Son Dakika



Yaşımın otuz beş olduğu gün hayatımı boşa geçirdiğimi, bundan sonrasının da farksız olmayacağını düşünüp üzüntüye kapıldım. Babam elli dört yaşında kalp krizinden ölmüştü, benim ondan daha çok yaşayacağımı kimse söyleyemezdi.

Bir dağa gitmek düşüncesine bu çöküntü günlerimde takıldım. Aklımın bir karış havada olduğu lise yıllarımda olmayacak çok şey hayal etmiş olsam da en çok yapmak istediğim yetmişli yılların hippileri gibi çantayı sırtıma atıp kendimi yollara vurmaktı. Bunu anımsamış, başımı iki elimin arasına alıp gerçekleştirememiş olmama hayıflanıp durmuştum.

Modeli geçmiş bir Ford arabam vardı, onunla alıp başımı gitme hayalleri yapmaya başladım. Dağı da bulmuştum. Bir gezi dergisinin sayfalarında gördükten sonra internetten orada kamp yapan dağcıların çektiği videoları seyretmiş, anlatılanları dinlemiş, bölgenin bir haritasını bile indirmiştim. Çok uzaklarda değildi, şehir trafiğinden kurtulduktan sonra arabayla birkaç saatte gidebilirdim. Kafamdan neler geçiyor tam kestirememiş olsam da şu boşa geçeceği belli olan hayatımda hiç değilse birkaç günlük bir dağ serüvenim olsun istiyordum. Tek bir güne tek bir geceye bile razıydım, yeter ki onu bütün her şeyin üzerine bir zafer bayrağı gibi dikebilmiş olayım.

Tek eksiğim cesaretti. Onu da boşa geçen hayatımın suçlusu gibi görmeye başladığım karım verdi. Canımın yataktan kalkmak istemediği bir sabah başıma dikilip “Kovulup, yine işsiz kalacaksın,” demesiyle başlayan ağız kavgamız elbiselerimi elime verip beni kapının önüne koymasıyla son buldu. O içeriden “Doğru işe!” diye bağırırken ben dışarıda derin bir “Oh!” çektim.

İşin en zor kısmını böyle kolayca atlatıverdiğim için çok sevinmiştim, yine de oturduğumuz apartmanın parkına doğru yürürken sakin olmaya çalıştım. Fazladan bir heyecan her şeyi gerisingeri edebilirdi. Külüstür Ford'umun direksiyonu başına geçip motoru çalıştırdım. Yakınlarda spor malzemeleri satan büyük bir mağaza vardı, parktan sokağa çıkınca doğruca oraya gittim. İki kişilik bir çadırdan kendime çay, kahve, yemek yapabileceğim bir kamp ocağına kadar internetteki kampçıların önerdiği ne varsa alıp bagaja koydum.

Yakındaki bir marketten birkaç gün yetecek kadar yiyecek bir şeyler de alınca kafamdaki liste tamamlandı. Bu arada, zaferimi kutlamak için iyisinden bir şişe kırmızı şarabı da unutmamıştım. Yola çıkınca bastım gaza. İnatla hep kırmızı yanan trafik ışıklarını, kör sinek gibi durmadan önüme çıkan kadınlı çocuklu yayaları, apartmanları, dizi dizi dükkânları geride bırakıp çevre yoluna çıktım. Gidiyordum işte. Hem de bütün köprüleri havaya uçurarak gidiyordum. Arkamda ne bir yol kalıyordu, ne bir iz. Belki bir daha hiç geriye dönmezdim.

Büyükçe bir yön tabelâsından sağa dönüp, tek şeritli bir asfalta saptım. Önce bir gecekondu mahallesi sonra da birkaç irili ufaklı fabrika önüme çıktı ama bunlar çabucak gerilerde kaldı, uzayıp giden tarlalar, ağaçlıklar arasında ince dereler, taş köprüler, kır çeşmeleri, çiftlik evleri görüntüyü zenginleştirmeye başladı. Sabırsızlaştım.

Güneş sağda ve tepedeydi, birlikte gidiyorduk, cesaret veriyordu, birden ön cama yağmur taneleri düşmeye başladı. Şaşırdım. Bu mevsimde, masmavi bir gökyüzü ve güneş varken. Az sonra damlalar çoğaldı, ön camdaki tozlar bir anda yukarıdan aşağıya doğru süzülen yağmur damlarıyla birlikte aktı. Canımı sıkmadım. Silecekleri çalıştırdım. Becerikliydiler, cam silme gibi küçümsenecek bir işi harika bir dans gösterisine dönüştürmek ister gibiydiler. Kimi insanların da aynı bu beceriyle hayatı yaşadıklarını düşünmeden edemedim. Kendi boş çabalarım gözümün önüne geliyor, onların bu beceriyi nasıl kazandıklarına aklım ermiyordu.

Başladığı gibi birden kesildi yağmur. İri bir buluttu geçen, gökyüzü yeniden mavileşmişti ama güneşin parlaklığı gitmişti, akşam hazırlığı yapıyordu. Az sonra bu parlaklığı da gider, yoluma karanlık çökerdi. Spor mağazasında malzeme seçimi, marketteki uzun alışveriş ve şehrin adım adım ilerleyen trafiği çok zaman geçirtmiş, gün anlamadan ilerlemişti. Gaza basıp hızlandım.

Yol bir gölün kıyılarına ulaşınca rahatladım. O gezi dergisindeki bir fotoğraftan anımsadığım gölün durgun yüzeyinde artık iyice alçalmaya başlamış güneşin güçsüz ışıkları turuncuya karışmış kırmızı bir renkle parlıyordu. Bu gizemli görüntüyü seyrederken uzaktan dağı da gördüm. Hem keyfim yerine geldi, hem de heyecanlandım. Dağın yamaçları öylesine sık ağaçlarla kaplıydı ki, zirvesi bir ağaç denizinin içinden gizemli bir taş gövde gibi yükseliyordu.

Yan koltuğa attığım montun cebindeki telefonun sesini duydum. Uzanıp aldım, karımdı. Ekranda yanıp sönen adına bakarken onunla tanışabilmek için olmadık sıkıntılar çektiğim günleri anımsamadan edemedim. Bir kadını elde etmekle hayatın kendisine de hükmedebileceğimi sanmış, boynuma atılan kemendin, ağzıma vurulan gemin, sırtıma bağlanan eyerin ayrıntısında bile olamamıştım. Ne büyük bir yanılsamaydı. Hayat, sonunda karşı cinsten birine zorluyordu insanı ama gerçekte hiçbir şey yoluna girmiyordu.

Alışkanlıkla telefonu kulağıma götürüyordum ki vazgeçtim. Aslında o niye işe gitmediğimin hesabını sorduğunda gizli kalmış bir öç alma isteğiyle “Canın cehenneme!” diye bağırmayı çok isterdim ama öğretmenine yalan söylemeyi beceremeyen çaylak bir öğrenci gibi her şeyi söyleyeceğimden, dağın ismini bile vereceğimden, onun da peşimden yetişip beni geri çevireceğinden korktum. Olmayacak şey ama korktum. Telefonu fırlatıp attım elimden.

Canım sıkılmıştı. Arabayı yol kenarında bir boşlukta durdurup indim. Yan koltukta bir şişe su vardı, camdan elimi uzatıp onu aldım, biraz su içtim. Suyun serinliği az önceki heyecanımı yatıştırırken göle baktım. Durgun suların üstünde güneşin son kırmızılıkları da kayboluyor, suların zümrüt yeşili rengi grileşmeye başlıyordu. Hava neredeyse kararırdı; dağ nedenli yakın gibi görünse de daha epeyi yolum olmalıydı.

Ford'un beni doruklara kadar götüremeyeceğini biliyordum, bir yerde dağ geçit vermez olacaktı, patikalar, keçi yolları başlayacaktı, sanırım böyle olacaktı. Geceyi Ford’un “Benden bu kadar,” dediği yerde geçirirdim. Sabah çadırımı ve malzemelerimi sırtlanır yürürdüm. Bu da heyecan verici olacak gibi geliyordu. Çıkabildiğim kadar yükseğe, kaybolduğumu hissedinceye kadar derinlere gitmeliydim. Doğa da yapayalnız olduğumu, seslensem sesimi ancak buraların gerçek sahipleri olan yabanî hayvanların duyabileceğini bilmeliydim. Çadırımın önüne yaktığım ateşin başında geceyi, gökyüzünün siyah kadifesine serpilmiş yıldızları seyrederek gün doğumunu beklerken, fazla uzak olmayan bir yerlerden bu hayvanların ulumalarını, hırıltılarını, çığlıklarını duyup içim ürpermeliydi.

“Hey zavallı insanoğlu?” dedim. Bu sesleniş kendimeydi. Belli ki içimde az da olsa bir şüphe vardı. “Bakalım bu cesareti gösterebilecek misin yoksa senin dağlara tırmanmak isteğin özgürlük deliliğinden başka bir şey değil mi?”

Yeniden arabaya binince gaza bastım. Bir süre sonra fazla hızlı gittiğimi düşünüp yavaşladım. Hızlı gitmekten korkuyordum çünkü yol hem giderek daralıyordu hem de ansızın bir kavis çıkıveriyordu karşıma. Bu kavislerde yol kenarındaki ağaçlar ve uzamış bitkiler yüzünden karşıyı göremiyordum, bu da tedirgin ediyordu.

Tırmanmaya başlamıştım; ağaçlar giderek sıklaşıyor, yol karanlıklaşıyordu. Farları yakınca dağ karşımda giderek büyüyen dev bir karaltı oldu. Doruklarda yaşayacaklarımla ilgili düşüncelerimi kaldığı yerden sürdürmeye başladım. Az sonra daha da koyulaşacak bu karanlıkta belli ki fazla yukarılara çıkamayacak, düşündüğümden çok daha aşağılarda gecelemek zorunda kalacaktım. Belki de bu gece arabanın arka koltuklarında uyurdum. Böylesi daha iyi olurdu, bütün malzemeleri gereksiz yere ortalığa saçmamış olurdum. Sabah erkenden de dağın doruğuna giden yolları keşfe çıkardım.

Ön cama yeniden yağmur taneleri çarpmaya başladı. Hızlanınca silecekleri çalıştırdım. Bu yaz yağmurları pek umurumda değildi, çabuk geçer diye düşünüyordum ama tam tepemde bir şimşek çakınca şaşırdım. Bunun da yaz yağmuru gibi mevsime uymayan geçici bir durum olup olamayacağı üstüne fikir yürütmeye çalışıyordum ki, bu kez müthiş bir gök gürültüsüyle birlikte ikinci bir şimşek çaktı. Bu seferki çok güçlüydü; mavi bir ışık karşımdaki dev dağ karaltısının içinden ansızın çıkmış, aşağılara çökmüş karanlığın içine doğru hızla akmıştı. Doğanın bu gürültülü gösterisi karşısında ürkmüştüm, elimde olmadan Ford’u yavaşlattım.

Yol düzleşmiş, kavisler biraz azalmıştı. Bir süre böyle gidip başka bir şimşek çakmayınca rahatladım, içime çöken kaygıları unutuverdim hemen, dağın karaltısına daldırdım bakışlarımı, onunla ilgili düşünceler beni dinginleştiriyordu. Kısa düzlük bitince yol yeniden dikleşti. Artık kavisler çoğalmış, yolun iki yanında dev çam ağaçları yükselmeye başlamıştı. Ford’un keskin farları karanlığı yardıkça kaya kümeleri, sık çalılıklar, kilometre taşları, yan yatmış trafik levhaları aydınlanıveriyordu.

Her şeyin yolunda olduğunu düşünüyordum ki birdenbire ortaya çıkan parlak bir ışık ön camdaki bütün görüntüleri yok etti. Önce yeni bir şimşek sandım ama değildi, gözlerim kamaşmış da olsa karanlığın içinden hızla çıkan otomobili görmüştüm. Direksiyonu hemen sağa kırdım. Böylelikle bir çarpışmayı önlemiş olsam da Ford yine de yol kenarındaki çalılıkların içine girip, hızla bir yere çarptı. Birden oturduğum yerden havalandığımı hissettim, emniyet kemeri geriye çekince de bu kez önce sağa sonra sola savruldum. Koltukta yeniden durağan bir durumda oturmaya başladığımda arabanın içinde oradan oraya savrulmaktan oldukça sersemlemiş durumdaydım. Kalbim çok hızlı atıyordu. Emniyet kemerini çözüp dışarıya çıktım. Yağmurun iri tanelerinden önce soğuk havayı hissetti sıcak bedenim, hemen üşüyüp ürperdim. Karanlık yolda bir iki adım yürüyüp kendimi yokladım. Adım atarken biraz sendelemiştim, ayakta güç duruyor gibi olsam da ani gelen üşümemin ve kalbimin hızlı atmasının dışında pek bir şeyim yok görünüyordu.

Dev bir ağaca çarpmıştı karşıdan gelen araba; ileride iri beyaz bir gölge gibi duruyordu. Ona doğru yürüdüm, daha yakından görmek istiyordum. Durdum sonra, benzin deposunun ansızın patlayabileceği aklıma gelip fazla yaklaşmadım. Ağaca çarpan motor tarafı havaya doğru kalkmış, orta yeri çökmüş arabada bir kıpırtı yoktu.

Başımı çevirip, bodur ağaççıkların içine dalmış kendi arabama baktım. Farları hala yanıyordu. Ona sanki bir şey olmamış gibi bir duygu doğdu içimde, yanına gidip şoför koltuğuna oturdum. Vitesi boşa alıp kontak anahtarını çevirdim ama beklediğim sakin homurtuyu duyamadım, çalışmıyordu, kim bilir ne olmuştu. Ayda bir tamirciden çıkmayan, artık satıp kurtulmayı düşündüğüm bu yaşlı kurdu bu durumda görmekten oldukça üzgündüm şimdi. Çevremdeki birçok kimseden daha dosttu aslında, daha cana yakındı. En azından içten pazarlıklı değildi, yalancılığı, tepeden bakmayı, küçük düşürmeyi bilmezdi. Kimi zaman dert arkadaşı da olurdu. Kafam bozulduğunda gider ön koltuğa yatarcasına oturur, radyoda güzel bir müzik ayarlar, kafam yerine gelinceye kadar kalırdım içinde. Olmazsa çevirir kontak anahtarını, gecenin bir yarısı da olsa, yağmur da olsa, rüzgâr da olsa kendimi yollara vurur, sıkıntımı bırakacak bir yer arardım. Radyoyu denedim, çalışıyordu. Bir kadın şarkıcının sesi yükseldi, ağır bir makamdan söylüyordu, pek sevmesem de bir süre dinledim.

Yeniden dışarıya çıktım, ne yapacağıma karar verememiştim. Öteki arabanın yanına doğru yürüdüm. Yürürken sağ bacağımda bir sızı duydum, çarpma anında bir yere vurmuş olmalıydım. Geçerdi bir süre sonra, ya da acısına alışırdım. Böyle bir kazayı bu kadar bir ağrıyla atlatmak bir mucizeydi zaten. Öteki arabanın çevresinde dolanırken üşümem şiddetlendi, üstelik bacağımdaki ağrı da artmıştı. Kendi arabama dönüp oturdum yeniden. Kontak anahtarını bir kez daha çevirdim, tık yoktu. Çalışsaydı kendimi daha iyi hissedecektim. Belki de çeker giderdim hemen buradan çünkü bu olayda hiç de bir suçum yoktu. Kendi halinde gidiyordum yolumda, öteki ansızın çıkmıştı ortaya, çok hızlı geliyor olmalıydı, belki de sarhoştu. Arabada yaralı veya ölü var mıydı acaba? Ölen için yapabileceğim bir şey olamazdı, yaralı varsa içinden çıkarmak gerekti. Araba her an alevlenip yanabilirdi. Torpido gözündeki el fenerini alıp indim.

Yürürken topallıyordum şimdi. Arabanın camlarına yaklaşıp fenerin ışığını tuttum. Arka koltuklar boştu. Ön koltuklar ise iyice yapışmıştı ön panele, direksiyon falan görünmüyordu. Arabanın arkasından dolaşıp öteki yana geçince gördüm adamı, birbirine girmiş koltuk, direksiyon ve ön panel parçaları arasında sıkışıp kalmıştı. Patlayıp dökülmüş yan camdan içeriye soktum feneri; direksiyon parçalanmış, alt demiri adamın kafasını yarmıştı. Bu kadar katlanmayla boynu da kırılmış olmalıydı. Kısa kesilmiş saçlarının sıklığına ve koyu kumral rengine bakılırsa genç biri olmalıydı. Elimi çekinerek uzatıp boynuna, damarının olduğu yere değdirdim, hemen de çektim, nabzının atıp atmadığını anlayamamıştım. Korkmuştum, yeniden denemedim. Bir insanın ölü mü diri mi olabileceği konusunda bir deneyimim yoktu, onun el fenerinin ışığında donuk ve anlamsız bakan gözlerini bir süre seyredip ölmüş olduğuna karar verdim.

“İşte onun için yaşam bitti artık!” diye geçirdim içimden. Acıdım birden. Bir insanın ite kaka düşe kalka geçen yaşam serüveni konusunda düşünceler geçti aklımdan, araya kendi yaşamımın olumsuz takıntıları da girince adama acımam bir üzüntüye dönüştü. Bir garip olduğumu hissettim, midem mi bulanmıştı yoksa daha önce yaşamadığım bir duygu mu sarsmıştı bedenimi bilemiyordum. Bir türlü çekemiyordum fenerin ışığını adamın yüzünden. Keskin bir benzin kokusunun ortalığa yayılmaya başladığını duydum o sırada, hemen uzaklaştım oradan. Bir daha da yeniden gelebileceğini sanmıyordum; bir patlama korkusu yanında bir insanın cansız bedenine dokunmuş olmam da ürkütmüştü.

Ford’un koltuğuna oturduğumda başımın döndüğünü hissettim. Bir süre kıpırdamadan durup, sakinleşmeye çalıştım. Baş dönmem geçince ayağımın ağrısını duydum bu kez. El fenerini sağ bacağıma doğru tuttum. Önce ne gördüğümü pek anlayamadım, sonra birden endişelendim. Bacağım kan içindeydi. Çarpmayla öndeki iki koltuk arasından fırlayan konsolun metal çerçevesi yapmış olabilirdi. Parçalanmış kumaşı biraz daha açınca tam dizimin altından aşağıya doğru uzayan derin yarayı da gördüm. “Aman Allah’ım!” dedim içimden.

Oturduğum koltuğa iyice saldım kendimi. Bacağımdaki derin yırtığı ve akan kanı gördükten sonra ağrısı şiddetlenmiş, üşümem de artmıştı. Çok geçmeden de kan kaybından ölebileceğim korkusuna kapıldım. Yine de sakin olmaya karar verdim, olana yapacak bir şeyim yoktu, endişelenip durumumu daha da zorlaştırmamalıydım. Böyle düşününce rahatladım, kanamayı durdurmam gerektiğini düşündüm. Önce bunu yapmalıydım. Hemen tişörtümü çıkarttım üstümden. Yan koltukta duran montumu giyip, fermuarını boğazıma kadar çektim. Tişörtünün yakasını ortasından aşağıya doğru yırtıp birkaç parça yaptım. Kapıyı açıp bacaklarımı koltuktan dışarıya sarkıttım. Tişörtün parçalarından biriyle bacağımdaki yırtığın üstünde topaklanan kanı silmeye çalıştım, başım dönüp sersemleyecek kadar canım yanınca bıraktım. Beceremeyecektim. Bayılmak da istemiyordum. Elimdeki bezi ikiye katlayıp yaranın üstüne bastırdım. Çok canım yanıyordu, dişlerimi sıktım.

Üşüyordum. Bacaklarımı içeriye çekip, arabanın kapısını kapatmaya çalıştım ama olmadı, inerken kolayca açılan kapı şimdi kapanmıyordu. İndim. Bacağımın üstüne basamıyordum, arabaya tutunarak arkaya geçtim. Battaniye vardı, sarınır ısınırdım. Yiyecek bir şeyler de alsam iyi olacaktı. Bu düşünceyle bagaj kapısına el attım ama bütün zorlamalarıma karşın açamadım, uğraşmanın boşuna olduğunu anlayınca da vazgeçtim. Yeniden tutunarak geriye dönüp arabanın içine oturdum.

Hiç yağmur tanesi düşmüyordu artık ama ağaç dallarını ve çalılıkları rahat bırakmayan rüzgârı duyabiliyordum. Karanlık koyulaşmış, dağın dev karaltısı her yeri kaplamıştı. Yukarıya baktığımda gökyüzünü görebiliyordum, ay ve yıldızlar yoktu, ağır ağır birbirinin peşinden giden koyu renk bulutlar geçiyordu.

Arka koltuğa uzanıp, elimden attığım cep telefonunu arandım. Berbat bir durumdaydım, polis, jandarma, cankurtaran her neyse yardım edecek birilerine erişmeliydim. Zorlanarak da olsa buldum ama ne ses, ne ışık vardı telefonda. Ya elimden attığımda ya da Ford yoldan çıktığında bir şey olmuş olmalıydı. Pilini çıkartıp taktım, sağını solu yokladım, sim kartını sildim ama ne yaptıysam çalıştıramadım. Üzüldüm buna, ağlamaklı olup yeniden arka koltuğa attım.

Birden tuzağa düşmüş bir av olduğumu düşünmeye başlayınca kendimi daha da berbat hissettim. İyice saldım kendimi Ford’un koltuklarına. Üşümem titremeye dönüşmüştü. Bu daha da endişelendirdi. Gecenin bu saatinde buralardan birinin geçmesi gibi bir mucize olmazsa ya kan kaybından ölecektim ya da kan kokusuna gelen vahşî hayvanlar tarafından parçalanacaktım.

Böyle düşüncelerle uzun bir süre oyalandım, tam karamsarlığım dibe vuruyordu ki arkaya attığım telefonum ses verdi. Uyuşup, bir kütük parçası gibi olan bedenimi canım yanarak geriye çevirip telefonu buldum. Az önce ne yaptıysam çalıştıramadığım telefonun ekran ışığı birden canlanmış gibi yanıp sönüyordu. Kalbim hızla atmaya başlarken yeşil tuşa basıp kulağıma dayadım. Karımdı. Kaç yıl olmuştu ki sesini duyduğuma bu kadar çok sevinmemiştim.

“Kaza geçirdim!” derken sevinsem mi ağlasam mı karar verecek bir durumda değildim.

Saatler sonra, önce bir jandarma devriye arabası ardından cankurtaran geldi. Ford’un ön koltuğunda kendimden geçmiş bir durumda sessizce yatıyordum. Artık, gözlerimi açacak gücüm bile yoktu. Cankurtarana bindirilirken dağı aradı gözlerim. Bulutlar aralanmış, ay görünmüş, alacalı bir aydınlık onu bütün görkemliliği ile ortaya çıkarmıştı. Ona doğru bakıyor gibi dursam da aslında gözlerimin önünde canlanan az sonra “SON” yazacak olan bir sinema perdesiydi.

Hüseyin Akyüz
Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)