Çanak patlayana kadar / Celal Ulusoy
Çanak patlayana kadar / Celal Ulusoy İşi gücü bırakmış, yüreği ağzında, aklı rüzgarda telefondan gelecek haberi bekliyordu… “Bu kez dananın kuyruğu kapacak ve mutlu sona ulaşacağız inşallah!” dedi içinden. Kolay değildi; mesleğe girdiğinden beri bütün hesaplarını buna göre yapmış, mahrumiyet hizmetini yaptıktan sonra atağa geçmişti. Bu hesabın içinde evliliği bile vardı; tavsiye üzerine, siyaseten önemli bir ailenin kızı olan Ayşen’le evlenmişti. “Koltuklardan iyi anlayan bir aile…!”olarak tanınıyorlardı. Zamanla gözden düşen ailenin eski ağırlığı kalmasa da, tortusu bile işe yaramıştı ki, hep istediği yerlerde görev yapmıştı. Ayrıca kayınpederi sayesinde önemli bir çevre de edinmiş, ama bugüne kadar beklemesini salık vermişlerdi. Oysa o sabırsız bir insandı, beklemeye hiç tahammülü yoktu. Gözünün önünde, adam ayarlı koltuklar iştah kabartıyor, kıçının altındaymış gibi hissediyordu… Tam oturdum derken, umutlarıyla birlikte kayıveriyordu… Bir de karısı…! Ah o karısı…! Ülkenin en genç vali karısı olacağım diye oynayıp duruyordu. Zaman zaman havalanarak “Vali karısı hakkımdır! Ya söke söke, ya da…!” demeye başlamıştı bile. Hiç bu kadar umutlu olmamıştı, bu güne kadar. “Dayısının” söylediğine göre bu kez tamamdı; bütün bağlantılar sağlamdı; zor da olsa Çankaya yokuşunu çıkmış eli kulağındaydı kararnamenin. “Hatta onun isminin de bulunduğu liste şu an köşkteydi.” “Ya bu kez de olamazsam!” kaygısı bir an yüreğini hoplatsa da, “Hayır bu kez olacak, başka yolu yok!” diyerek kendi kendine umut verdi. Bu kadar yıllık hizmeti vardı partiye, pardon ülkeye… Bunca yıl boşuna beklememişti. Ne gerekiyorsa yapmıştı. Siyasi duruşunu ortaya koymak için milletvekili aday adayı mı olmamıştı? Tavsiye üzerine umreye mi gitmemişti? Cumaları bile kaçırmaz olmuş, Başkentte sık sık Bakanın ardı sıra namaza bile durmuştu. Velhasıl bütün “vecibeleri” yerine getirdiği gibi, her kılığa da girdi Kaymakam Bey. Bu kez karısı Ayşen Hanıma karşı mahcup olmayacaktı. “Yoksa terk eder beni! İlle de hanımefendi olmak istiyor… ‘Onun için geldim bu dünyaya! Olmazsam yaşayamam!.. Ele güne daha fazla rezil olamam!’ “ dediği geçti aklından. İlk yıllarda göze girmek uğruna çok çalıştı veya öyle görünmeye özen gösterdi. Esnaf ağzıyla bol laf yaparken, reklamın bütün unsurlarını oldukça cömert kullanmıştı. “Reklamın iyisi kötüsü olmazdı!” nasıl olsa. Ayrıca vücut yapısı da doğuştan esnekti… Uygulanabilirliğine bakmadan, ekonomikliği ölçülmeden her konuya girmiş, “proje” üstüne “projeler” yapmıştı. Bunların birçoğuna hiç başlanamamış olmasına, başlanan bazılarının da sonuçlanmamasına kimsenin baktığı yoktu nasıl olsa… Sonuç alınan bir iki projenin abartarak pazarlamasını ise çok iyi becermişti doğrusu. Hatta bir üniversitenin hazır projesine konarak yılın Kaymakamı bile olmuştu. Buna rağmen niçin bekletiliyordu? Otobüs durağı mıydı burası? Orda bile bu kadar beklemezdi insan... Neredeyse dümen altı olacaktı. Çoluk çocuk vali olurken, en genç vali olma hayali çoktan uçup gitmişti. Millete alay konusu olduğu yetmemiş gibi, bir de valilikten olmamalıydı. Bu uğurda iki taraflı o kadar çalışmışlardı ki; çalmadık kapı, öpmedik el, yanaşmadık politikacı, yalamadık g.t, araya sokmadık bürokrat kalmamış, önüne gelenleri taciz etmiş, en sonunda cemaatlerle teşriki mesaiye başlamışlardı çaresiz… Baktı olacak gibi değil, soy ismini değiştirerek Başbakana çok yakın bir iş adamının soyadını almış, sağda, solda onun akrabası olduğunu bile yaymıştı. Vali olabilmek için yapamayacağı bir şey yoktu; bu yolda her şey mubahtı. Hatta kendisi birkaç kez ziyaret ederek akrabası olduğunu kanıtlamaya çalışmıştı. Adam nezaket göstermiş, koskoca kaymakam yalan söyleyecek değil ya diyerek kerhen de olsa ona hak vermişti. Ancak bu ziyaretler uzayıp işi aracılığa getirmeye başlayınca araya mesafe koymuş, iletişimini de kesmişti adam. O yine de vazgeçmemiş, devreye karısını sokarak ilişkilerini iş adamının karısı aracılığıyla sürdürmeye çalışmıştı. Masanın üzerindeki telefon çaldı; yüreği kalktı birden. Karısıydı. “Ne oldu bir haber alabildin mi?” diye soruyordu. “Bekliyorum, eli kulağında, geldi gelecek haber! Kapatıyorum canım, meşgul etmeyelim hattı…!” Karısının ne diyeceğine bakmadan kapattı telefonu. “Bizim karı benden daha heyecanlı vallahi! Hanımefendi olacak ya…!” diye düşündü. Masadaki yığılı kartonlar iki kule halinde duruyordu; açıp bakmamıştı bile hiç birini. Sabahtan bu yana önemli bir iki yazı dışında tek imza atmamıştı. Aklı fikri gelecek haberdeydi. “Dayıdan” söz alınca, bu kez tamam demişti herkese… Daha önce iki kez “dönmüştü köşkten,” yeterli tecrübesi olmadığı gerekçesiyle. Adeta çocuk muamelesi yapmışlar “Büyüsün de gelsin!” demişlerdi onun için. Adeta koltuğunun altına vermişlerdi dosyasını. En çok da buna kırılmıştı. Kasabanın iktidara yakın politikacıları da merak içindeydi. İkide bir, “Bizim ilçede görev yapan kaymakamların çoğu vali oldu!” diyerek öğünürlerdi. Kendilerine nasıl bir pay çıkarıyorlarsa… Nasılı önemli değildi; maksat siyaset olsundu. Nasıl olsa bu ülkede siyaset yapmanın bir şekli yoktu; içine ne sokarsan sok alıcısı bulunurdu. Kaymakamları vali olursa biz yaptık, olamazsa yukarısı yapmadı olacaktı. Öğrencilerin aldıkları iyi notu kendilerine, kötü notu ise öğretmenlerine mal ettikleri gibi… Küçücük akıllarıyla siyaset yaptıklarını sanıyorlardı, bizim dediğimiz olur makamında. Sıkıntıdan patlama noktasına gelmişti; zile bastı, içeri hizmetli girdi. “Bekleyen var mı?” diye sordu. Her zaman telefonla sekretere sorardı bunu. Ama nedense eli zile gitmişti… Hizmetli, “Yok efendim! Emriniz üzerine gelenleri müdürlere yönlendirdi sekreter hanım!” yanıtını verdi. Başka ne diyecektim ben bu adama diye düşündü. Bir şey daha vardı, ama kafası karışık olduğundan hatırlayamadı. Hafızasının zaman zaman ona ihanet ettiğini biliyordu. “Aklımı …yim!”diyerek bir küfür savurdu. Hizmetli ayakta bekliyordu. Kaymakamın kararsızlığını görünce, “Efendim size bir kahve söyleyeyim mi? Bugün pek içmediniz de…” “Hah! Aklınla bin yaşa emi! Ben de tam onu söyleyecektim… Hadi al gel şöyle sade bir kahve de kendimize gelelim!” dedi. “Vali olmak da ne zor işmiş, şu çektiğimiz sıkıntıya da bakın! Az kaldı kalp kriz geçireceğim…! Bizim ki de düşük yapar herhalde! Gerçi ortada düşüreceği bir şey de yok ama… Yine de o bulur bir şeyler!” diye söylenmeye başladı. “Yok, kırmızı plakaymış; yok, makammış, konakmış… itibarmış… Kılıktan kılığa girmemize değecek mi acaba? Bizim bazı valilere bakarsan havalarından geçilmez; dünyanın en itibarlı işi. Bazılarına göre de yapılacak iş değil… Ne yapalım bir kere havasına girdik, dönmek yok! Hele bir de biz bakalım tadına, ilerde bir değerlendirme de biz yaparız belki. Şu bizim karı olmasa bu iş daha mı kolay olurdu bilmem; karının girmediği, taciz etmediği yer kalmadı. Gören de o vali olacak sanır! Laf aramızda haksız da sayılmazlar hani. “Başkente geleli daha bir havalara girdi bizimkisi: Önceleri bakanın eşinin kıçından ayrılmıyordu; o nerede bizimkisi orada. Derslerine girdiği sınıf sayısı ikiye, gün sayısı da bire indirilmesine rağmen, onları bile atlıyordu bazı haftalar, protokol görevim var diyerek. Benim konumumu her fırsatta kullanıyordu tamam da bu kadarı da olmazdı ki. Beni ne kadar zor duruma bıraktığını hiç düşünmüyor, o kermes senin bu kermes benim; o toplantı senin bu toplantı benim; o açılış senin bu açılış benim koşturup duruyordu. Bu yüzden Valinin karısı ile arası açılmış, aforoz edilmişti adeta… Bir ara evin yolunu bile şaşırmıştı da ben toplamıştım oradan buradan. Gitmesi gelmesi bir şey değil de ona da bir araç tahsis etmek gerekiyordu. Allahtan ‘yardımsever halkımız’ imdadımıza koştu da vakfa aldığımız hizmet aracı kurtardı bizi.” Kahveden iki yudum almıştı ki, hart diye kapı açıldı. Gelen parti ilçe başkanıyla il genel meclisi üyesi Hamdi beydi. Ayağa fırladı Kaymakam, az kalsın önünü ilikleyecekti. Ne de olsa “saygıdeğer” insanlardı gelenler. Ayrıca çok da iyiliklerini görmüştü onların. “Valiliğiniz hayırlı olsun Kaymakam Bey!” dedi İlçe Başkanı Hayrettin Bey. “Aslında Sayın Vali demek lazım artık ya…” diyerek gevrek gevrek güldü. Kaymakam bu iltifattan memnun olsa da “Dereye görmeden paşayı sıvamamak” gerektiğini çok iyi biliyordu. Bu yolda ağzı çokça yandığından, yoğurdu üfleyerek yediği gibi, lafı da süzerek alıyordu. “Yavaş ol!” başkanım! Hele bir kararname yayınlansın, iş sağlama bağlansın o zaman kutlarsınız. Şimdilik kahvelerimizi içelim biz!” derken kahveler gelmişti bile. Belli ki, girmeden önce kahve işlerini kendileri ayarlamıştı konuklar. Elleri her şeye eriyordu nasıl olsa; Kaymakamlıkta da her şey bizden sorulur mesajıydı tüm bunlar. Kaymakamım karşısında üçlü koltuğun bir köşesine kaykılarak oturan İlçe Başkanı “Ne var canım, şunun şurasında iş bir imzaya kaldı!.. Onun da eli cebindedir, pardon kulağındadır. Ha bugün, ha yarın… Belki de yola çıkmıştır… Merak etmeyin, sizi buradan vali olarak göndereceğiz inşallah! Yalnız sizden küçük bir ricamız olacak Sayı Valim… Bakın Allah söyletti…” “Ne fırıldak adam olduğunu bilmez miyim ben senin, Allah söyletmiş… Bakalım şimdi ne yumurtlayacaksın…?” dedi içinden Kaymakam. “Gitmeden onu da bir hallediverirseniz, bir garibana büyük bir iyilik yapmış olacaksınız. Kafe – Bar işi… Dosyası bir hafta on gün önce ikmal olmuş, emniyette bekliyormuş. Emniyet biraz olumsuz yaklaşıyormuş bu işe, okula yakın diyerek.” Kaymakamın aklı başka yerlerdeydi. Fazla önemsemedi. “İlçe başkanının klasik işlerinden biri olsa gerek; büyük ihtimalle bu işe de ortaktır,” dedi içinden yine. “Varsa dosya numarasını ve başvuru sahibinin kimliğini yazın şu kağıda!” diyerek masanın üzerindeki not kağıtlarından birini aldı uzattı Başkana. “Bizzat ilgileneceğim, siz merak etmeyin; önemli bir sıkıntı yoksa gereğini yaparız, Başkanım!” dedi. Kahveler içilmiş, mesajlar verilmişti. İzin isteyip gitti konuklar; yine öyle kaba saba, langır lungur… Kaymakamın dayanamadığı, fitil olduğu politikacı tipiydi İlçe Başkanı. Toplum yararına, doğru dürüst bir iş için geldiğini henüz görmemişti Kaymakamlığa; hep bir yamukluk vardır taleplerinde. “Söylediği kafe- bar işini biliyorum. Emniyet Müdürü daha bu sabah Başkanın takip ettiğini söyleyerek ayrıntılı bilgi vermişti. ‘Size de gelebilir efendim!’ demeyi de unutmamıştı. ‘İti an çomağı hazırla!’ dercesine iki saat sonra damlayıverdi pezevenk, baksana!” diye geçirdi içinden. Sallayacaktı bu işi; oluru yoktu zaten. Okula 65 metre mesafede böyle bir mekan mümkün değildi. “Arkadan dolanarak ölçülürse 140 metre olurmuş. Bak sen!..” dedi içinden. Evet arkadan dolanmak; bunların en iyi bildiği yollardandı. “Arkadan dolanmasını ben de bilirim…!” Bekletecekti bir süre… Vali olursa hemen giderdi nasıl olsa! Olamasa da, tayin yılıydı mecburen gidecekti… Hem bu iş için bir daha gelmelerine yüzleri olmazdı… Ayrıca unuturdu valiliği… Bunlarla mı uğraşacaktı… Ama öyle olmuyordu bu işler. Bir kere karısı bırakmazdı. “Yüzdük yüzdük kuyruğuna getirdik, vazgeçmek olmaz!” der çıkardı. “Karamsar olmanın anlamı yok!” diye kendi kendine moral verdi. Cep telefonu çalmaya başladı. Bakanlıktaki arkadaşıydı; suyun başındakilerden biri yani. “Kararname imzalanmadan döndü,” dedi telefondaki ses. Yutkundu, ağzı kurudu. Neden diye soramadı, ama “Bu da ne demek şimdi; teker mi oldu bizim kararname, yoksa topaç mı?” diye düşündü. “Bir iki pürüz var sanırım… Ama sen merak etme,” dedi “senin durumun sağlam!” dedi arkadaşı. Yüreği bir hopladı, iki hopladı yavaşladı; eşiği yine atlayamamıştı. “Aradığın için sağ ol arkadaş, sen de olmasan beklemekten iki tak olacağız şurada!” “Sıkma canını, bir gelişme olursa ararım yine, hadi hoşça kal!” sözleriyle kapandı telefon. “Bu kez kesinlikle olmalıyım kararnamede!” diyordu bir kez daha, içindeki ses. Kapı zili gibi çınlıyordu kulaklarında mübarek. “Bunun için Bakanın komşusu bile olmadık mı? Girişte karşılaşmak ve görünmek hal hatır sormak için gelişini gidişini gözlemedik mi? Sırf bu yüzden hanımlar ‘kanka’ olmadı mı?… Hiç düşünmeden elimizdeki gül gibi mesleğimizi iki paralık etmedik mi? Tüm bunlar boşa mı gidecek yani…? Gerçi bizim hanım işin tadını, ipin ucunu biraz kaçırdıysa da olan olmuştu. Ancak işin ‘Baş Hanıma’ kadar uzanması biraz fazla oldu galiba. Bu kez baltayı taşa vurmuştu bizim karı. Onun adına kermes davetiyesi bastırıp dağıtmasaydı iyi olurdu. Kaç kez uyardım da… Ona da laf anlatılmaz ki… Ama ne yapalım, elimden bir şey gelmez artık. Kamyon devrildi, incirler berbat oldu. Bu yüzden arsızlıkla, haddini bilmezlikle suçlanabilir. Ben, bundan korkuyorum biraz. Umarım korktuğum başıma gelmez. Kıskananların gazabına gelmezsek bir şey çıkmaz da, yine ölçüyü kaçırmamak lazım,” diyerek içinden konuşuyordu Kaymakam. Çaresi yok bir iki gün daha bekleyecekti… Sıkıntı basmıştı yine… Makam odası dar gelmeye başladı. Kapı pencere açmak yetmiyordu. Belki da daha geniş bir makam adasına sahip olmak için istiyordu vali olmayı, kim bilir? Bulunduğu mekan büyüdükçe, içindekinin o oranda küçüleceğini düşünmeden istiyordu. Daha geniş bir makam arabası… Mercedes gibi yani… Lojman yerine konak… Neden olmasındı. Bıkmıştı taşradaki yetersiz binaların, ufacık odalarında çalışmaktan. Küçücük odalarda “büyük bir kaymakam” olmak varken, kocaman odalarda küçücük kalmak, niye tercih edilirdi ki? Kifayetsiz bütçeyle bir şeyler yapma çabasından… İlle de bir dilenci gibi Özel İdarelerin kapısını aşındırmaktan… Ya o, “Bizim zamanımızda…” diye başlayan kaprisli valiler… Nerede hangi çağda yaşıyordu onlar? Onlara kalsak hala odun, kömür sobasıyla uğraşacaktı kaymakamlar… Sekreteri aradı dışarı çıkacağını söyledi. Hükümet Konağından, kaçarcasına çıktı. *** Günlerden Cumartesiydi. Kaymakamlık lojmanı olarak kiralanan apartman dairesinde hafta sonunun rahatlığı vardı. Normal günlerden farklı olarak kahvaltıyı geç yapmıştı karı koca. Yalnızdılar; çocuklar çoktan uçup gitmişlerdi… Ayşen Hanım “kuyu kazma,” pardon altın gününe gitmek üzere hazırlanıyordu. Kaymakam Bey her zamanki koltuğuna oturmuş günlük gazeteleri karıştırıyordu. Önce gazetelerin sadece başlıklarına bakma alışkanlığı vardı. Önemli bulduğu haber ve köşe yazılarını okumayı sonraya bırakıyordu. İçi rahat değildi; kendini bir türlü önündeki yazılara veremiyordu. Bir iki cümleden sonra kelimeler dağılıveriyor, keçi sürüsü gibi, beklenen kararnamenin peşine takılıyordu. Oradan yemlenecekler ya! Gazeteleri karıştırmaktan vazgeçip televizyonun kumandasına gitti eli… 13.00 haberlerine daha vardı. Kanal kanal gezip, “sörf” yapmaya başladı. Kendine göre izlenecek bir program bulamadı. Youtube’a girerek gezi programlarından birine takıldı bir süre. Tokyo’daydı günümüzün Evliya Çelebilerden biri. Tokyonun en işlek caddelerinden birinde kalabalığın arasındaydı. Arkasındaki meydanın gerisinde ünlü bir alışveriş merkezi görünüyordu. Girişi öyle kalabalıktı ki, kovanına girip çıkan arıları andırıyordu. Sunucu alışveriş merkezini tanıtırken az sonra oraya gireceklerini söylüyordu. “Bu alışveriş merkezlerinin hepsi de birbirine benzer izlenmeye değmez,” diyerek kanal değiştirdi. Bir başka gezi programını tıklayınca Moskova’da buldu kendini. Gezgin Moskova’nın ünlü Kızıl Meydanındaydı. Aziz Vasil Katedralini arkasına almış, çevresindeki yapıları tanıtıyordu: “Sol tarafımda, arkada gördüğünüz bine ünlü Kremlin Sarayı, yani başkanlık sarayı. Önündeki yapı Lenin’in mozolesi; maalesef içini gezemiyoruz. Ancak Kremlin sarayının bir bölümünü gezebileceğiz. Sağ tarafımdaki yapı ise buranın en büyük alışveriş merkezlerinden biri. İçinde yemek de dahil bir çok ihtiyacınızı giderebilme şansınız var. Gezin görün, içerde alışveriş de yapın ama tavsiyem şu önünde gördüğünüz kafede kahve ve yanında su içmeye kalkmayın. İçmek sorun değil de sonrasında kalkması zor!” Moskova’nın cazibesine takılan Kaymakam saatine bakınca öğlen haberlerinin çoktan başladığını fark etti. İktidara yakın bir kanalı tıkladı hemen. Cumhurbaşkanı konuşuyordu kürsüde; belli ki toplu açılış törenindeydi. Es geçemezdi, huşu içinde dinlemeye başladı; kutsal bir görevi yerine getirir gibiydi. Bir ara televizyondaki alt yazı dikkatini çekti: Valiler Kararnamesinin yayınlandığından bahsediyordu… Heyecanla ayağa fırladı ve “Ayşen koş, koş…! Kararname yayınlanmış koş!” diye karısına bağırdı avazı çıktığı kadarıyla. Koşmaya hazırlanan atlet gibi, iki büklüm olmuş merakla televizyona bakıyordu. “Ne diyorsun sen? Kararname mi çıkmış?” diyerek koştu geldi salona Ayşen Hanım. “Hani, hani…? Nerede yazıyor?” Alt yazıya baksana hanım!” “Orada yayınlandığı yazıyor, hani gerisi…? Sen var mısın yok musun?” “Bekliyorum ama listeyi bir türlü yayınlamıyorlar… Ama 41 ilin valisinin değiştiğini, 22 yeni vali atandığını, bilmem ne kadar valinin de merkeze alındığını v.s. yazıyor. Bu durumda atanan 22 yeni valinin arasında mutlaka varımdır…” Cumhurbaşkanı kendi kendine konuşuyordu televizyonda; dinleyen kim… ayıp olmuyor muydu? “Dur sen!” dedi Kaymakam, koşarak çalışma odasına gitti ve bilgisayarının başına oturdu. Habere göre Kararname bugünkü Resmi Gazetede yayınlanmıştı. Aradı buldu gazeteyi. Buldu aradığı kararnameyi. Okudu okudu; yeni atananları, yer değiştirenleri… merkeze alınanları bile… Hayret, adı yoktu. Tuttu baştan aşağı bir daha okudu; yine yoktu. Yoktu… Yazmayı unutmuşlardı mutlaka! Kararnamede vardı da televizyon göstermiyordu sırf ona inat! Belki birileri şaka yapıyordu… Çizgi gibi geçti beyninden... Anladı ki; bu düşündükleri boşuna çabaydı. “Tüh anasını, avradını…!” diye bir küfür savurdu elinde olmadan. Yıkılmıştı ki, o kadar olur. Bu son umuduydu. Bir daha bu kadar yaklaşamazdı… Bütün hayalleri yıkılmıştı… O da bir enkazdı artık. “Ne oldu Kaymakam Bey; bu sefer de mi karavana…? Ben sana demiştim: ‘Şu adamın kapısının önüne yat, sabah akşam selam çak!’ diye.” “Ne diyorsun sen hanım, yapmadık mı sanıyorsun? El aleme karşı rezil olmak pahasına yemediğimiz halt mı kaldı Allah aşkına…!” Öfkeyle telefona sarıldı; Bakanlıktaki arkadaşını aradı cepten. Ulaşılamıyordu… Yakalasa ağzına geleni söyleyecek gibiydi… Sonra politikacı dayısını aradı. Ona da ulaşılamıyordu. Karısına döndü “Sen de arasana!” dedi. “Seninkilere bir sorsana bu kadar söz verilmesine rağmen ne oldu? Ne oldu da bizim yol kesildi? Kimler taş koydu, bir sorsana!” “Olmamışın nesini sorayım?” diye tersledi karısı. Soy ismini aldığı, her karşılaştıklarında “Sayın Valim!” diye hitap eden iş adamını aradı. Ondan da ses seda yoktu… Sanki bütün kapılar kapanmış, ışıklar sönmüş, bildiklerini unutmuş, dostlarını kaybetmişti Kaymakam. Aldatılmış olmanın keskin acısı içine oturmuş alev alev yakıyordu. Oysa bilmediği çok şey vardı Kaymakamın: Her şeyden önce listeye hiç girmemişti. Muhtemelen ona Köşk’ten döndü diyeceklerdi, ama Köşke hiç çıkmamıştı bile… Söylenenlerin hepsi yalandı. Bir yalan rüzgarının içinde, “Ne olur, bir kez olsun sevdiğini söyle; yalan da olsa fark etmez…!” diye yakaran müzmin aşığa dönmüştü.(…) O nedenle çıkmıyorlardı telefonlara. Değişik bir siyaset anlayışıydı bu, kaç bilinmeyenli olduğunu kimsenin kavrayamadığı. Herkesin bir şekilde birbirini idare ettiği ülkemizde, son yıllarda geliştirilen bir idari sistemin uzantısıydı. Bu ülkenin, çaresiz kalan idarecilerinin geldiği noktaydı bu: “Sen de idare ediver işte!” diyerek, kaybolan umutların peşinden koşan koşanaydı. 100 metreyi 10 saniyenin altında koşan kazanıyordu. Siyahi koşarsa sayılmazdı. Bu yüzden, orada bile kronometre ile oynanıyordu… Durum böyle iken, “Kim takardı Yalova Kaymakamını!” Karısıyla birlikte çok koşturmuşlar, çalmadık kapı, temizlemedikleri baca bırakmamışlardı ama bunun ne kadar rahatsız edici ve itici olduğunun ve sonuca nasıl yansıyacağının farkında bile değillerdi. Hırsın insanları nasıl körleştirdiğinin tipik örnekleri olmuşlardı. Çevrelerinden biraz ağır olmaları konusunda uyarı almışlarsa da, bir kulaklarından girip diğer kulaklarından çıkıp gitmişti… Kırılma, Ayşen Hanım’ın, bilgisi dışında Baş Hanım adına kermes davetiyesi düzenlemesi ve dağıtmasıyla olmuştu. İlçedekiler kermes açılışını Baş Hanımın yapacağını zannediyorlardı. Oysa Davetiyeyi gören Baş Hanım küplere binmiş, “Kim bu haddini bilmez saygısız, terbiyeden yoksun zavallı? Ne zannediyor kendisini? Sakın bir daha gözüme gözükmesin, yanıma da yaklaştırmayın!” diye çıkışmıştı beraberindekilere. Hemen Bakanın karısını arayarak davetiye olayından bahsetmiş, “O kadını kuyruğuna takarak sen getirdin bana. Şimdi de sen temizleyeceksin bu rezaleti…” diyerek ona da çıkışmıştı. Bakanın karısı tam bir şeyler söyleyecekken, çat diye kapanmıştı telefon. İşin gerçeği, Kaymakamın karısı, son aylarda hiçbir toplantıya ve etkinliğe davet edilmiyor, adeta dışlanıyordu. O ise bunlara aldırmadan davet edilmediği yerlere gitme cesareti gösterip arsızlık yapıyordu. Bu en hafifinden görgüsüzlüktü, haddini bilmezlikti ve yaptığı tam anlamıyla rezillikti, ama o aldırmıyordu; hırsından gözleri görmez, kulakları duymaz olmuş vaziyette her yere dalıyor, ortalığı kırıp geçiriyordu. Asıl acıklı olan şey ise, son aylarda yaşananlardan Kaymakamın haberinin olmamasıydı. Arka planda neler döndüğünü, karısının ne haltlar karıştırdığını bilmeden valilik bekliyordu. Oysa gelişmeler üst makamları kızdırmış, yapılanlar geri tepmişti. Sonra, bu kararnamelerin yayınlanmasının niçin hafta sonlarına rast getirildiği geldi aklına: arandığı zaman ilgililere ulaşılmasın diye tabi… Pazartesiye kadar nasıl olsa sakinleşirdi ortalık. Tepkiler azalır, kızgınlıklar küllenirdi; sonra da puf diye uçar giderdi. *** Başkent macerası hayal kırıklığıyla bitmiş, ama umutları sona ermemişti. Bir yıl önce atandıkları Ege’nin turistik ilçesinde yeni fırsatlar yaratma peşine düşmüşlerdi. Gelenden gidenden kendilerine vakit bulamasalar da “Vali olmanın yollarına taş döşemenin tam sırasıdır!” diye düşünmeden edemediler. Bir süredir içlerinde uyuduğunu sandıkları “hırslı güzeli” uyandırıverdiler yine. “Bizim devre boşuna göndermedi bizi buraya; baştan başlamamızı istiyor bir daha… Başka çaremiz de yok zaten! Ne demiş büyüğümüz: ‘Durmak yok yola devam!...’ Biz de aynen öyle yapacağız. Emekliliğime az da kalsa son bir kez daha denemenin kime ne zararı olsun!” diyordu Kaymakam Bey. Karısı da, “Hadi öyleyse, daha ne duruyoruz!” diyerek kışkırtıyordu kocasını, bu konunun asıl kahramanı sanki o değilmiş gibi. Sık sık bakanlar geliyor, geçiyorlardı… İlçedeki programları olsun olmasın karşılamaya çıkıyorlardı… Teşrifatçılık konusunda ellerine su dökülemezdi karı kocanın. Hiçbir şey yapamazlarsa bile yöreye ait küçük birer hediye tutuşturuyorlardı gelenlerin ellerine, olur-olmaz demeden. Bir şeyi çok iyi biliyorlardı sanki: Kimliğine, makamına, yaşına bakmaksızın, çam sakızı çoban armağanı olarak sunulan her eşya çocuklar gibi sevindirirdi herkesi. Bakanmış, müsteşarmış, genel müdürmüş hiç fark etmezdi; hepsi de çocuk ruhlu insanlardı. Lakin sunma yeri zamanı ve biçimi de önemliydi canım; bu işler öyle paldır küldür de olmazdı ki. Ölçüyü burada da kaçırıyordu bizimkiler; ayarları yoktu. Ayşen hanımın hırsı kontrolden çıkmış, hediyelerin maliyeti dağları aşmaya başlamıştı. Bütçelerinin bunu karşılaması mümkün değildi. Ama “Demokrasilerde çözüm tükenmez,” demişler diyerek, bildiği en iyi sistemi uygulamaya koydu. “Altın günlerinde her ay toplanan altınların bu amaçla kullanılması konusunda katılımcı bayanları ikna etti. İlk olarak çeyrek altın yarıma çıkarıldı. En az 40 kişiden her ay alınan 40 yarım altın az değildi… Bir süre sonra dedikodu çıksa da, aldırdığı yoktu Ayşen Hanımın. Ne yapıyorlarsa ilçelerini tanıtmak için yapıyorlardı. “İtibardan tasarruf olmaz!” özdeyişi tam da böyle günler için vardı! Ayrıca her şey şeffaftı; ne alınacağını, kime verileceğini kendi aralarından seçtikleri beş kişi belirliyordu; kayıtları vardı, isteyen görebilirdi. Önceleri konuklara verilen hediyeler daha mütevazi ve yöresel iken, sonraları işin rengi değişmeye başladı. Ağır misafirlerin eşlerine ve bayan misafirlere özel tasarlanmış altın bilezik verme gibi farklı bir durum ortaya çıkınca dedikodular daha da yaygınlaştı. “Konuklara bilezik takmak da ne oluyor; düğün mü yapıyoruz burada?” gibi sorgulamalar başladı. “Bu işler hep Kaymakamın karısının başının altından çıkıyor; bütün derdi kocasını vali yapmak…!” diyenler az değildi. Bazı kadınlar bunun üzerine altın gününden ayrılsa da kalanlarla uygulamaya devam edildi. Ancak, iş bazı duyarlı konukların bu ve buna benzer hediyeleri ret etme noktasına gelince Kaymakam güya duruma el koydu ve bu uygulamadan vazgeçildi. Fakat bu kez de göz dolduran deri işlerinden hediyeler yapıldı. Alınacak mesafe, yürünecek yollar vardı; hedef de büyüktü. Bir kez daha, “Durmak yok, yola devam!” dediler. Köylere Hizmet Götürme Birliği tarafından her yıl yüzlerce, binlerce hediyelik deri eşya yaptırıldı ve hediye dağıtımı Bakanlığa kadar uzadı. “Ne alaka!” diyen olmadı koca Bakanlıkta. Geleneksel yılbaşı hediye dağıtımı kapsamında uygun görerek, gelen hediyeleri “mal bulmuş mağribi gibi” kaptılar. Özellikle çantalar çok güzel ve kullanışlıydı. “Aferin Kaymakama…!” diyerek sırtını bile sıvazladılar... Nasıl olsa, değirmenin suyunu merak eden yoktu bu memlekette. Üstelik hediye almak “sevaptı.” Boyutunun da hiç önemi yoktu. Yüksek tepelerde itibarının yeniden arttığını, geçmişte yaşanan olumsuz durumların unutulduğunu düşünerek ilçedeki ikinci yılında tekrar atağa geçti Kaymakam. Devre arkadaşı olan Genel Müdür Vali olarak atanmıştı, ama yerine gelen de yabancı değildi; onun yardımcısıydı. Dayı hala dayıydı. “Emekliliğime iki yıl kaldı, bu kadar valilik bana yeter de artar bile; maksat unvanım olsun!” deyip destek istiyordu. Fakat köprünün altından çok sular geçmişti iki yılda. Güvendiği yetkililer, dostları veya öyle görünenler, kırmamak için hayır demeseler de olur da demediler. Sadece “Bakanı ve Başbakanı takip et, bölgeye gelişlerinde peşlerinden ayrılma, yakın durmaya çalış, ama sakın bu işe Ayşen Hanımı karıştırma..!” öğüdünü verdiler. Kaymakam Bey bu uyarıya harfiyen uydu. Bakanın veya Başbakanın kendi illeri ile birlikte komşu illere gelişlerini de takip ederek peşlerine takıldı. Valiyle ilgili programı ve ilçede önemli bir durum olmadığı sürece denileni harfiyen uyguladı. Bir Ramazan günü, Başbakan, çeşitli açılış ve Valiliğin düzenlediği Şehit ve Gazi ailelerine verilen iftar yemeğine katılmak üzere İl merkezine gelmişti. O gün akşama kadar Başbakanın peşinde gezecek durumu yoktu, fakat isteyen Kaymakamların katılabileceği akşamki iftar yemeğini kaçıramazdı… Vakit daralıyordu, programlarını ucu ucuna bitirip yola çıktılar. Kendisi gibi şoförü de oruçluydu ve iftardan önce yetişip Başbakanı karşılayanlar arasına girmek istiyordu. Şoföre, “Bas gaza!... Basabildiğin kadar bas!.. Ancak yetişiriz! Yoldaki yoğunluğu da hesaba alırsak…!” dedi. Şoför yüklendikçe yüklendi gaza… Gören de “Tabakhaneye bok yetiştirecekler’ sanırdı. Son sürat girdikleri üçüncü viraj çok pahalıydı, alamadılar. Yoldan çıkarak üç dört takla attı araba. Hurdaya dönen arabanın içinden ikisini de zorla çıkarabildiler. Ambülansla giderken şoför yolda can verdi. Kaymakam yaralıydı. Sağ kolda kırık, boynunda incinme ve maalesef kalçada da kırıklar vardı. Aralıklı olarak üç kez ameliyata aldılar. İki ay yattı hastanede. Ziyaretine gelen komşu ilçe kaymakamı ve aynı zamanda devresi olan arkadaşıyla dertleşirken, “Vali olma yolunda ne çileler çektik, en sonunda çanağı da patlattık! Artık yolu yok bu kez vali yaparlar beni, değil mi Hüseyin?” diye takılınca, arkadaşı, “Kıçı kırık bir Valiyi kim ne yapsın, o kadar sağlam götlü adaylar varken? Anlaşılıyor ki, sen bu uğurda sadece çanağı değil, kusura bakma ama kafayı da kırmışsın be arkadaş! Karı koca derdiniz ne sizin ben anlamıyorum. Bu yolda bazı arkadaşlar kıçını yırtarken, sen onları da aşıp çanağı kırdın be devrem! Değer miydi buna, ha…? “Sen Temel’in hikayesini duymadın mı?.. Eminim duymamışsındır!.. Dur sana anlatayım. Temel her nasılsa ilkokulu bitiren her Türk vatandaşının vali olabileceğini duyunca başlamış oynamaya, onu gören Dursun şaşkınlık içinde ‘Ne yapıyorsun Temel?’ diye sorunca, hem oynuyormuş hem de ‘vali olacağım uşağum!.. Vali olacağım..!’ diye bağırıyormuş. Dursun, arkadaşının bu durumuna bir anlam veremediğinden kızgınlıkla ‘Deli misun sen!’ diye tepki göstermiş. Temel ise ‘Şart midur Dursun? Şart midur da uşağum?’ diyerek oynamaya devam ediyormuş. Seninki de o hesap: Vali olman şart mıdır be Mahmut, kardeşim? Söylesene şart mıdır?” yanıtını vermişti acı acı gülümseyerek. Celal Ulusoy
Gercekedebiyat.com

















YORUMLAR