Son Dakika



Sunuş

Okunduğunda biten şiirden söz ederken kendini okurun yerinde ne kadar düşlerdi Dağlarca, kendini okuyan kendiyi.

Önemli olan ve hakikat şuydu, bunu bilmişti: Okunmak için yazılırdı, yazmak için okunurdu. Yazmak okumaktı ve tersi. Kendi üzerine kapanan, kendine doyan imgeden, küreden, doğa tümlüğünden (bir yanılgı) el alan büyük Dağlarca, dizgesini kurmuş, evren(ini) yapmıştı.

Dil mi şiiri taşırdı, şiir mi dili? Dünyalı ozanlar için yanıt bellidir. Dil şiiri taşır. Dağlarca’yı ayıran da bu: Onda şiir taşır dili.

Doğrusu ne peki? Evren bir mi, iki mi?

Dilden şiir yaparken eşsiz tatlarda, yenebilir bir varlık çıkarırdı ortalığa. Şiirden dil yaparken de öyle. Onda şiir, şiir değil, dil. Dil de, dil değil, şiir. Kuantum Mekaniği yazında örneklendirilecekse işte Dağlarca şiiri… Peki ya kök, ya başlangıç? Uzun yaşamında aralığı silmeye yazmıştır. Çift yönlü okur sezimiz bu yarıktan tüter durur.

Dağlarca şiirinin yırtılması gerekiyor bir yandan da. Dağlarca’ya gerekense, yani bizim ona borcumuzsa; varlığı ilk bakışta ayrımsanamayan göğü ya da sınırsız denizin gergin, ince kılcal yüzeyini yırtmak. (Truman Show, Peter Weir, 1998.) Kusursuzluk izleniminin giderilmesi, yani aslında Dağlarca şiirinin kendisinden kurtarılması. Okurlarının işi de, Dağlarca’nınki denli zor nereden baksanız. Bu şiirin sondan başa yeniden okunarak yazılması iyi olacak.

Bir ucundan, kendimce, yapabilecek miyim?

1.BÖLÜM

Havaya Çizilen Dünya (1935), Çocuk ve Allah (1940)

Açıklama: http://buyukkeyif.com/uploads/2013/08/DAGLARCA-FAZIL-HUSNU-FOTO-SABAH-624x827.jpg

Wikipedia’ dan Dağlarca maddesi şöyle:

Fazıl Hüsnü Dağlarca (d. 26 Ağustos 1914, İstanbul - ö. 15 Ekim 2008), ünlü Türk şairidir.

26 Ağustos 1914 yılında İstanbul'da doğmuştur. Süvari yarbayı Hasan Hüsnü Bey'in oğludur. İlköğrenimini Konya, Kayseri, Adana ve Kozan'da, ortaöğrenimini Tarsus ve Adana ortaokulundan sonra girdiği Kuleli Askeri Lisesi'nde 1933 yılında tamamladı. Aile, Ataç, Çağrı, Devrim, İnkılapçı Gençlik, Kültür Haftası, Türkçe, Türk Dili, Türk Yurdu, Varlık, Vatan, Yeditepe, Yücel, Yenilik, Yön gibi dergi ve gazetelerde şiirlerini yayımladı. 1935'te piyade subayı göreviyle Doğu ve Orta Anadolu'nun, Trakya'nın pek çok yerini dolaştı. Ordudaki hizmeti on beş yılı doldurunca, önyüzbaşı rütbesiyle askerlikten 1950'de ayrıldı. 1952-1960 yılları arasında çalışma bakanlığında iş müfettişi olarak İstanbul'da çalıştı. Buradan ayrıldıktan sonra İstanbul Aksaray'da Kitap Kitabevi’ni açtı ve yayıncılığa başladı. Ocak 1960-Temmuz 1964 yılları arasında dört yıl Türkçe isimli aylık dergiyi çıkardı. İlk yazısı 1927'de Yeni Adana gazetesinde yayınlanan bir hikâyedir, İstanbul dergisinde 1933'te çıkan "Yavaşlayan Ömür" adlı şiiriyle adını duyurmaya başladı. Varlık, Kültür Haftası, Yücel, Aile, İnkılâpçı Gençlik, Yeditepe ve Türk Dili Dergilerinde şiirleri çıktı. Bugüne kadar kendisine birçok ödül verilen şair 1967'de ABD'deki Milletlerarası Şiir Forumu tarafından "En iyi Türk Şairi" seçilmişti. Türk Dil Kurumu Yönetim Kurulu üyesiydi. Dil Devrimine ilişkin düşüncelerini Türk Dil Kurumu Koçaklaması'nda şöyle dile getirmiştir:

"Türk Dil Kurumunu kurarken Mustafa Kemal’in tek mutsuzluğu vardı Türkçeyi sevdiğini daha Türkçe söyleyememek kimilerinin şimdi tek mutluluğu var Türkçeyi sevdiklerini daha Osmanlıca söylemek...."

Toplumculuğunun temelinde insana ve insan hayatına saygı yatan Dağlarca, bu yüzden hiçbir edebî akım ve kişiden etkilenmeden kendi kozasını örer. Çok yazan ve üreten bir şair kimliğiyle, bağımsız kalarak hiçbir şairden etkilenmemiş, hiçbir akımın etkisinde kalmayarak şiirlerini yazmıştır. Onun sanat anlayışını şu cümlesi özetler: “Sanat eseri hem bir saat gibi içinde bulunduğumuz zamanı, hem de bir pusula gibi gidilmesi gereken yönü işaret etmelidir.”

Türkçeye bakışını ise "Türkçem, benim ses bayrağım" diyerek Türkçe Katında Yaşamak adlı şiirinde sergilemiştir.

"Türk şiirinin büyük şairi" olarak tanımlanan Dağlarca, 94 yaşında zatürre tedavisi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi. Şair Fazıl Hüsnü Dağlarca, bu yılın ilk aylarında yaptığı bir röportajda ölümünden sonra Kadıköy'de yaşadığı evin müze haline getirilmesini vasiyet etmişti. Evini Kadıköy Belediyesi'ne bağışlayan Dağlarca, Mühürdar Caddesi'ndeki evinde kendisini ziyaret eden Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk'e, evinin müzeye dönüştürülmesi için vasiyette bulunmuştu. 20 Ekim 2008'de Karacaahmet Mezarlığı’na defnedilmiştir.

Eserleri

Havaya Çizilen Dünya (1935)

?  Çocuk ve Allah (1940)

?  Daha (1943)

?  Çakırın Destanı (1945)

?  Taş Devri (1945)

?  Üç Şehitler Destanı (1949)

?  Toprak Ana (1950)

?  Aç Yazı (1951)

?  İstiklâl Savaşı-Samsun'dan Ankara'ya (1951)

?  İstiklâl Savaşı-İnönüler (1951)

?  Sivaslı Karınca (1951)

?  İstanbul- Fetih Destanı (1953)

?  Anıtkabir (1953)

?  Asu (1955)

?  Delice Böcek (1957)

?  Batı Acısı (1958)

?  Hoo'lar (1960)

?  Özgürlük Alanı (1960)

?  Cezayir Türküsü (1961)

?  Aylam (1962)

?  Türk Olmak (1963)

?  Yedi Memetler (1964)

?  Çanakkale Destanı (1965)

?  Dışardan Gazel (1965)

?  Kazmalama (1965)

?  Yeryağ (1965)

?  Vietnam Savaşımız (1966)

?  Açıl Susam Açıl (1967)

?  Kubilay Destanı (1968)

?  Haydi (1968)

?  19 Mayıs Destanı (1969)

?  Hiroşima (1970)

?  Malazgirt Ululaması (1971)

?  Kuş Ayak (1971)

?  Haliç (1972)

?  Kınalı Kuzu Ağıdı (1972)

?  Bağımsızlık Savaşı-Sakarya Kıyıları (1973)

?  Bağımsızlık Savaşı-30 Ağustos (1973)

?  Bağımsızlık Savaşı-İzmir Yollarında (1973)

?  Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1973)

?  Arka Üstü (1974)

?  Yeryüzü Çocukları (1974)

?  Yanık Çocuklar Koçaklaması (1976)

?  Horoz (1977)

?  Hollandalı Dörtlükler (1977)

?  Balinayla Mandalina (1977)

?  Yazıları Seven ayı (1978)

?  Göz Masalı (1979)

?  Yaramaz Sözcükler (1979)

?  Çukurova Koçaklaması (1979)

?  Şeker Yiyen Resimler (1980)

?  Cinoğlan (1981)

?  Hin ile Hincik (1981)

?  Güneş Doğduran (1981)

?  Çıplak (1981)

?  Yunus Emre'de Olmak (1981)

?  Nötron Bombası (1981)

?  Koşan Ayılar Ülkesi (1982)

?  Dişiboy (1985)

?  İlk Yapıtla 50 Yıl Sonrakiler (1985)

?  Takma Yaşamalar Çağı (1986)

?  Uzaklarla Giyinmek (1990)

?  Dildeki Bilgisayar (1992)

?  İçimdeki Şiir Hayvanı (2007)

?  Mustafa Kemal'in Kağnısı

?  Yavaşlayan Ömür

Ödülleri:

1946 Cumhuriyet Halk Partisi Şiir Yarışması Üçüncülük

1956 Yeditepe Şiir Armağanı

1958 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü

1966 Türkiye Milli Talebe Federasyonu Turhan Emeksiz Armağanı

1967 International Poetry Forum Yaşayan En İyi Türk Şairi (ABD)

1973 Arkın Çocuk Edebiyatı Üstün Onur Ödülü

1974 Struga 13. (XIII) Şiir Festivali Altın Çelenk Ödülü (Yugoslavya)

1974 Milliyet Sanat Dergisi Yılın Sanatçısı

1977 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü

 

Açıklama: http://www.iyikitap.net/upload_tmp_dir/26286Daglarca3.jpg

Dağlarca okuması büyük bir okuma kuşkusuz. Toplu okumam boyunca şiirimiz içerisinde durduğu yeri, şiirinin gereğini anlamaya, anlatmaya çalışacağım elimden geldiğince. Türkçe okumamın önemli, anlamlı bir aşaması gerçekleşecek. Yani kitap değil, şiir değil, dil (Türkçe) okumamın. Ardışmalı evrilme diyebileceğim kanonik akış içerisinde hangi zincirin, hangi halkasında yer aldı, görü(n/l)dü, kime, neye benzedi kendi ve şiiri? Acaba diye merak ediyorum bir yandan, Dağlarca üzerine kaç tane akademik tez yazıldı, yayınlandı? Bilmek isterdim.

Zaman içinde yayınlanma tarihine bağlı (zamandizinsel) okuma yapmak şiirin evrimini izlemek açısından yararlı. Yöntem açısından sorunum ise, şiirleri kümelemek, şiirin içindeki görünür/görünmez evrimsel/devrimsel atakları izleyebilmek ve kırılma noktalarına, kesintilere, sıçramalara (d)uyarlı bir bölümleme oluşturabilmek. Bunun için gereken önce tüm yapıtı okuyup notlar alarak sonrasında başlıkları oluşturmak. Ama diğer okumalarım da düşünülünce beni aşırı zorlayabilecek bir yöntem bu. Öte yandan, yazarın okuduğum her kitabı hakkında ayrı yazmamın (not düşmemin) da kendine göre sakıncaları var. Yineleme, tümü gözden yitirme, gözlemleri yasa (yargı, önerme) düzeyine yükseltememe, vb. Eğer genel okuma bittiğinde zaman bulup kitaplar için düşülmüş notları dizgeli olarak tümleyebilirsem doğru olacak. Yani bugüne değin toplu okumalarımda zamansızlıktan ötürü yapamadığım şeyi yapabilirsem… O zaman geriye kalan şey, şimdi ne yapabiliyorsam onu yapmak… Gerisi için de çok tasalanmamak.

***

Dağlarca şiiriyle yeni tanışıyor değilim. Dağlarca yaşamımın şiir bayrağı oldu usumun bir (/her) katında hep. Sanırım insanların Tanrıyla ilişkisine benziyor Dağlarca ile ilişkilerimiz. Yelpaze neredeyse 360 derece açılıyor.

1914 yılında doğduğuna göre ve ilk kitabı Havaya Çizilen Dünya 1935 yılında yayınlandığına göre, 21 yaşında gördü kendi kitabını. Eh, kitaba varana değin dergilerde şiir yayınladığını biliyoruz ve Askeri Lise ile göreve atanmasına (1935) değin geçen dönemde, demek 18-21 yaşları arasında kitap dolduracak ve yayınlatacak kadar şiiri yazmıştı.

Yanılmıyorsam bu cildin basımında birinci baskı dolayısıyla yaptığı söyleşisini açımlayan söyleşide Dağlarca ilk kitabının öyküsünü anlatıyor, babasıyla subay olma konusundaki çatışmasını: “Bana tek yol kalmıştı. Şiirlerimi sürdürmek, subay olacağım gün ilk yapıtımı yayımlamak.” Kendi anlatımına bakarsak şiir yazmaya dördüncü yaşında başlamıştır. (İnanırım.) İlk şiir çalışmalarında iki defter kullanırmış. Gördüklerinin şiirlerini kapsayan defter ve düşündüklerinin şiirini içereni… Kendi vurgulamasıyla istediği konuları işlemeye Üç Şehitler Destanı’yla (1949) başlar. (Kırılma noktası mı?)

İlk kitabından başlayarak karışıktan yalınlığa ilerleyen şiir tutumunu; “nerede sözcüğün karşı koymasını yenmişsem orada aydınlığa erişmişimdir,” diye açıklayan şair, daha üç yaşında Türkçenin, sözcüklerinde kendisine kırmızı ışıklarını yaktığını söylüyor: “Benim dilin eğitilmesi gerektiğini anlatan sözlerim, arınmış bir dil içindeki anlama varma çalışmasıdır denebilirse, dilin kendini soyutlamasıdır ya da somutlaması. Dildeki yabancı sözcüklerin, kuralların egemenliğinden kurtulmak, başka bir konudur sanırım.”

Ona göre “şiirin tanımı, o şiirdeki anlam yapıtaşlarının sesyapıtaşlarının düzenlenmesini anlatmaktır.” Dille oynamanın ise bir sınırı vardır: “Ozanlar, dillerinin geçmişini duyduğunca, yarının söylemelerine ulaşırlar. Oyunlarla kim bozarsa dilinin sağduyusunu, o bütün yönlere kapatılmış bir duyulmazlık içine düşer ancak. Sağırlık duyulmazlığı getirir böylece.” “Kimi şiir yazar. Öykü, roman, eleştiri yazar. Kimi budalalığını yazar,” demesi ne doğru bir saptama. Yahya Kemal hakkında söylediklerini çok doğru buluyorum: “ Anadilimize karşı direnmiştir.”

Son olarak iki alıntı daha:

“Yapıtlarımın ilki dışında hepsi bir bütünlük taşır. Bunlar belki de bilinçaltındaki kalıcılık isteğimdir. Yapıtlarımın hepsi bakışlarımdır benim. Onlarla görmek isterken, aynı zamanda görünürüm de. Görmek istediklerim, göründüklerimin bin katıdır.”

“İsterdim ki bütün yeryüzü varlıklarının hepsinde, birer dizeyle de olsa ‘bulunabileyim’, sürüp gidebileyim.”

***

Isınma turundan sonra artık Dağlarca’nın yapıtına usuldan girebilirim. Dağlarca’nın yapıtına girmek demek (nasıl, hangi biçimde girerseniz girin) bir suya girmektir. Su derken okyanus, büyük deniz, iç deniz, tuzlu/acı/tatlı göl, ırmak, dere suyunu düşünebiliriz. Su bize gelip sarıp sarmalamaz bedenimizi. Biz suyun içine dalarız boylu boyunca. Boğulmak olası, evren değiştirmek, hatta evrim geçirmek… Ne midir dediğim? Göze alın, almalısınız. Bu suya ya bırakırsınız varlığınızı olduğu gibi ya da geçer gidersiniz kıyısından. Çünkü sözcüklerle çatılmış bir ordugâhı (konuşluk) denetleyen (teftiş eden) generalden çok yalınkılıç, çıplak, dünya eşiğinde duran birine benziyoruz karşısında ve biliyoruz ki eşikten geçtiğimizde, varlığımızı bu suya daldırdığımızda tür değiştirecek, başka bir evrenin başka bir tür(lüs)ü, canlısı olacağız. Buna şiirle yıkanmak diyelim. Dünyanın ve dillerinin benzer şiirleri var, bunlara (var)oluş(um), varlaşma, belirme, ortaya çıkma şiirleri, epifaniler diyelim. Bir ek: Suya girdiğinizde neyle karşılaşacağınızı bilemezsiniz ama ıslanacağınız kesindir.

Dağlarca nasıl bir su... Yükseklerde, dağlar arasında bir krater gölünü, onun duru, tatlı, tanış olduğunca yaban(ıl), yâd suyunu düşleyelim. Sudur ama sanki su değil. Sanki kutlu bir arınma sunağı, sanki tinleşme akağı, sanki kendi içinden, kendine akan, duran su. Evrensel pınar. Aranan, hacı olunan, kutsayan dil yetkinliği, birikintisi. Söz(l/c)ük su. Sözcükler kar gibi yağıyor gölün üzerine. Doğa kendi sessizliği içre kendi. Bu ses(sizliğ)in içine dalmak için Alice gözükaralığı gerektiği açık. Cesareti…

Rilke için (Rastlantıya bak!) önsezilerimle örtüşen bir şey burada, karşımda duruyor. Solunan şiir katmanından söz etmiştim. Şiir eşlikçi bir hava katmanı ya da yağmur bulutu gibi ardı sıra seğirtiyor insanın. Şiirin ve onun seslenişinin önünde karşı(t)laşan biri (okur), şiire karşı kendini savunan, kendi kalmaya kararlı, azimli, dirençli biri değil, şiirin sisi, pusu, havası içine karışan, havaya (t)avlanan, kopan sürüklenen biriyiz. Bu hava bizi ıslatır, soluksuz bırakabilir, kavurabilir, görü(şü)müzü bulandırabilir, kör koyabilir, ayaklarımızı yerden kesip uçurabilir, adımızı unutturabilir. Şiirin evreni içerisinde bir öğeden, yapıtaşından ibaretiz şimdi. Parçasıyız.

Okudukça bu konuda düşüncelerim ilerleyecektir kuşkusuz. Rilke ile Dağlarca koşutlu bir okuma içerisinde benim üzerimden konuşacaklar.

***

Dağlarca Havaya Çizilen Dünya’yı bölüm başlıkları altında toplamış. İlk baskıda mı, sonradan mı bu düzenleme bilmiyorum. Bu başlıkların içerikle ilişki düzeyi az çok kestirilebiliyor ya başlıkların birbirleriyle ve bütünle ilişkisini kurmak zor. İlginç bir biçimde şiirlerden sızan ayrı ve genel bir dünya (şiir dünyası) var ve yapısal istiflenmeye, özelliklere oldukça bağlı olsa bile arkadaki soyut, yoğaltılmış şiir daha çok duyarlık iklimiyle ilgili. Yazarın ilk kitaplarını ilişkilendirip bu duyarlığın kaynağını, gerekçesini, yayılma/sızma/sıvanma niteliğini, belirtilerini, sapmalarını (patolojilerini), yazar beniyle ilişkilerini, sürekliliğini, başka şiirlerle bağını, vb. anlamaya çalışmalıyım. Dağlarca’nın daha ilk şiirlerinde uç veren saltık yalnızlık, özgünlük, benzersizlik, gurur, dili bir oyuncak olarak kucağında bulmalık türünden şiirsel hakikatini kavramalıyım. Daha birçok şeyi ve kendimi zamana bırakmaktan, korkmaktan daha iyisini beceremeyeceğimi şimdiden görüyorum ayan beyan. Dağlarca der demez karabasan gibi soru yağmuru, bulutu çöküyor üzerime. Ne yazacağımı bilmiyor, hem de iyi biliyorum.

Havaya Çizilen Dünya şiiri kitabın girişinde ayla, taç gibi duruyor. Tüm kitabı aydınlattığını söyleyebiliriz belki de. İzleyen bölüm adları ise şöyle: Kaybolmak Arzusu (31), Beni Unutacaklar (11), Hüvelbakî (4), Bir Çoban (7),Yavaşlayan Ömür (7), Ay Işığı (9), Şehir Geceleri (6), Çizgi Kâinat (9).

30’lu yıllarda genç Dağlarca’nın o güne değin yazılmış şiirle (özellikle Osmanlı-Türk şiiriyle) sıkı bir hesaplaşması olduğu belli. Yalnızca yazılı şiirle değil, sözlü gelenekle ve tüm yazınsal şiir geçmişinin dizemi, müziği, ölçüsü, uyağı, edası, duygusu tartışmasız bir yetkinlik, yeterlilikte içselleştirilmiş. (Ulusal devrimin olağanüstü ortamında) dil ile duygu arasındaki aralık kapatılmış, en büyük çelişkiyi aşma konusunda kararını vermiştir şair. Yani ilk dizesinden başlayarak ne yapacağını, yapması gerektiğini bilerek yola girmiş görünüyor. Yani nasıl görünüyor? İlk seçimi, ilk yokladığı şiir alanı nedir? Onunkisi Rilke gibi boşluğu yontarak varlığa bir alan açmak mı, tersi mi? Önce şu soru: Dağlarca’da boşluk (kavrayışı) var mı? Ya da dünya (varlık) ona nasıl, ne(re)siyle geliyor?

Önce sesle, şiiri kulaktan başlayarak, sesbirimlerle yazmayı deneyen, şiiri en başta sınayan şair bana öyle geliyor ki şiirinin en sonunda bile ses değerlerinden vazgeçmedi, sese sessizliğin değerlerini ekledi. Suskunluk, sessizlik kütleleri de şiir gamı üzerine seslerle (nota) birlikte yerleşti. Çünkü ölçü (hece), uyak bağımlısı (yine de çağcıl) şiir bukağılarından kurtulmasına karşın şiir ilerledikçe görünür somut, özdeksel ölçü yapıları yerlerini daha evrensel, dilin de ötesinde varlık içre görünmez, içsel ezgi, uyum yapılarına bırakmıştır. Bunu gözlemleyeceğiz Dağlarca okumamız boyunca.

Sorumuza dönersek, 20 yaş dolayında Dağlarca açılmak, yola koyulmak için kendine hangi denizleri, rüzgârları seçiyor. Somut tarihinin verileri elimde yok, girip çıktığı uzamlar, yönelten ilişkiler, kararlar, üstbağlamlar, duruşlar. Çocukluğu ve gençliği ulusal kurtuluş ve kuruluşun en ateşli çemberlerinden geçen şairin erken disipline giren yaşamı (Kuleli Askeri Lisesi) belki şiirine bağışlanmış bir olanaktı. (Rilke’nin yaşamöyküsüne bakınız.) Şiirine güvenli bir ada sağlamış olabilir. Öte yandan disiplin kavrayışı şair olma iradesiyle bir araya geldiğinde dünyayı algılama biçiminde bir sıçrama olduğunu düşünüyorum. Doğanın (dünyanın) kendisinde, disiplin, özgünlük, bir istemin uyumlu (armonik), ölçülü gerçekleşmesinden söz edebilir miyiz? Dirimi yöneten bir kurgu, zaman (saat) akışı var. Varlık, insan da içinde olmak üzere bu evrensel uyum içerisinde yer alıyor, düzenleniyor, yerleşiyor, ilişkileniyor, anlam ediniyor. (Dikkat! Termodinamiği, bozunumu, kaosu gözardı etmedik. Yasasızlığın yasası desek tuhaf kaçacak…) Bir kökensel titreşimden, salınımdan söz ediyoruz aslında ya da bunun sezgisinden. Genç Dağlarca yalıtılmışlık konumunda ve dış/iç yaşam disiplini, yinelemesel ve döngüsel varlık görüngülerine bağlı bir büyük dolayımın, çevrimin, burgacın önsezisiyleşimdi, burada matrisinin değişik, bildik algılarımızı zorlayan yeni bireşimlerine (determinant), usumuzun ve duygularımızın yapı içerisinde yeni yerleşim biçimlerine kapı aralıyor. Bu yeni düzenlemeler (Necatigil bunu biçimi içeriğe birebir taşıyarak örneklemişti) zamanı ve uzamı, bildiğin, tanıdığın (aşina) sınırlarından, yani alışkanlıklarımızdan öteleyip aşırtarak yaşadığımızı düzenleyen gündelik yaşam akış ve kesintilerini sorgulamış, tartışmış, uzama göre zamanı ilerletmiş oluyor ya da vice versa. İşte açılan bu aralıktan ya da uçurumdan (buna Heidegger’ce aralık, mesafe de diyebiliriz) yeni ve şiirsel bir zaman, uzam duygusu edinebiliyoruz. Hakikat gerçekten taşıyor ve algılamasak da, bizden bağımsız olarak varlık sürüyor. Biz kendi kentsel (uygarlığa bağlı) davranışımızı (gestus) bir imlemeye (notasyon) bağlamışız (tâbi tutmak). Bu imleme yaşama ilişkin bir karar, toplum örgütleme, siyaset yapma, erk kullanma biçimidir. Zaman ve uzam en uygun (!) biçimde bölümlenir, sınıflandırılır. Şiir (sanat) işte bunun için sapmadır. Aynı söylem, aynı im, ama başka yapı (dünya). Yalvaçlık, doğuştan taşıma böyle araya girebilir. Sezgi gelir, gün bitip gece başladıktan sonra tarlada buğday filizinin büyüyüp büyümediğini, bir çocuğun tanıma gelmez, düşsel salıncakta yüzergezer dünya resmini, aralıklardan varlığa sızan ve düzen veren tanrıyı (Allah) dillendirir. O güne değin tanımlanmamış, çoğu kez dışarıda bırakılmış kayan, görünüp yiten, yine de orada bir varlığı, şeyi imleyen imgeler (başka bir dağ, su, rüya, sükûn, çiçek, nasip vb.) dünyamızla ilişkisi kesinliğini yitirmiş bir yarı dünyaya taşır okuru. Başkasının (şiirin) dünyasında dolaşır gibiyiz. Öyle bir dünya ki zamanı ve uzamı bildiğimiz, tanımlamakta güçlük çekmediğimiz zaman ve uzam değil. Hem bir yandan onun süreği, anıştırıcısı, hem de bambaşka bir boyutta yeni bir zaman, uzam.

İlginç olan yerli, iyiden yerli (otokton) sözcüklerin bizi bu düşler dünyasına, belirsiz aralıklara, koridorlara taşıması. Daha az sözcüğe eğilim belirgindir. Sanırım son sözcüğün, herhangi bir sözcüğün ( örneğin su) kendisinden kurtulan ya da kalan anlamı şiirde doruğu oluşturabilir. Su dediğimizde tüm bilinen, desteli çağrışımlarından ayıklanmış, bilmenin, deneyin, algının koşullarından sıyrılmış, orada, ötede de süren, olan suyu düşünebildiğimizde az çok şiir ortaya çıkmış demektir. O su yalnızdır, algımızın dışında gece de akar, eşlikçisiz, Tanrısız ve uzak. Tanrı düşüncesi böylesi genel bağlama ilişkin düşünce olarak şiire yerleşiyor olmalı. Zorunlu, kaçınılmaz bağlam, esir, mayi.

İlk şiirlerin kaynağında yalnızlık tini ve bağıl kurgusu denli ergenlik kıvrantılarına dayalı suç(luluk) duygusu da baskın. İki duruş birbirini dengeleyemez ve giderek şiir günaha ve pişmanlığa gömülür. Masumiyet ve çocuk aydınlığı gecenin bir vakti kirlenir. Dünya (çocuk, cennet) aralıklardan sızan bir ayartmayla, suçla çökmekte, genç insan korkulu bir gerilim içine düşmektedir. Gerçekten usu, yüreği bölünmekte, varlığın sınırlarında son yargıya doğru hızla sürüklenmektedir. Cennetten kovulmak, kirlenmek ve zevk, günah ve arzu türünden çatışmalar şiirin eski, dingin ışıklı yüzeyinde yarı karanlık pütürlenmelere, dalgalanmalara neden olmaktadır. Şiiri ayakta yine de şiir olarak tutan şey kadim (eski) biçimler, ölçüler, dayatmalar, kalıplardır. Şiirin yapısal öğeleri, dengeleyicileri… Dağlarca’nın ilk kitaplarında görünür ölçü, uyak ısrarının nedeni (1930’larda yazmak, dayanılan şiir geleneği vb. tarihsel bağlam bir yana) günahın çözen, dağıtan, düzensiz, değersiz kılan kabarışına karşı kaleyi berkitmek, şiiri şiir olarak tutabilmek, savunmaktır. Böylesi koşullarda dramatik çatışmalardan, gök gürültülerinden, şimşeklerden oluşan bir şiir beklenirdi. Ya da zar altında dip, kılcal gerginliğin bilenmiş, keskin bıçak sırtı ışıltılarıyla çatılı bir şiir. Hayır, şiire, biçimine yansıyan böylesi bir dışavurumdan söz edemiyoruz. Çok derinlerde, utangaç, dip akıntısı biçiminde bilinçaltı bir ürkü, neredeyse dürtüsel bir ağrı beliriyor en çok. Esirgeyen, bağışlayan…

Sıradan sözcükleri ve onların gösterdiği nesneleri saran büyü önemli. Bir hava gibi ama nitelikleri olan bir hava gibi... Oylum, ısı, akışkanlık, yoğunluk, koku, renk vb. özellikleri var havanın. Sarmaladığı sözcükler boyut değiştiriyor ve yeni dünya aralığın, ayrığın, farkın dünyası. Aslında bir tür sayrılık, marazilik, sapma kuşkusuz. Bunun bildik yaşantılarımızdan daha iyi ya da kötü olduğunu söyleyemeyiz. Sonuçta iyi/kötü, bu sapmadan doğuyor ermiş ya da yalvaç (ya da şair). Şiirlerini Dağlarca’nın, iyicil (Z. O. Saba denli değil) ya da kötücül (inceden pişmanlık) kılan hava okurlarının ve dolayısıyla dışarıdaki yurttaşların (şiirin yurttaşı olmayanların) tüm sağlam kanıtlarını, dayanaklarını sarsalıyor. Yoğun, kıvamlı sıvı yükseliyor ve bizi de dalgaları, kolları arasına alıp sarıp kucaklayıp (Bkz. İbrahim Yıldırım) yüzergezerleştiriyor. Nesneler bulaşık, havayla suyla sıvalı düşülkesinde (orada, başka yerde) yeniden ilişkileniyorlar. Tansıktan söz etmenin tam sırasıdır. (Etmeyeceğim.) Belki sinesteziden… (İleride.)

Sürecin doruk yaptığı yapıt Çocuk ve Allah (1940) kuşkusuz. Arkasından gelen Daha bir bakıma evreni yeniden yalınlaştırma, çentikleme, sağlamasını yapma girişimi. Günâhla da hesaplaşılmış, sınavdan ya da eşikten geçilmiş, dünyayı bir de böyle dökümleme girişimi. Ama oraya geçmeden ikinci büyük ve Türk şiirinin başyapıtlarından biri olanÇocuk ve Allah’ı kavramam gerekiyor. Olanaksız bir tasarı daha başından... Bana öyle geliyor ki Dağlarca için bile bu (kavrama) olanaksızdır. Çünkü Dağlarca’nın şiiri o anda kendisinin durduğu yerle ve onun soluk alıp verişiyle ilgili, doğaçlama (?) bir şiirdir. Tüm sıkı yapısına karşın içedoğmuş, dışavuran, dökülen bir şiir. Böyle olduğu için ele avuca gelmesi zor, hep elden kaçırılacak bir şiir. Yani zamanların, uzamların üstünde bir şiir… Yakalanmayan, uçan, yorulmak nedir bilmeyen bir tanımdışılık.

Başlıktaki çocuk ve Allah sözcükleri kendi başlarına zengin çağrışımlarıyla yeterince yıldırıcı iken ilişkilendirilmeleri bir sorunsal bağlam (paradigma) oluşturuyor. Okur, çocuğun ve Allahın nelerinin eşleştirildiğini ya da dışarıda bırakıldığını kendine göre biçimlendiriyor. En doğrusundan söz etmek çok zor... Bu iki varlığın özsel yakınlığına vurgu yapılıyor da olabilir. Bu ikisi birbirine karşı duran iki varlık da olabilir, karşıtlaşan varlıklar olmasalar da. İçkin kavramlar belki. Öte yandan çocuk Allah’ın gözünden dünyaya bakıyor olabilir mi? Allah tüm varlığın tanığı gibi duruyor, henüz suçlamayan bir tanığı. Çocuk başlangıçta onunla bir ve özdeşken bir süre sonra yolu ayrılıyor. Yuvadan zorunlu ayrılığa verilen tinsel tepki biçimlerinin sözcüklerle dışavurumu oluyor o zaman şiir. Doğru. Çocuğun uyumlu, bütün, özdeş dünya algısı çatladıktan sonra (Bkz. Lacan) sımsıkı o eski dünyaya (altın çağ) tutunma ve ululama ile (aslında daha çok tanımsız bir özleme) bırakılmışlık, suçluluk, yalnızlık ve altında ya da üstünde seyreden koşutlu arzulama, isteme, hazlanma duyguları arasında yalpalayan bir şiir. Geçmişe ilişkin sahiplik duygusu ve doygunluğu bir yanda, yitiklik (kayıp) ezinci öte yanda. Genç şair bu duygular arasında kararını güçlendirecek bilgi ve donanımdan yoksun olduğu için dilsel bir çocuksuluk (naiflik) ağına takılması kaçınılmaz oluyor. İyi de oluyor çünkü Türkçe şiire özgün bir duyarlık taşınmış oluyor, üstelik bir daha da yinelenemeyecek bir duyarlık.

İnsanlar ergenlik dönemi arkasından hızla olgunlaşıp sertleşir, yetişkinlik konumuna geçer, yeni, baskın rolleri üstlenirler. Bu olgunlaşma, gelişme sürecine birebir uyum sağla(ya)mamaktan doğabilecek sonuçları anlamak gerekir belki de Dağlarca şiiri için. Çocuğun uzak, bambaşka düzgülere dayalı belirsizlikler dünyası geride anılaşır, yeni katı, biçimsel, öngörülü geçerlilikler dünyası çocukluğu yadsır. Üçüncüler beklenilen tepkiyi vermek yerine çocukluğu sürdürekorlar. Şair yaşı ilerlese de yiten şeyin canlı anısını koruyabilmiştir. Dediğim özel ortamlar bunu olanaklı kılmış olmalı. Bu aşamada konu, çocukluk düzgülerinin yetişkin dünyasının düzgüleriyle yine de geçerli olabilecek biçimde kümelenmesi ve kümeden her iki dünyayı anıştıracak, iki dünya da olmayan, iki dünya dışı aralıklarda gezen yeni bir dilin (anlatımın) çıkabilmesiyle ilgili. Öyle bir dil ki kendini katı dünyalara geçerli bir anlatım olarak kabul ettirebilsin, onun açıklıklarından sızıp buradalığımızı zıpkınlayabilsin. Dağlarca’nın yumuşak, özlemli, yaslı, çokyüzlü çağrışımlara yatkın dili bu süren şeyin şiiridir sonuç olarak. Ama Haiku davranışı (jest) da taşıyan bir dil. Belirtisi duruluk, saydamlıktır. Her anda saptanan görüntü tansıksı, beklenmedik, birdendir.

Tüm bu varsayımlar okuma boyunca zaman içinde geliştirilecek ya da gündemsizleşecek girişimler, önermelerdir. Bunu da belirterek dildeki çokyüzlülüğe (Çokseslilik diyebilir miyim?) vurgu yapmak isterim bir kez daha. Ölçün dışı iki dünyadan, çocuğun ve Allah’ın dünyasından nitem (sıfat) alan, iki dünyadan düzgülenen ya da şifrelenen özgün şiir dünyası metinlerde odağı silerek ya da odağı sınırsızca genişleterek, sonsuz(luk)dan içe, dile düşen, inen bir çevrimle biçimlenerek, okurda, Allah’ın (sonsuzluğun) şiire girdiği, ona soluk (tin, can) verdiği izlenimi yaratmakta, eski kalıplarla gelen imgelere bile sıradışılık, özgünlük, bir ikilik özelliği eklemektedir. İmge kendi asal değerlerinin yanı sıra iki dünyadan beslenmekte, iki yöne özlemli uzanmakta, arafta açığa çıkmaktadır. Yeni sorum da şu: Bu aralıktan bulanık, belirsiz imge umulurken neden Dağlarca imgesi duru (berrak), özdeksiz, ağırlıksızdır. Sonsuzluk (Tanrı, Allah) duygusunu şiire aktarmayı sağlayan teknik nedir, şair bunu nasıl, neden uygulamıştır?

Soruya zaman içerisinde yanıt vermeyi deneyeceğim. Ama Rilke’yle (Saatler Kitabı, 1899-1900) soru çerçevesinde bir karşılaştırma kaçınılmaz. İki büyük ozanın Tanrı’yla ilişkilerini doğru tanımlamak gerekiyor. Tanrı’yla (Allah) ilişkili olmanın dışında pek benzerlik olmadığı söylenebilir, kavram şiirin kaynağında duruyor olsa da. Rilke’nin Tanrısı dolduran ve dolan, sanatçıyla beliren, ortaya çıkan bir varlık, anlam bağışı. Küçük yaradılışlardan varılan büyük yaradılış ve kuşkusuz aynı zamanda tersi. Rilke’nin sorunu, adını koyarken; şair mi, Tanrı mı, demek. Buna karşılık Dağlarca’nın Allah’ı kirlenmenin öncesinde ya da sonrasında duran saflık, başvuru, idea. Çocuğun üzerinden herkesin içinden başlayan, yola çıkan ve kısa sürede terk eden, bilincimizin sınırlarında, uzak, belirsiz kıyılarında, ufukta gezinen varlık (duygu). Varlığının ortaya çıkışı yarılan bilinçle, çocukluktan çıkışla ilgili. Çocukların ve ölülerin Allah’ı yok. Şimdi bir Rilke alıntısı: “und manchmal war bei einem Kinde/ein grosses Stück von deinem Sinn.” (ve bazan vardı bir çocukta/büyük bir parça manandan senin.) [Bkz. Yüksel Pazarkaya, Reiner Maria Rilke, 2012, İstanbul, s.43.]

Bana göre şairin dünyamıza iki dünyadan yaptığı çift yönlü çıkarmadır. Bu aktarım özgül tekniği kaçınılmaz kılmıştır ama yetmezdi. Okurun teselli arayışı tekniği tümlemektedir, diyorum ben. Buna Dağlarca üzerine tezlerden biri diyebilirim. Okur, dünyasından tümüyle sürgüne yollayamadığı öteki, bastırılmış, işlevsizleştirilmiş ama bilinçle ya da bilinçdışı anımsadığı dünyalara Dağlarca imgeleriyle yakınlaşmakta, kendi iptallerini devreye almaktadır. Şiire, tekniğe okurun katkısıdır bu. Şiirlerin okuru kendi yabanlıklarını giyip imgelere dağılmakta, katılmakta, ona kendi tansımalarını katmaktadır. Yazarın tiniyle okurun tini binişmekte, kesişim alanı çocuk ve Allah olarak belirmektedir. Bir bakıma yok-kümeden ya da sınırsız kümelerin sınırsız kesişim alanından söz etmiş oluyoruz.

Öyleyse belki notları kesmenin de yeri sırası, çok ileri gitmeden. Giriştir, ilk yoklamadır bunun adı. Bu gençlik dönemi şiirlerine kim bilir daha kaç kez döneceğim, dönmek zorundayım zaten. Şiir hakkında yazılabilecek, buraya değin yazdıklarımı geçersizleştirecek üstelik, en iyi şeyi yapmak, birkaç şiir örneği aktarmakla mı yetinmeliydim yoksa? Ama daha önce ileride geliştirilmek üzere birkaç dipnotu düşmeden olmayacak:

‘Nasip’ kavramı ve imgesinin yeri, yazgıyla ya da armağan, vb. ile ilişkisi anlaşılmalı.

Yahya Kemal’in poetik duruşu ile Dağlarca’nınki özenle ayrıştırılmalı. Yahya Kemal (aruz) ya da ardılı Tanpınar (hece) şiirinden onunkini, görünür benzerliklerine karşın, ayıran şey nedir? Yer yer açık Yahya Kemal yapı etkileri taşımakla birlikte Dağlarca’nın neredeyse saltıklaştırılmış bireyine (özne) karşın, Yahya Kemal’de daha alanlara seslenen, epik hazcı (hedonist), hatta divan geleneklerinden el alan bir anonim ben sözkonusu. (Bu konu özellikle geliştirilecek.)

Çocuğun Allahsızlığı izleği (çünkü kendisi Allah) kalıcı, hep savunulmuş bir izlek mi?

Fiilsiz Dünya’da (Çocuk ve Allah, 32) şöyle iki dize var: “Her şey Allah kadar mevcut ve hareketsiz/Her şey namevcut!”

Gece Gökleri’nden (Çocuk ve Allah, 37): “Bir sessizlik parıltısı içinde/Kainat en güzel hatıradan!”

Anneden, çocukluğundan kopan çocuk geceyi keşfeder. Kimi şiirlerde ormanların, ağaçların, kuşların geceleri nerede olduklarını sorar Dağlarca. Nur. Nedamete evrilir. (Gündüz, Çocuk ve Allah, 55)

Gece Yarısı’ndan (Çocuk ve Allah, 56): “Rabbim bırakma beni korkuyorum/ki bütün azalarım yaşamakta.”

Fidan’dan (Çocuk ve Allah, 212): “Arzular Allah’a karşı,/Çocuk avuçlarından beyaz.”

***

Açıklama: http://www.turkishculture.org/showpic.php? data-cke-saved-src=images/image_all/Literature/literature/fazil_husnu_daglarca(1).jpg src=images/image_all/Literature/literature/fazil_husnu_daglarca(1).jpg

Havaya Çizilen Dünya

Yalnızlık sabahların yaşadığı yalnızlık;

Suların içindeki ışıklar kadar ılık.

Hüzün, o mısralardan dudakta kalan hüzün;

İkindi üstlerinde aydınlığı gündüzün.

Uykular, ilk gençliğin gündüz gibi uykusu,

Vücudun balık olup içinde yüzdüğü su.

Sessizlik geceleyin yolcusuz sokaklarda;

Sükûn dalgalarının ortasındaki ada.

Ruha uzak bir şehir içinden geçen rüzgâr,

Ayrılıktan önceler, ayrılıktan sonralar.

Müzelerde o ölü zaman, o gölgesizlik,

Yüze değen eskilik, sonsuzluk, kimsesizlik.

O kadar siliktir ki bir bayram günü şiir,

Uyurken akla gelen son hayaller gibidir.

Hayatın oyundaki sükûna değen sesi;

Çocuklukta her yeni sınıfın ilk dersi.

Müzikten sonra içi dinlemek uzun uzun:

Bir resimdeki davet, bir heykeldeki sükûn.

Öyle sevgililer ki bir kere görülmüştür,

Hatıraları ömrün gecelerince yürür.

Duyulan sılasıyla sezilen o beldeler,

Geçer yelkenler gibi enginden birer birer.

Dudakların habersiz söylendiği şarkılar:

Vücudun ağaçlardan önce duyduğu bahar.

Çiziyorum havaya dünyamı bir çiçekle

Ve hayran bakıyorum bu rüya gibi şekle.

(Havaya Çizilen Dünya, 935, s.26)

*

Her Şeyin Sustuğu Yer

Hani bazen zaman kaybolur en kalabalık yerlerde bile

Kalır bir ancık kendi varlığının dışında herkes ölmüş gibi;

Şeytan geçti, der birisi, değişmiş sesiyle.

Ah ben o büyük yalnızlıkların garibi,

Ah ben isterim hayatım dünyalarca silinsin,

O her şeyin sustuğu, Tanrı’nın bile yaşamadığı sessizlikler için.

(Havaya Çizilen Dünya, 935, s.40)

 

*

Bu Eller miydi

Bu eller miydi masallar arasından

Rüyalara uzattığım bu eller miydi.

Arzu dolu, yaşamak dolu,

Bu eller miydi resimleri tutarken uyuyan.

Bilyaların aydınlık dünyacıkları

Bu eller miydi hayatı o dünyaların.

Altın bir oyun gibi eserdi

Altın tüylerinden mevsimin rüzgârı.

Topraktan evler yapan bu eller miydi

Ki şimdi değmekte toprak olan evlere.

El işi vazifelerin önünde

Tırnaklarını yiyerek düşünmek ne iydi.

Kaybolmuş, o çizgilerden

Falcının saadet dedikleri.

O köylü çakısının kestiği yer

Söğüt dallarından düdük yaparken…

Bu eller miydi kesen mavi serçeyi

Birkaç damla kan ki zafer ve kahramanlık.

Yorganın altına saklanarak,

Bu eller miydi sevmeyen geceyi.

Ayrılmış sevgili oyuncaklardan

Kırmış küçük şişelerini.

Ve her şeyden ve her şeyden sonra

Bu eller miydi Allah’a açılan!

(Çocuk ve Allah, s.12)

*

Ablamla Aramızda

Ablacığım, nerede o günler

Yeşil erik yerdik sadece.

Dersleri çabuk bitirip

Tahrir yazardık her gece.

Artık kemanını bazan çalıyorsun,

Çocuklarından vakit kalmaz.

Yazık amma itiraf edeceğim

Seni seviyorum daha az.

(Çocuk ve Allah, s.15)

*

Ağır Hasta

Üfleme bana anneciğim korkuyorum,

Dua edip edip, geceleri.

Hastayım ama ne kadar güzel

Gidiyor yüzer gibi, vücudumun bir yeri.

Niçin böyle örtmüşler üstümü

Çok muntazam, ki bana hüzün verir.

Ağarırken uzak rüzgârlar içinde

Oyuncaklar gibi şehir.

Gözlerim örtük fakat yüzümle görüyorum

Ağlıyorsun, nur gibi.

Beraber duyuyoruz yavaş ve tenha

Duvardaki resimlerle, nasibi.

Anneciğim, büyüyorum ben şimdi,

Büyüyor göllerde kamış.

Fakat değnekten atım nerde

Kardeşim su versin ona, susamış.

(Çocuk ve Allah, s.16)

*

Çocuklar Korkunç Allahım

Çocuklar korkunç, Allahım;

Elleri, yüzleri, saçları.

Uyurlar bütün gece

Yok sana ihtiyaçları.

Çocuklar korkunç, Allahım,

Bebek yaparlar haçları.

Aşina değiller hatıramıza

Severken aynı ağaçları

(Çocuk ve Allah, s.26)

*

Sessizlik

Güller gibi duran eşya

Eşyada yaşayan diyar.

Ortalıkta bir yalnızlık,

Birisi kaybolmuş kadar.

Bir aynadan geçmiş sanki

Rüya gibi esen rüzgâr.

Beyaz bir fanus içinde

Yüzen ve yüzen balıklar!

(Çocuk ve Allah, s.35)

*

Hayret

Nasıl dönerler Allahım evlerine,

Ne götürürler, avuçlarında, günden.

Vaktaki sular karardı ötelerde

Nasıl geçer lahzalar yaşamamın üstünden.

Nasıl örterler Allahım kapılarını

Neler bırakırlar dışarda.

Ki başlar daima geceleyin

Nasıl bir hayat, sokaklarda.

Nasıl yakarlar Allahım lambaları her gece,

Nedir ellerin o büyük sabrı.

Karanlıklar içinde bırakmak

Ve seyretmek hatıraları.

Nasıl okurlar Allahım kitaplarını

Hiçbir şey düşünmeden,

Çiçekler severken toprağını

Yıldızlar titrerken.

Ve nasıl gelir Allah’ın uykuları,

Sırları devreden oluklar.

Arzu ve nedamet dolu

Nasıl uzakta, çocuklar.

(Çocuk ve Allah, s.72)

*

Rahatlık

Sen büyüdüğün vakit çocuğum,

Yine çiçekler açacak dallarda.

Dallarda açan çiçekler gibi,

Yine çocuklar uyuyacak masallarda.

Sen büyüdüğün vakit çocuğum,

Yine uykular havuzda dibe gidecek.

Havuzlarda kaybolan uykular gibi,

Yine çocuklar mektebe gidecek.

Sen büyüdüğün vakit çocuğum,

Yine göklerden mavi gölgeler inecek yere.

Toprağı nurlandıran mavi gölgeler gibi,

Yine çocuklar gülümseyecek, askerlere.

Sen büyüdüğün vakit çocuğum,

Yine meltemler geçecek denizlerden.

Denizlerden geçen meltemler gibi,

Yine çocuklar olacak, rahatlık veren.

(Çocuk ve Allah, s.90)

*

Nasihat

Senin saçların varsa altın gibi,
Benim de vardı eskiden.
Çocuğum uyuma geceleri
Saçlarındır karanlıklarda giden.

Senin ellerin varsa nur dolu,
Benim de vardı uzaklarda.
Seyret geceleri çocuğum
Ki nur dolu başaklarda.

Senin kirpiklerin varsa rüyadan,
Benim de vardı uyku gibi.
Yum gözlerini geceleri çocuğum
Ki rüyalar bırakmaktadır kalbi.

Ve senin duaların varsa,
Benim de vardı,
Çocuğum geceleri dua et
İnsan uzaklaşabilir Allah'tan.

(Çocuk ve Allah, s.94)

*

Çayır

Neden geçersiniz kapımdan,

Siz Allah’ın vakitleri.

Gecelerin sonsuz karanlığında,

Neden kuşlar uçuyor, ruhumdan.

Ve neden daima gerilerde,

Semaların ve hayatın en güzel yeri.

Ve neden Venüs’ü kaybettik,

En güzel mermerde.

Uykular aydınlık nur gibi,

Neden, sularda mavilik.

Topraklar ve şarkılar geçmiş;

Neden bulamadık nasibi?

Neden akıl ermez gecelere,

Yıldızlar silinir, neden.

Çocuklar, ey tanıdıklarım,

Neden aşka ve zafere?

(Çocuk ve Allah, s.106)

*

Rahatlık

Var Allah'ım bir şey var bu toprakta

Ağaçlar büyür ansızın.

Bitmez tükenmez sular çıkıyor

Ki kalbe lahzalar taşımakta.

Ki nasip bulur herkes bir başakta

Geliyor çılgın atların nal sesleri.

Ruha garip arzular veren

Garip dağlar ki uzakta.

Çiçekler ki her sabah uyanmakta

Kalbin ve vaktin şaşmaz cihetleri.

Parıldar sonsuz mevsim,

Rüzgârlarla yaşayan yaprakta.

Büyük memleketler ki şafakta

Dünyanın başka hayatlarından.

Fethin denizler kadar isabetli,

Dolaşır, hatırlar bayrakta.

Çiftçiler durmadan ne aramakta

Ve uykular ve yaşamak ve sevmek.

Çocuklar niçin daima düşer?

Var Allah'ım, bir şey var bu toprakta.

(Çocuk ve Allah, s.110)

*

Çocukların Askerlik Oyunu

Tüfek başına, askerlerim,

Garip bir düşman var elbette.

Muhterem ağaçlar perişan oldu:

Altın yapraklar dökülmekte.

Tüfek başına, askerlerim

Karanlıklar indi, neden.

Kırk haramilerden hazineyi, alalım, gecikmeden.

Tüfek başına, askerlerim

Kirpiklerimizde geceler tadı.

Yükseldi güneş, uçuştu kuşlar,

İhtiyar adam kımıldanmadı.

(Çocuk ve Allah, s.114)

*

Allah’a ve Bize Dair

Allah ne kadar büyüktür,

Ekinlere güneş verir çocuğum.

Beni mavi sabahlara devreder,

Mavi güller gibi uykum. 

Allah ne kadar büyüktür,

Kuşlar gönderir dallarımıza.

Karanlıklar kalbe dolduğu vakit,

Nasibi terk ederiz bir yıldıza. 

Allah ne kadar büyüktür,

Yol verir gemimize denizler üstünden.

Garip sonsuzluklar duyarız

Sular akarken, bulutlar yürürken. 

Ve Allah ne kadar büyüktür çocuğum,

Şükrolsun ruhumuz şimdi.

Nihayetsiz asırları içinde

Bizi tesadüf ettirdi.

(Çocuk ve Allah, s.124)

*

Bir Ülke

Bir ülkeyi arıyorum.

Düşünceden geçen ıtır.

Bir ülke ki sükûn mavi

Bir gül gibi açacaktır.

O mavimsi zamansızlık,

O mavimsi akan asır.

Bir ülkedir ki Allah’ı

İnsanı, yalnız bırakır.

(Çocuk ve Allah, s.129)

*

Heykel

Seni resmedeceğim taşa ve mermere,

Ve geceler içinde, ağlayarak,

Karanlıklarda ziyaret edenleri,

Bir günah gibi çarpacak.

Düşünebildiğim – kadar kör,

Sevebildiğim – kadar kahpe.

Ölüm sırrıyla uzaktan,

Sirayet eder kalbe.

Kırmızı güllerle çevrilmiş,

Islak ve beyaz.

Göklerin yavaşlığı gibi mahzun,

Ve anlamaz.

Seni resmedeceğim ağaçlar arasından,

Evliyalar ve sularda yalnızlık.

Biraz aşikâr Allah’a,

Biraz kırık.

(Çocuk ve Allah, s.154)

*

Devam Eden

Çeşmeler ki rahatsızlık verir kalbe,

Gece yarısı, geçen arabalar gibi.

Meçhul bir çocuk yastıkta yer değiştirir

Ve bir serinlik duyar hayatın nasibi.

Harap şehirleri çeviren çirkin dağlar,

Varlığın talihine iştirak etmek.

Ve bilinmez serçeler ki bahçeme kondurur,

İçim onları uzaktan severek.

Yüzüme değdikçe bazı bazı,

Beni dehşetle titretir elim.

Komşularım ki gündüzleri işe gider,

Gece ne yaparlar ah bilmek isterim.

Uyku içinde bir göl ki yalnızca rüya,

Neden sonra yaşamak.

Dallar nedametle eğildi yerlere,

Kalmadı topraktan başka inanacak.

(Çocuk ve Allah, s.200)

*

Hareketsiz

Uykular mı canlanır uzaklardan

Hayır onlardan daha sonra.

Çirkin kuşlar mı nasibi arayan

Hayır hava sallanmıyor.

Ormanlar mı dehşetle susan

Hayır mevsimlerden habersiz.

Ey Allahım sezilmez vakitlerinde,

Hastalar mı kımıldar uzaklardan.

(Çocuk ve Allah, s.249)

2.BÖLÜM

Daha (1943), Çakır’ın Destanı (1945), Taş Devri (1945)

Başka bir düzeyde ise bu kaynakların çevrime sokulması tartışmalı geliyor bana. Gerçekten birebir, somut tanıklığı şiirin tümü için (diyelim) bir açkı olarak kullanabilir miyim çekincesiz? Şairin (Dağlarca hakkında yazdığıma göre ‘ozanın’) kendisi hakkında sözüne, söz konusu olan şiir(i i)se özellikle güvenme(melisin), diye bir ilke kurmuşum içimde. Haklı ya da haksız olduğumu söyleyemem. Hele de durma yumurtlayan, yumurtladıktan sonra da dönüp, bu benden mi çıktı diye bakan, bununla da yetinmeyip herkesi kendi yumurtasına ağzı açık bakmaya zorlayan bir yaklaşım neden irkilticidir benim için, bunu da ayrıca anlamam gerek. Beni tedirgin eden kuşkusuz odakçıllık (Tanrıcılık) olsa gerek. Şiiri böyle mi anlamalı; saçılma değil, yoğunlaşma kuramı olarak. Kilitlenen, kara maddeye gömülen, birleşen bir şiir anlayışıyla ayrıca okur olarak hesaplaşmam kaçınılmaz bu gidişle. Şiir konuşur mu? Bu konuda Cemal Süreya bir şey söylemiş olabilir mi? Şaka bir yana yapısöküm, (t/c)insöküm ya da mitkırımı, büyülenme karşıtı (anti-fan diyeyim) bir yordam, belki, Dağlarca gibisine daha iyi bir giriş olabilir. Yaşamımız boyunca davranışlarımız, sözlerimiz vb. gerçekten bağlamsal, sözün özü yerlemseldir. Gerçi her bağlamsal an geçmiş ve geleceğin yakın, uzak bağlamlarından eteklenir. Yine de anmak, anlatmak, yorumlamak, eleştirmek türünden tasarı, özgün anı yerinden bir ikinci kez daha oynatır. Üstelik geçmişsiz geleceksiz (yad) bir bağlamsızlaştırma anlamına gelir bu. Hiç ekleme yapılmasa, nesnel bir kayıt yapılsa da (ki kuşkum yok aşağıdaki kaynaklar için) başka zamanların, uzamların gözüyle yeniden bakılmaktadır oradaki (yerel) söze.

Belki yeri gelmişken güzel söz düşkünlüğümüze, aforizmatik deyişe değinmeliyim. Birini tanıyacaksan sözünün aylasına bakacaksın. Sözünü kırpıp cımbızlayıp çekersen, hatta o kişi her kimse, kendi sözüne böyle yeltenirse, tut kelin perçeminden. Oradan şamata, allı pullu yalancıktan bir gökyüzü, yaldız çıkar. Bunu yapan insanın kendi de olsa indirgemiş olur sözü yalıtılmışı. Hiç sevmem ve tutmam usumda, belleğimde. Hatta içimden direnir, sözün boşluğuna, ardına bakarım bir şey görür müyüm acaba diye. Zordur arkada, boşlukta bile, görmek.

Buraya değin yaptığım yönteme girişti.

Benim Dağlarca araştırmam (‘Bir Köpeğin Araştırmaları’) mityıkıcılığı üzerinden seyredecektir. Bu çaba okumamı kırabilir ve mit (Dağlarca) orada sapa sağlam, belki daha yüceleşmiş olarak kalabilir. Kusursuzluk yalnızca başkalarında kırılmaz. Put kıran en son kendini kırmadıkça kandırandır.

Daha’da (1943) ne yaptı Dağlarca? 1991’de şöyle diyor: “Yapıtlarımız basamaklara benzer. Kendimize inerlerken bir yükselmeyi yaşarlar. Bu yükselmenin adını koyabilirim: Evreni, evrendekilerin hepsini; hayvan, insan, bitki ayırt etmeden yaşamak.” (Dağlarca’dan aktaran Arpa, s.45) Bundan önce iki kitabı yayınlandı: Havaya Çizilen Dünya ile Çocuk ve Allah. İlk kitabı dışında yapıtlarının tümünün bütünlük taşıdığını söylemiş Ertan Mısırlı’ya: “Yapıtlarımın ilk dışında hepsi bütünlük taşır. Bunlar belki de bilinçaltımdaki kalıcılık isteğimdir. Yapıtlarımın hepsi bakışlarımdır benim. Onlarla görmek isterken, görünürüm de. Görmek isteklerim göründüklerimin bin katıdır.” (Dağlarca’dan aktaran Mısırlı, s.40) Aslında anlaşılıyor ki tüm yapıtlarıyla tek yapıtın peşine düşmüş, evrenseli düşlemiş, yan(k/s)ılamış… İzleksel (tematik) bir (tek) şiir yazmış… Şöyle bir şey canlanıyor gözümde. Kafasında karanlık bir evren tasarı (proje) var. Orasına burasına yıldız, gökada, samanyolu, kara delik vb. yerleştirip evrenin yapıttan yapıta haritasını çiziyor. Kafanın içindeki önsel (a priori) evren Dağlarca yazdıkça dışarıda adım adım somutlaşıyor, beliriyor. Ya da bir ezgi, beste var. Uzamın, zamanın içinden kopuk kopuk sesleri, notaları ortaya yapıtlar biçiminde dökülüyor. Ezgi, müzik kafanın içinde… Bizse yalıtık tek tük notaları işitiyoruz ve ezgiyi bu tek imlerden tümlüyoruz kendi anlağımız içinde. İşte bu Dağlarca mitlerinden biri olabilir, eksiltilmesi gereken: Şiiri doğuştan hazır geldi. Bunu kabul edemem. Sorum şu. Gerçekten şiir, kafasının içinde, çok önceden bitmiş bir ezgi ya da evren olarak biçimlenmiş miydi? Evrimin dışında mıydı? Böyle bir şey olabilir mi? Olamayacağına göre gizli, görünmez şiir evrimini çıkarmaktı boynumuzun borcu. Onun şiir serüveninin diğer Türkçe yazan ozanlardan ayrımı, şiirine bakışımızı da biçimlendiriyor bence. Diğer ozanlarımız dille ve şiirle ilişkilerini geleneksel yordamlara, gözlerini içinde açtıkları dünyaya uygun yürütürken, Dağlarca en başında felsefi (varlıkbilimsel, ontolojik) bir meselin peşine takıldı ve şiir bu sorgusundan düştü önüne. İlk izleği varlığa iliştiği, evrensel kavrayışa bağlandığı için okur, ozandaki evrimi, Dağlarca okudukça kaçırdı, eksiltti. Oysa evrim duygusu bilinci rahatlatır. Bunu göremediği yerden Tanrı(lar) üşüşür insan(lık) üzerine. Demek istediğim tersinden bir evrim de sözkonusu değil yanlış anlamıyorsam poetikasında. Ama devrimden şöyle söz edebiliriz. Önsel evreni içinde parmağıyla dokunduğu boşlukadada öngörülmüş yıldız–tin açığa, ortaya gelir bir anda (Devrim.) Ya da araya ses (nota) girer. Bize, okurlara yıldızdoğum, sesdoğum gibi, devrim gibi gelir.

Bu ufuk genişliğine harcanması için gerekli emek-zaman olanaksız (görünüyor) çünkü. Dağlarca’nın kişisel öyküsünü, serüvenini de bu çerçevede anlamak isterdim. Ne okudu, kimi, nece? Kafamın içi soru dolu. Dağlarca başkasın(ı okumay)a katlanabilir mi(ydi)?

Dağlarca’ya rağmen Havaya Çizilen Dünya’nın da bir dünyası (bağlamı) olduğu kanısındayım, dışarıdan sızmalara, heveslenmelere, yerleşik kuralları sınamaya, tıpkılamayla öğrenmeye dönük bir (evrensel) şiir temriniydi o. Diyelim resim akademisi öğrencisi anatomi dersi görmekte, resim tarihinin büyük örneklerini tıpkılamakta, kendini resmin birikimi üzerinde sınamaktadır. İşte Dağlarca şiir-yaşam izlencesine başlamadan önce özellikle tekniğe ilişkin bir dizi sorgulama, deneme yapmıştır. Sonra birkaç yıl içerisinde başlangıçta sezgisel diyebileceğim komedyasına (Balzac, Zola, vb. gibi) soyunmuştur. Gerçekten erken dönemlerinden başlayarak iç içe küme kuramlarına benzer biçimde iç içe imge kuramlarıyla kurgulamıştır yapıt-halkalarını. Her yapıt büyük yapıtın (komedya) bir baklası, her yapıt kendi bütünlüğü içinde tek imge, her yapıt-imge de bu ana, bağlamsal imgeye ilişik, ona yönelik bir dizi alt imgeden (küme) kurulu. Genel denklemi okur büyük yapıtın hangi aşamasında, eşiğinde bilince çıkarabilir? Neresinde yapıtın aşamaları, tek yapıt, kendini tüm yönlerde aşan göndermeleriyle okur bilincine gelir? Okur bir kitapla yaşadığı aydınlanmanın geçiciliğini, tüm yapıtın görüsüne, aydınlanmasına hazırlandığını kavrar ve ne zaman Dağlarca aydınlanması (tüm yapıt) yaşar, bu sorular arka arkaya dizilecek ve sorulurken yanıtını getirecek.

Daha; ozanın kendi sultanlığını kuran, adını koyarak varlıklara, devletini çatan dilim, halka ya da bakla (girişimi). Tanrı-imparator (ozan), Ol buyruğunu salıyor ve varlığı adlandırarak devletini belirliyor, sınırlarını genişletiyor. Birinci bölüm (Üçüncü Halim) kurucunun kendini ve yetkisini kavramasıyla ilgili. Ben, ikinci ben olan senden kopan oluş (zuhur), belirişin adılı o, üçüncü hal, bizi, okuru evrenin maddeleri, nesnelerine taşıyor. Burada erkin ortaya çıkışı (tezahürü) önemli… Ben, nesneleşme eytişimiyle O(radaki) olur: Üçüncü hal. Artık vardır ve adlandıracak, adlandırdıkça nesneler ortaya çıkacak, dizilecekler, tarım, hayvan, bitki, asker vb. devletin öğeleri (unsur) sözcük sözcük belireceklerdir.

Daha ne gelecek varlığa? Hayvanlar gelecek II. bölümde. Yaratılan dünyanın hayvanları çıkacak ilk. Doğurgan, süt dolu inek; ‘Sarı gözlerimi yumuyorum/ Verdiğim saadetten,’ diyecek. (33) Yolu tanıyan manda, at, sinek, vb. hayvanlar insana kılavuzluk edeceklerdir.

Hayvanlar ve tarımdan sonra askerler gelir. Çünkü ekmeğe iye (sahip), iyeye er gerek: Bekçi, dizi, güvencelik gerek. Benim Askerlerim. (IV) Böylece çatılan evrenin bir yerlemi (koordinat) olur. Şunu düşünemeyiz. Yaratılan evren, yaratıcı öznenin bilincinden yansır. Hayır, zaman zaman nesnenin, varlığın bilinci katılır sürece. Nöbetçinin sesini duyarız. Bilincin içindeki bilincin içerisindeyiz. Ayraçlar açılmış, askerlik tüm ortamıyla, sonuçları, öyküleriyle (mektup, aynılık, silah, matra, tekmil) aşağıdan süzülmüş, sızmaktadır. Evrenin yerleşim düzeni içerisine (diziler) Orman girer V.bölümde. Askerler gibi bir varlık bileşke erkidir (kuvvet) orman. Varlıkta büyüklüğü, genişliği, oylumu, dişiliği simgeler. Ağaçların çok, uzun, yeşil olduğuna ‘şahid’ oluruz. (88)

Ahirzamanlar’a gelmiştir sıra. (VII). Bu olasılıklar evreninde fena havaya tutulmaktan kurtulamayacaktır dünya. Yaratan pişman mı peki? “Benimle ve edebiyatımla meşgul olana lanet olsun,/ Ben karanlık yolumda yalnız gideceğim./ Hayvanları ve şekilleri,/ Çırılçıplak seveceğim.// Harp oluyormuş umurumda değil, Rüyasını yaşıyor ahali./ Aynı yeşil suların seyrinde/ Suların, ekinlerin hali.” (103) Her şey sökün etmiştir: Ölüm, kolaycılık, ağırlık yitimi, görmek. Aslında neyi görürüz, ne anlarız ölmekten? (Nasıl ölürüz?)

Tanrı (ozan) erkek olduğuna göre Kız Gecesi (IX. bölüm) göz süzer, ayartıcıdır: “Örtmüşüz gözümüzü, hissediyoruz,/ Bir şehvet ve rüya yığını” (145) Gece dolmaya, baştan çıkarmaya başlar: “Hayvanların padişahı gecedir,/ Simsiyah ve tüylü gece.” (147) “Sıcak, yeşil” karanlık. (148) Evrenin şehvet sayfası çizilir. (Rakkas)

Dağlarca’nın Daha’sı Tevrat’ı yansılar: Yaratılış (Tekvin), Çıkış, Levililer, Sayılar, Yasa’nın dönüşü (Tesniye). Kendi (Dağlarca) evrenini (kozmos) çatıyor, mitini kuruyor ve erken okurunu geleceğin Dağlarca evreni yurttaşlığına hazırlıyor. Burada ozanın gizil inancını, özgüvenini, gelecek (en son) şiirinden esinlenişini yaman merak ediyorum. Hangi insan, sanatçı sezgilerine de dayanıyor olsa, böylesi Tanrısallığa soyunur, hele Tanrılar öleli üzerinden birkaç yüzyıl geçmişken. Tanrı-olmamaklık cesareti, saltık Tanrısızlık bunun bir açıklaması olabilir belki. Dağlarca tüm inançsöylemine (retorik) karşın, Türkân Yeşilyurt’ların onca vurgusuna, kanırtmasına karşın trajik bir Tanrı-kopuşu, Tanrısızlık bunalımı yaşadı ve Tanrıca dil (Türkçe) kara yergisel bir ilintisellikle buradan geldi. Bu deneyimi dilselleştirmek kolay olmasa da kendi kişisel ve erken hesaplaşmamı göz önünde tutuyorum burada. Çocuk ve Allah’ı saltık kopuş (çocuğun tanrı’dan kopuşu) değişmecesi olarak anlamak çok mu düşlemsel, yapay bir girişim olurdu? Birçok şeyi belki de tersten okumayı denemek gerek.

Sorular soruları getirecektir Dağlarca okumam boyunca.

Sözün özü uyak Arşimed kaldıracı, poetikanın tutamağı, kıbledir. Yalın kalıp şiirin becerisini, anlatım yeteneğini daraltırmış gibi gelse de bence böyle bir sınırlama getirmediği gibi engelli koşuda zaferin vaadi (olan) en büyük engel işlevini görmekte, şiir bu dar geçitin üstesinden gelip şiirleşmektedir. Bu içinden geçildiğinde erkek (ozan, vb.) olunan büyük törel (yazı töresi) sınavdır. Büyük şiir duygusu kendine bu deli gömleğinden yolalır, cenderede akıtır suyunu, oradan sağ ve şiir (olarak) çıkmaya bakar. Dağlarca’da yapı (biçim) gereçlerinin böylesi işlevlere bağlandığını şimdilik ileri sürüyorum. Şiirinin büyüklük (yücelik) duygusu sözü edilen bu biçim özelliğine ne borçlu? Soru(m) bu.

İmgesinin çözümlemesi elbette yapılmalı ama bu karşılaştırmalı bir çaba olur, imgenin taşıdığı şiir gözden kaçırılmaz, evriminin şiirin gelişiminde işlevi ortaya çıkarılabilir, tutarlılığı tartışılabilirse. Yoksa yapıdöküm (yapısal envanter diyelim) çabalarını çok da anlamlı bulmuyorum. Betimleme, saptama, tanımlamayla yetinen bir çözümleme eksiktir kanımca. Şimdi Daha’yı, Türklerin sahneye gelişine dek, 10 perdelik ölümle biten (Fatiha) bir evrenoluş (-kuruluş) oyunu gibi tasarlayan Dağlarca’nın bu evrenin içerisine insanı koyduğu ve köşe bucak gezdirdiği bir sonraki yapıtı Çakır’ın Destanı’na geçebiliriz.

Bir ayraç: Tikel okumaları okumanın arkasında sürdürülen üst(meta)okumalara bağlamak ve halkalar boyunca taşınan öğeleri (duyarlık ve imge diyelim biz de Dağlarca gibi) ikinci ve daha geniş bir düzlemde (bağlamda) yeniden kavramak, izlediğimiz yöntemin eksenlerinden birini oluşturmalı, belirtmeliyim. Yine, bunu başarıp başaramayacağımdan ayrı olarak…

Yanlış saymadımsa 118 fresk ya da tablodan (resim, gravür, ikon, vitray, şiir?) oluşan kitapta Adem (Havva değil) yeryüzüne gelecek ve sınavlardan, serüvenlerden geçerek, yaşamın döngülerine bağlı inişli çıkışlı bir yolculuktan sonra çevrim tümlenecek, çember kapanacaktır (ölüm). Kendisinde sözcüklere karşı şehvet dikkati olduğunu, onların tüylerini saydığını 1991-2’de söyleyen (Arpa, 2010, s.44) Dağlarca, örneğin Çakır’ın Destanı’ndaki ilk ve son şiirlere ayraç içinde şu arasözleri, başlıkları koyuyor: Çakır’ı tanırsınız./ Çakır, yürümüştü./ Çakır, bir akşam kahvesini içtikten sonra ilk rüyasını gördü./ İlerde bir şey vardı./ Çakır, varlığına soruyordu./ Bazen kulakları çınlıyor, halkın ayak seslerini duyar gibi oluyordu./ … Sabah ve akşam saatlerinde iki ayrı insandı./ Hasta olduğu günler daha kalabalıktı./ Ölüm çirkinliğinden kurtuluyor, yaşadıkça güzelleşyiyordu./ Sayım günü Çakır’ı da saydılar./ Artık cihan türküsünü işitiyordu.

Varlığın bağrına düşen saadet bir destan gibidir ve her şeyin destanı vardır, öyle ki sonunda ‘Binlerce sene sonra, ansızın

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)