Son Dakika



Alp Er Tunga öldi mi

İsiz ajun kaldı mu
Ödlek öçin aldı mu
Emdi yürek yırtılur

Çocuklar beni can kulağıyla dinleyin. Topaç çocuklar, can çocuklar, Ardından sagu yakılan Alp Er Tunga’nın torunuyum. Bozkırın kızıydım. Küçük yaştan at bindim, kılıç kuşandım, ok attım… Yeryüzü benimdi. Boyun beyi babamı çok severdim. Bana her şeyi o öğretti. Benimle ıssız ovalarda at koşturdu. Büyük sevgi gösterdi, şefkatliydi. Anam beni doğururken ölmüş… Babam boy beyi tehlikeler altındaydı. Oysa barışçıydı, zorunlu kalmadıkça öldürmez, saldırmazdı. Ticaret yapılsın, birbirlerini tanısın, anlasın isterdi topluluklar. Ne ki böyle beylere yer yoktu o yıllarda. Şimdi de yok ya…

Bir gece, içinde Harezmlerinde bulunduğu saldırganların baskınına uğradık. Çoğumuz öldürüldü. Kılıçtan geçirilmekten bir biçimde kurtulan bir öbek kaldık. Uzun zaman ormanda yaşadık. Biz Massagetleriz; Sakaların boyu. Mert insanlarız. Öbeğimizin başındakine babamın öcünü alacağımı, artık ormanda kalmayacağımı söyledim. Beni engellemeye çalıştı, tartıştık. Ayrıldım. Epey zaman dağlarda gezdim. Biraz iyi geldi bana. Dönüp canlarıma bir bakmak istedim. Meraktaydım. Ormana döndüm ya ne göreyim, hainler orayı basmış, tümünü öldürmüş. Uzakta olamazlardı. Kıyım yeniydi. Yerdeki izlerinden buldum onları. Beklemiyorlardı. Çokluk değillerdi hainler. Tümünü öldürmem zor olmadı. Aradan çok zaman geçti, yaşlıyım. Ama dün gibi aklımda.

Yaralıydım, atımın üzerinde baygın yol almışım. Bereket dost boylardan birinin genç kızları beni bulmuş. Giysilerimden, takılarımdan bey kızı olduğumu anlamışlar. Onlarla kardaş olduk, arkadaş olduk. Yıllar geçti. Bir gün yaşlı beye babamın, insanlarımızın öldürülüşünü, mutlaka öcümü alacağımı anlattım, yardım istedim. Destek sözü verdi bey…

Bir zaman sonra diğer boyları da topladık. Güçlü bir ordu kurduk. Ülkeye egemendik. Ovalar, vadiler, bozkır… Dağlar bize korunak… Beklediğimiz oldu, Harezm ordusunun gelmekte olduğunu gözcü askerlerimiz bildirdi. Ordumun en önünde savaştım. Düşmanı yok ettik. Massagetler beni baş seçti.

Ya çocuklar, güzel çocuklar. Çok yaşlandım. Yaşamım utkularla olduğu kadar acılarla geçti. Pers İmparatoru Kiros’un ölümü elimden oldu. Neredeyse yeryüzüne egemendi. Ona yetmiyor, Saka-İskit topraklarına, yurdumuza göz dikiyordu. Eşim Argun’un ölümünü fırsat bilerek, elçi gönderdi, kendisiyle evlenmemi istemek küstahlığını gösterdi. Sertçe ret ettim. Topraklarımıza geçmişte de girmekteydi ordusuyla. Biz yıpratıyorduk, içerilere çekiyor, vur kaç saldırıları uyguluyorduk; dönüp ülkesine gidiyordu. Ne ki bu kez savaş şiddetli olacaktı.

Savaşçı komutanlarım bilge ve bağlı insanlardı. Yapacaklarımızı belirledik. Kiros’un ordusu Seyhun Irmağını geçti. Biz de hareket ettik. Ovada karşılaştık. Gün batmıştı. Sabahı bekleyecektik. Kiros açıkta bir yere çadır kurdurdu. Oğlum sinirlenerek çadıra baskın düzenledi. Kiros bir tuzakla canım oğlumu öldürttü. Sabaha dek ağladım, yüzümü yırttım, saçlarımı yoldum… Ağıtlar yaktım yiğidime. Ve dedim ki: “Kana susamış Kiros! Sen oğlumu mertlikle değil o içtikçe zıvanadan çıktığın şarapla öldürdün. Ama güneşe yemin ederim ki seni kanla doyuracağım!” Sabah savaş başladı. Yiğitlerimle birlikte aralıksız saldırdık. Yurdumuzu savunuyorduk. Binlerce vahşi köpek de bir şey yapamadı bize. Çok delikanlımı da savaş meydanında toprağa düştü. Seçkin askerlerden oluşan birliğimiz vuruşa vuruşa Kiros’un çadırına ulaştı. Muhafızları koruyamadı. Kiros’u öldürdük. Başını kestim; kan dolu fıçıya attım. "Hayatında kan içmeye doymamıştın, şimdi seni, kanla doyuruyorum!" 

Günay Güner
Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)