve toplumun insaniyetine zarar vereceğini kabul ederdi. Prensip, birbirini gözetmeyi ve her bir bireyin diğeri için sorumlu olmasını önemserdi. Ubuntu sadece bir hayat felsefesi değil, aynı zamanda sosyal davranış için de bir rehberdi. Belli bir amaca ulaşmak için gerekli tuhaf bir hukuki felsefe değildi. Aksine, her bireye kendisine saygı duyulmasını isteme hakkını veren zorlayıcı bir standarttı. Öç alma ve yaptırıma kesinkes karşı durmaktı... 
   Ubuntu anlayışı sanki geç kaldığı bir gerçeklikti onun için. 
   Oysa o da çevresindeki insanlar gibi duyarlı, gerçeklikleri sahiplenici ve güzel bir yaşam için yapılabilecekleri yapmaya çalışmış biriydi. Yine de kendi gerçekliğindeki boşluğu bu sihirli sözcükle doldurmak istiyordu.
   Herkese eşit davranmak Afrika ruhunun bir parçasıydı ubuntu felsefesine göre. Çünkü ubuntu yani ben, ben olduğum için sen, sensin demek müthiş bir şeydi... İnsanın dış kabuğu olan derisini ortadan kaldırdığınızda hepsinin aynı kanı taşıyanlar olduğu görülürdü. Derimizin altında olan şey tamamen aynı. İşte belki sırf bu yüzden insanlığımızın da aynı olduğunu anlamak gerekiyordu.
   Nelson Mandela’dan Desmond Tutu’ya kadar pek çok insanın ubuntu hakkındaki görüşlerini öğrenmişti ve adeta her bir sözcüğünü içine nakşetmişti. 
   Hele ubuntuyla ilgili hikâye onu daha da etkilemişti… 
   O kadar etkilenmişti ki Salih Dede’yi, iki yıl önce bir bayram sabahı toparlanıp gelen torunlarına aynını yaptırmak istemişti. Onları öpüp kokladıktan sonra bahçeye çıkarmıştı. Karısının onca uyarısına rağmen bahçenin orta yerindeki yaşlı zeytin ağacının bir dalına, içinde onların sevdikleri çikolata ve şekerler olan bir sepet asmıştı. Çocukları sepetin asılı olduğu ağaçtan yirmi otuz metre kadar beride yan yana sıralamıştı.  
   Çocukların gözleri parlamıştı. 
   Onun da içi içine sığmamıştı. O kadar emindi ki torunlarının Afrikalı çocuklar gibi yapacağından… Onlara ubuntudan ve hikâyesinden hiç söz etmediği hâlde… Onlara, “sepette sevdiğiniz şeyler var, sepete ilk ulaşanın olacak!” demişti.
   Sonra yarışı başlatmıştı. 
   Yarışı kazanan büyük torunu olmuştu. Diğerleri de “o bizden büyük ve ayakları daha uzun dede; bu haksızlık…” diyerek ağlamışlardı. 
   Salih Dede yanılmıştı. 
   Düşündüğü, beklediği olmamıştı. Torunları Afrikalı çocuklar gibi ubuntu yapmamıştı. Oysa düşünmüştü ki ubuntu hakkında daha çok bilgilenmek ve ilgili kaynaklara ulaşmak istediğinde yardımlarını esirgemeyen iki oğlu ve kızı kendi çocuklarını bu konuda bilgilendirmiş olabilirdi.
    Karısıyla ubuntu hakkında konuşurken okumayı ve yeni şeyler öğrenmeyi isteyen çocuklarının da ilgi göstereceğini söylemiş ve savunmuştu. Karısı hiçbir şeyin göründüğü gibi olamayacağını, herkesin yaşamının farklı olduğunu bu yüzden kendi doğruları ve öncelikleri olabileceğini söylemişti. Haklı da çıkmıştı. Çünkü hayatın karşı konulamaz ağırlığı karşısında kendi hayat hikâyelerini sürdüren çocukları, babalarının ubuntu hikâyesini çocuklarına uygulatabileceğini akıl edememişlerdi. 
   Yanılmıştı Salih Dede. 
   Kendini suçlamıştı. Herkesin hayat hikâyesi gibi öncelikleri de farklıydı. Bu yüzden torunlarını güçlükle ikna etmiş ve sepettekileri onlara eşitçe paylaştırmıştı. Birlikte eve girmişlerdi. Salonda annelerinin etrafında toplanan çocuklarının yanından geçip çalışma odasına geçmişlerdi. 
   Çalışma odasında bir çekyat ve iki koltuk görünümlü sandalye vardı. Pencere kenarına yakın küçük bir masa ve önünde de bir sandalye duruyordu. Duvarlar tabandan tavana dek kitaplıktı ve içleri de kitap doluydu. Masanın üstünde de dedenin okuduğu birkaç kitap ve gazete vardı.
   Beş torunun üçü çekyata diğerleri koltuklara oturmuştu. Salih Dede de çalıma masasının önündeki okuma koltuğunu onlara çevirip üstüne yerleşmişti.
   Ağaca astığı sepetle ilgili anlatmak istediği bir hikâye olduğunu söylemişti. Çocuklar da can kulağı ile dinlemişti onu. 
   Önce demişti ki:
   “Sizin ubuntu yapacağınızı düşünmüştüm…”
   Adı Öykü olan kız torunu: Ubuntu ne demek dedeciğim? diye sormuştu. Bunun üzerine, Çağdaş, Özgür, İlkin ve İlker’e bakarak sözlerini bir masal gibi sürdürmüştü: 
   Afrika'da çalışan bir antropolog bir kabilenin çocuklarına, birlikte oynayacakları bir oyun önerir:
   -Ben karşıdaki ağacın altına bir sepet meyve koyacağım, siz de şuradaki çizgide sıralanacaksınız ve yarışın başlaması için benim işaretimi bekleyeceksiniz. Ağacın altına ilk hanginiz ulaşırsa, sepetteki ödülü o kazanacak, tüm meyveleri o yiyecek yani, diyerek.
   Sonra, çocukların başlama çizgisinde sıralandıklarını görünce Başla işaretini verir. O an tüm çocuklar el ele tutuşup koşarlar. Ağacın altına birlikte varır ve sepetteki meyveleri birlikte yemeye başlarlar. Antropolog, şaşırır. Neden böyle yaptıklarını sorar: 
   Çocuklar: Ubuntu yaptık, der. Antropolog bunu ilk kez duymuştur. Ne anlama geldiğini sorar.
   -Birbirimizle yarışa girseydik, yarışı sadece birimiz kazanmış, beşimiz kaybetmiş olacaktık. Beş arkadaş üzülünce, yarışı kazanan bir kişi nasıl ödül meyveyi yiyebilirdi? der ve Ubuntu'nun anlamın açıklar. Kendi dillerinde ubuntu, ‘ben, biz olduğumuz için ben’im demekmiş.’
Sözlerini tamamlayınca İlker atılmıştı:
“Ama dedeciğim bunu bize kimse demedi ki…” demişti. Böylece torunları ubuntunun ne olduğunu öğrenmişlerdi. Kitapların çokluğu torunlarının hoşuna gidiyordu ve orada oldukları sürece dedelerinin önerdiği kitapları okuyorlardı bahçede, salonda, balkonlarda ya da çalışma odasında. Dede de bundan büyük bir mutluluk ve sevinç duyuyordu.
   Öykü, dedesinin masasından bir kitap almıştı diğerleri dedeleriyle okuldan, okumadan ve arkadaşlarından söz ederken. 
   Bir ara onlara demişti ki: “Adı Eski Zaman Avcısı olan bu kitapta bir hikâye var, tam olmasa da dedemizin anlattığı ubuntu gibi. Okumamı ister misiniz?”
   Çağdaş: “Kim yazmış o kitabı?” demişti.
   “Tacim Çiçek…”
   Özgür: “Aaa, Şeftali Dede ile Elma Ağacı’nın yazarı… Ben okumuştum onları… Çok güzel yazmış üstelik… Bence de oku.”
   Salih Dede de. “Ama o büyükler için…” demişti.
   Özgür de: “Dede, biz de büyüdük artık…” demiş ve Öykü de okumaya başlamıştı:

   ‘…Ağı yemyeşil çimenlerden iki, iki buçuk karış yükseklikte, toprağa sapladığımız dört çubuğa sıkıca bağladık. 
   ‘Eee,’ dedi bir başka arkadaşım, ‘bu ne işe yarayacak, söyler misin?!’
   ‘Hemen,’ dedim, ‘çimen yolun!’ Onlar, yoldukları çimeni benim önüme koydular.
   Ben de ağın üstüne, ağı gizleyecek biçimde serpiştirdim. 
   Karımın, ‘Arkadaşlarınla yersin,’ diye patlattığı mısırları çantamdan çıkardım. Patlamış mısırları çimenlerin üstüne gelişigüzel dağıttım. Âdeta papatya gibi görünüyorlardı. Şirin ve göz alıcı papatya tarlası gibi göründü gizlediğim ağ. Böylece niyetimi anladı arkadaşlarım.
   Kurduğum tuzaktan biraz ötede saklandık. Beklemeye başladık. Gözlerimizi tuzaktan hiç mi hiç ayırmıyorduk. Önce bir kuş indi üstüne, şöyle bir bakıp havalandı. Ümidimizi kestiğimiz bir anda ise irili ufaklı çeşit çeşit kuşlar gruplar hâlinde indi tuzağımıza. Hem aralarında didiştiler hem de mısırları birbirlerinden kapmaya çalıştılar. Bu arada farkında olmadan ağı örten çimenleri ağın deliklerinden düşürdüler. Ağ ortaya çıktı ama. Birer ikişer ağa takıldılar. Kurtulamadılar. Saklandığımız yerden çıktık. Ağa doğru yöneldik ki olanlar oldu… Hiç beklemediğimiz bir anda ağa yakalanmış olan kuşlar âdeta anlaşmış gibi hep bir anda kanatlandı ve üstlerindeki ağla havalanıp uzaklaştılar…  Öylece kala kaldık… 
   Bir süre sonra tepemizde bir  grup kuş belirdi. Ağla birlikte uzaklaşan kuşlar mıydı başkaları mıydı pek emin değildim ama bir şeyden emindim. Emin olduğum şey de bu kuşların çantalarımızdaki kuşlar için tepemize üşüştükleriydi. Keşke yanılsaydım ama yanılmamıştım işte.
   Bir koca kara bulutu andıran kuşlar bize yaklaştıkça çantalarımızdaki kuşların da sesleri yükselmeye, tuhaflaşmaya başladı. Yukarıdakilerin ve boyunlarını koparmadan çantalarımıza koyduklarımızın sesleri bizi sağır edecekti neredeyse.
   ‘Bu kuşların niyeti hiç de iyi değil!’ dedim.
   ‘Sana kalsa,’ dedi yine yanımdaki, ‘yukarıdaki kuşlar, çantalarımızdakileri kurtarmaya gelmişlerdir.’
   ‘İster inanın,’ dedim, ‘ister inanmayın, öyle de olabilir hani! Çünkü tepemizden ayrılmıyorlar hiç. Üstelik de üstümüze geliyorlar!’
   Daha sözümü bitirmiştim ki olan oldu.
   Kara bir dev gibi, gökyüzündeki kuşlar üstümüze indiler. Bizi ışıksız ve havasız bıraktılar âdeta. Tüfeklerimizi almamıza fırsat vermediler. İnanmayacaksın belki, tüfeklerimizin kemerlerinden tuttular gagalarıyla, pençeleriyle sürükleyip uzaklaştırdılar bizden. 
   Neye uğradığımızı, ne yapacağımızı, onlardan nasıl kurtulacağımızı bilemedik. Yüzlerimizi, gözlerimizi korumaya çalıştık. ‘Çabuk,’ dedim, ‘çantalarınızdaki kuşları bırakın, yoksa öldürecekler bizi!’ Bin bir güçlükle çantalarımızı açtık ve kuşları bıraktık...’

   Okuması bitmişti. Salih Dede de okunanın güzel bir ubuntu olabileceğini anlatmıştı. 
   Sonra hep birlikte mutfağa geçmişlerdi.
   Kahvehaneye pek gitmezdi. Sabahları erkenden kalkar ve karısıyla sabah yürüyüşü yapardı. Dönüşte gazetesini alırdı. Önce karısıyla birlikte kahvaltı yapardı. Sonra ortalığı toparlamasına yardım ederdi. Salona çekilip gazetesini ilk sayfasından son sayfasına kadar okurdu. Biraz ara verdikten sonra on beş yirmi değişik ağacın, çeşit çeşit süs bitkilerinin barış içinde yaşadığı geniş bahçeye çıkardı. Ağaçlarla, çiçeklerle, sarmaşıklarla, süs bitkileriyle tek tek ilgilenirdi. Onlarla konuşurdu. Karısı da ona ya çay ya da kahve getirirdi ve birlikte bahçeyle ilgilenirlerdi. 
   Mevsimine göre eksik olmayan işleri yapmaktan asla vaz geçmezlerdi. Yorulsalar da yaptıkları işlerden keyif alırlardı. Sonra eve girerlerdi ve biraz sohbet ederlerdi. Konu daha çok çocukların sık sık arayan müteahhitlere bu geniş bahçeli yer evini devretme istekleri olurdu. Çünkü karısı kendileri görse de göremese de sonuçta onlar düşündüklerini yapacaklardı. Ama Salih Dede en azından kendileri yaşadığı sürece onca binanın arasında kalmış bir saklı bahçe olan yer evlerinde huzurla yaşamak istiyordu.
   Okumayı üç yıl askerlik yaptığı Gelibolu’da ‘okuma yazma bilmeyen erlere eğitim veren ve adına da Ali Okulu denen bir tür kursta öğrenmişti. Harflerin sembolleriyle seslerini birleştirip okuma şifresini çözünce gayret göstererek hevesini ilerletmişti. Dışarıdan önce ilkokulu, ardından ortaokulu ve sonra da liseyi bitirmişti. Çaycı olarak girdiği belediyede emlak servisinde memur olmuştu. Yılları ardına vererek emekli olmuş ve okumadan hiç kopmamıştı. 
   Bu okuma sevgisinin içine doğan iki oğlu ve kızı da ondan etkilenerek okumaya düşkün olmuşlardı. Böylelikle eğitim basamaklarını bir bir geride bırakıp iyi yerlere gelmiş ve  yuvalarını da kurmuşlardı sonunda. 
   En büyük oğlu Ankara’da maden mühendisiydi. 
   Ortancası İzmir’de özel bir şirkette yöneticiydi. 
   Kızı da Aydın’da matematik öğretmeniydi.  
   Onların eşleri de eğitimli ve iş sahibiydi. 
   Üçü de geç evlenmiş, genç yaşta çocuk sahibi olmuştu. Oğullarından ikişer erkek, kızından da bir kız torunu vardı. Birer, ikişer yaş aralığı olan torunların en küçüğü kızdı ve dokuz yaşındaydı.

   Birkaç gün sonra yine geleceklerdi. 
   Etrafını sarıp ona durmadan yarışırcasına bir şeyler anlatacaklardı. İçleri içlerine sığmayacaktı fakat Salih Dede’nin aklında bambaşka bir düşünce vardı torunlarıyla ilgili… 
   Zaman zaman karısıyla da konuştuğu tek şey onların geleceğini öğrendiklerinden beri ubuntu düşüncesini aradan geçen bunca zamana karşın içselleştirip içselleştirmedikleriydi… Bu düşünceyle yatıp kalkıyordu. Öyle bir şey yapsa yine en hızlı koşan sepeti alıp sahiplenmek mi isterdi yoksa el ele tutuşup ubuntu yaparak paylaşmak mı isterlerdi sepettekileri…
   Karısına kalsa bundan vazgeçmeliydi. 
   O, sonu hüsranla da bitse düşündüğünü gerçekleştirmek niyetindeydi. Bu yüzden gelmeleri yaklaştıkça içi içine sığmıyordu…
   Ne çocukların evi ve bahçeyi kat karşılığı iyi bedel ödeyecek bir müteahhide verme isteklerini ne de bunu annelerinin isteği üzerine dile dökmeden fakat kulağı tersten göstererek ima etmelerini düşünüyordu Salih Dede. Tek düşündüğü yapmak istediğinin sonucuydu… Çocuklarının küçüklükten beri birbirine sahip çıkmaları ve aralarındaki kan bağını düşünce ve ortak zamanlarını birlikte geçirmelerini ve paylaşma bilinciyle bütünleştirmelerini beğeniyordu. Bu kopmaz bağa eşlerini de katmış olmaları ve eşlerinin de bundan keyif almaları güzel bir şeydi. Zaman zaman kendi yaşam alanlarına göz koymaları ve sanki ihtiyaçları varmış gibi davranmaları üzüyordu Salih Dede’yi. 
   Bir keresinde karısına ‘onların çocukları, yani torunlarım bu seferki yarıştırmada istediğim sonucu göstersin, inan ebeveynlerinin istediğini yapıp saklı cennetten hemen taşınacağım bir apartman katına hanım,’ demişti. Karısı da gülmüştü sadece. Yine de onun dediğini yapacağını biliyordu onca yıllık karısı olarak. 
   Bir gün öncesinden Aydın’daki kız kardeşlerinde buluşan oğulları torunlarıyla birlikte geleceklerdi. Bu yüzden Salih Dede bir gün öncesinden, birkaç ay önce bir komşusundan öğrendiği Ubuntu Yayınevi’ne gitti. Yayınevinin sahibi ile oturup sohbet etti ubuntu felsefesi üzerine. Bu sohbetten büyük bir haz aldı. Yayınevinin çıkardığı ‘Eşek Hırsızları, Kurtkıran, Sığırcıklar, Sis Şehrinin Atları, Horoz Çocuk, Ubuntu Çocukları adlı kitaplardan torunları için beşer, kendisi ve çocukları için de ‘Maraş Maraş’ ile ‘Ve Ankara’ adlı romanlardan dörder tane aldı. Arada uğrayıp sohbet edebilecekleri sözünü de aldıktan sonra eve döndü. Karısına Ubuntu Yayınevi’nden ve sahibinden sevgiyle, övgüyle söz etti.
   Karısı kapakları birbirinden güzel kitapları okşar gibi inceledi. Arka kapaklarındaki yazıları okudu. Bir çocuk gibi gözleri parlayan kocasına döndü:
   “Anlıyorum ki bu sefer sepete bu kitapları koyacaksın ve de torunlarını yarıştıracaksın…”
   “Evet canım aynen öyle yapacağım…”
   “Peki ya beklediğin ubuntuyu yapmazlarsa…”
   “Biliyorum üzüleceğim…”
   “Bildiğinden şaşmayacaksın…”
   “Evet. Bir an önce kitapları okumak istiyorum… Sen de o pamuk ellerinle bir kahve yapar mısın lütfen,” dedi ve odasına geçti. Karısı ardından seslendi:
   “Okurken uyumayasın kahveni de ben içmeyeyim…” diyerek…

   Aradan birkaç gün daha geçmişti ve kitapları okumuştu. 
   Bir sabah çocuklarının ve torunlarının seslerine uyandı ikisi de… 
   Gözleri afacanlardaydı… 
   Biraz daha büyümüşlerdi. 
   Biraz daha serpilmişlerdi… 
   Karşılaşma, birlikte kahvaltı yapma sona ermişti. 
   Birlikte bahçeye çıkılmıştı… 
   Yalnız kahvaltı sırasında Salih Dede’nin aklına bir şey gelmiş gibi bir ara dışarı çıkmış ve uzun aradan sonra ancak dönebilmişti. Çocukların anlam vermediği bu kaybolmanın nedenini bir tek gün görmüş güleç yüzlü karısı biliyordu. 
   Salih Dede, koca sepete onlar için aldığı kitapları koymuş ve sepeti de aynı zeytin ağacının yere yakın bir dalına asmıştı…
   Dışarı çıktıklarında Salih Dede ile çocuklar bir yana ötekiler de başka bir yana ayrılmışlardı. Suya yakın bir yerdeki kamelyaya oturmaya gidenlerin içinde ara ara gözleriyle çocukları ve Salih Dede’yi kontrol eden yaşlı kadın içinden kötü bir şey olmasın istiyordu.
   Kamelyaya gidenler gözden kaybolunca Salih Dede torunlarına seslendi: 
   “İki yıl önce tam burada yarış yapmıştık... Anımsadınız mı?”
   İlker: “Anımsadım dedeciğim…” dedi en önce. Diğerleri de başlarıyla onayladılar onu.
   Bunun üzerine sakin ve içten bir sesle:
   “O zaman ağaçtaki sepeti görüyorsunuz… Güzel, yine yarışmak  ister misiniz?”
   Özgür: “İçinde çikolata ve şeker yok umarım dedeciğim,” dedi.
   Dede, onların olmadığını fakat sepette beynin şekerleri ve çikolataları olan kitaplar olduğunu söyledi.
   Yarış başladı… Ortada Öykü her iki yanında da ikişer kuzeni durmuştu. Bu defa beşi el ele tutuşmuştu… 
   Onları ubuntu içinde gören Salih Dede sevinçten ağlamıştı.
   Bir yandan da gelip kendine sarılan karısına onları gösterip: 
   “Hanım bak, unutmamışlar… Unutmamışlar!” demişti.
   Kadın, çocuk gibi sevinen kocasını sepetteki kitapları paylaşan torunlarıyla bırakıp geldiği yere döndü.

  (Lafçı Kerim/Çukurova İnsanları adlı dosyadan)

Tacim Çiçek
Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)