Mavi kamyon / M. Topaloğlu
Küçük mavi top çocuğun avcunu baştan sona tamamen dolduruyordu. Parmaklarını onun etrafında kapattığında kalbi pıt pıt diye atardı. Çünkü o top, sıradan bir top değildi. Dünyadaki en değerli şeydi ona göre. Parlak değildi, ses çıkarmazdı ama sihirliydi. Çünkü mavi top varsa, kamyon da vardı. Mavi topa bağlı ince ip, tahta kamyonu peşinden sürüklerdi. Çocuk topu avucunda tutar, omzunun üzerinden arkasına bakar ve ipi çekti mi kamyon hemen hareket ederdi. Tıkır tıkır… Sanki kamyon “Buradayım hadi oynayalım” der gibiydi. Ama mavi top avucunda değilse kamyon kıpırdamazdı. O zaman kamyon sadece sessiz bir tahta parçası olurdu. Çocuk bunu çok iyi bilirdi. Çünkü mavi top, kamyonun kalbiydi. Kalbi olmayan hiçbir şey yol alamazdı. Kamyonu babasının çocukluk arkadaşı olan marangoz yapmıştı. Marangoz genelde masa, sandalye, kapı yapardı. Elleri oyuncaklara pek alışkın değildi. Ama bir gün babasıyla birlikte atölyeye gelen meraklı, sarı saçlı çocuğu görünce gülümsemişti. Çocuk, talaş kokan atölyede her yere bakmış, tahtalara dokunmuş, rafların arasında dolaşmıştı. Marangoz o an bir şey yapmaya karar verdi. Elindeki tahtalardan küçük bir kamyon yaptı. Mavi ahşap bir top da ekledi. Kimse fark etmeden, o kamyona biraz hayal, biraz da sevgi koydu. İşte bu yüzden kamyon, başka hiçbir oyuncağa benzemezdi. Tahta kamyon böyle doğmuştu. Olup bitenden habersiz çocuğun hatırladığı ise babasının elinde kasası meyvelerle dolu tahta kamyonun eve gelmesiydi. Kamyonunu o kadar çok sevmişti ki ondan bir an olsun ayrılmak istemiyordu. O günden sonra kamyonu hiç yanından ayırmadı. Oynarken, gezerken, hatta bazen yemek yerken bile kamyon yanındaydı. Akşam olup da uyku vakti geldiğinde, pencerenin önündeki yatağa annesiyle birlikte uzanır, günün masalını dinlerdi. Kucağında, elinden hiç düşürmediği kamyonuyla, perdesi aralık pencereden geceye bakarken yıldızlar yanıp söner ay da onları izlerdi. Her gece annesinin büyülü sesinden aynı tekerlemeyi fısıltı gibi dinlerdi: Ay dede parlak dede Yüzün yuvarlak dede Kaşın Gözün tastamam Benziyorsun adama Güneşten bol ışık al Gönder benim odama Annesinin son sözleri kulaklarında yarım kalır gözlerindeki ağırlığa daha fazla dayanamayıp tekerlemenin sonuna gelmeden çocuğun gözleri kapanırdı. Uyku usulca gelir, onu alıp götürürdü. Ve her seferinde aynı rüya başlardı: Masmavi bir gökyüzünde, pamuk tarlası gibi yumuşacık bembeyaz bulutların üzerinde, avucunda mavi ahşap top, arkasında kamyon… Buluttan buluta koşar, gökyüzünden topladığı irili ufaklı, ışıldayan yıldızları kamyonuna tıka basa doldururdu. Yükün en tepesinde ise her defasında gülümseyen parlak ay dedeyi oturturdu. Uyku, annesinin tekerlemesiyle başlar; rüyası, mavi kamyonla gökyüzüne uzanırdı. Çocuk her sabah uyandığında kamyonu yine yanında olurdu. Mavi top avucunun içindeydi. Ve çocuk, yeni bir oyun gününe başlamaya hazırdı. Evin odalarının açıldığı geniş sofa, en büyük oyun alanıydı. Çocuk mavi kamyonunun ipini çekerken bir yandan da kendisi kamyonun motor sesini çıkarırdı. Bazen kamyonun sürücüsü olurdu, bazen yükleyicisi, bazen de bozulan tekerleği tamir eden ustası. Bir gün annesi “bugün Alper annesiyle bize gelecek” dedi. Çocuk çok sevindi. Alper en yakın arkadaşıydı. Birlikte oynadıklarında zamanın nasıl geçtiğini anlamazlar, zaman uçup giderdi. Bir defasında oyuna o kadar dalmışlardı ki Alper tuvalete gitmeyi unutmuş altını ıslatmıştı. Ama buna bile gülmüşlerdi. O gün Alper de çok heyecanlıydı yeni oyuncağını göstermek ve birlikte oynamak için içi içine sığmıyordu. Kapı açıldığında Alper, kucağında üzerinde tren resmi olan parlak kocaman bir kutuyla koşarak içeri girdi. Tren ışıklıydı, sesliydi, çok gösterişliydi. Hiçbir çocukta olmayan bu pahalı oyuncağı Almanya’da çalışan dayısı getirmişti. Hemen iki çocuk paketi merakla açıp oyuncağı çalışır hale getirdiler. Her ikisi de yüzüstü yere uzanmışlar daire şeklindeki ray üzerinde durmadan hareket eden oyuncağı uzun süre izlediler. Tren hareket halindeyken ışıkları yanıp sönüyor, ara sırada düdüğünü çalıyordu. Ama tren yalnızca dönüyordu. Trene dokunduklarında raydan çıkıyor oyun bozuluyor yeniden raylara yerleştirilen tren bildik rayların üzerinde dönüp dönüyordu. Bu gösterişli oyuncağın başkaca bir hareketi yoktu. Pili zayıflayan trenin önce ışıkları söndü sonra sesi kısıldı sessizleşti en sonunda da iyice yavaşlayıp durdu. Artık tren bir oyuncak olmaktan çıkmıştı. Işıkları sönmüş, sesi kısılmış, rayların üzerinde sessizce kalakalmıştı. Ne kadar itilse de, ne kadar bakılsa da hareket etmiyordu. İki çocuk bir süre daha trene baktı. Sonra gözleri yavaş yavaş başka bir yere kaydı. Çünkü oyun, durduğu yerde kalamazdı. İki çocuk da bu yeni oyuncağın artık eskisi kadar eğlenceli olmadığını hissetmişlerdi. Tam o anda, odanın bir köşesinde duran mavi kamyon onlara bakıyordu. Sessizdi ama sanki gülümsüyordu. “Ben buradayım, Hâlâ hazırım.” der gibi gülümsüyordu. Alper, kamyonun yanına çömeldi. Kasasına önce küçük taşlar koydu. Sonra tahta parçaları ekledi. Yetmedi görünmez elmalar, hayali armutlar, kocaman karpuzlar doldurdu. Kamyonun kasası hayallerle doldukça doldu. İpin ucundaki mavi topu bazen Alper, bazen çocuk çekti. Kim çekerse çeksin kamyon hep aynı hevesle yürüdü. “Tıkır tıkır… tıkır tıkır…” Kamyon yokuşlar çıktı, engebeli yollardan geçti. Bazen dengesini kaybedip devrildi. Ama hiç şikâyet etmedi. Çocuklar güldü, kamyonu kaldırdılar, yükünü yeniden yerleştirdiler. Çünkü oyun oynarken düşmek sorun değildi. Önemli olan yeniden denemekti. Kamyon tekrar yola koyuldu. Oyun, düşmeyle son bulmamalı, sürekli olmalıydı. Yükün boşalacağı yere gelindiğinde ikisi birden eğildi. Taşlar, tahtalar, hayali meyveler birer birer indirildi. Sonra kamyon yeniden yüklendi. Çıkarılan motor sesleriyle oyun kaldığı yerden devam etti. Zaman yavaşladı, akşamın nasıl geldiğini kimse fark etmedi. O gün çocuklar çok önemli bir sırrı keşfettiler. Parlayan tren, ışıklarıyla göz kamaştırsa da durduğu anda sessizleşiyor, soğuk ve somurtkan bir demir yığınına dönüşüyordu. Kıpırdamıyor, konuşmuyor, sanki yalnız kalınca uykuya dalıyordu. Mavi kamyon ise bambaşkaydı. Denize gittiklerinde kum kaleleri yapmak için kum taşıyor, evlerinin bahçesinde minik inşaatlar kurarken taşları sabırla bir yerden bir yere götürüyordu. Oynandıkça neşeleniyor, koştukça canlanıyordu. Çünkü onun içinde piller yoktu. Onu hareket ettiren düğmeler değil, kurguladıkları oyunlarla birlikte çocukların rengârenk hayalleriydi. Ve hayal gücüne, daha ilk gün marangozun içine koyduğu sevgi eşlik ediyordu. İşte bu yüzden mavi kamyonu ellerinden bir türlü bırakamıyorlardı. Akşam olup da Alper için gitme vakti geldiğinde, kamyonu eline aldı. Annesi hatırlatmasa trenini çoktan unutmuştu. Bir an durdu. Sonra kamyonu yavaşça yerine bıraktı. Sanki vedalaşır gibi. Çocuk gülümsedi. Mavi topu avucuna aldı. Kamyon yine hareket etti. Ve o an anladı: En değerli oyuncak en pahalı olan değil, seni düşünmeye, paylaşmaya ve hayal kurmaya devam ettirendir. Mavi kamyon artık sadece bir oyuncak değildi. M. Topaloğlu
“Tıkır tıkır…”
Gercekedebiyat.com
















YORUMLAR