Tıp Kurumu Genel Sekreteri Dr. Ali Rıza Üçer 'sayı' tartışmasına son noktayı koydu

Saygın kurumlarımızdan Tıp Kurumu'nun Genel Sekreteri Dr. Ali Rıza Üçer, ülkemizde koronavirüs salgınıyla ilgili ortaya atılan iddiaları yanıtlayan bir yazı yazdı.

news-details
Eleştiri

 

İlker Belek’in Sol Gazetede 29 Nisan 2020 tarihli "Ölüm sayıları gerçeği: Türkiye gerçekten başarılı mı?" yazısı dikkat çekici.

İktidar kanadı salgın sürecinin çok başarılı yönetildiğini, sonucun muhteşem olduğunu iddia ediyor, muhalefet odakları feci bir tablo var diyerek felaket senaryoları üretiyor.

İki uçta da sorun yok mu?

Ortalarda bir yerde değil miyiz?

Halk TV ve Tele 1 deki simsiyah tabloda olduğu gibi, eleştiri yaparken kantarın topuzu da kaçırılmıyor mu sık sık? 

Belek, “Türkiye nüfusunun toplam dünya nüfusu içindeki payı binde 10. Buna karşılık Türkiye’deki Covid-19 ölümlerinin dünyadaki toplam Covid-19 ölümleri içindeki payı (23 Nisan itibariyle) yüz binde 39. Türkiye’deki Covid-19 ölümleri nüfusuna göre beklenenin tam 3,9 katı.” diyor. 

Dünya nüfusu 2018 yılında 7.6 milyar. Türkiye nüfusu ise aynı 82 milyon. Türkiye nüfusu dünya nüfusunun % 1’i civarında.

23 Nisan itibarıyla dünyada toplam 182 bin Covid ölümü var, Türkiye’de ise aynı tarihte 2491 ölüm oldu. Yani bu tarihte dünyadaki Covid ölümlerinin % 1.3’ü Türkiye’de.

Bu arada yaş faktörüne gelince dünyada 65+ nüfus oranı % 9, Türkiye’de de % 8.8 hemen hemen dünya ortalamasına karşılık geliyor. Türkiye’de yaşa standardize edilmiş ölüm oranları gelişmiş ülkelere göre daha yüksek mi, evet yüksek.

Burada toplumun kronik hastalık yükünü ve her ne kadar Covid 19 için birbirleriyle çelişen yayınlar olsa da sigara gibi faktörleri de göz önünde tutmamız gerekir. 

Belek, “Türkiye’de ölüm sayı ve hızının Avrupa kadar yükselmesi zaten beklenmez, iktidar salgın yönetimindeki başarı göstergesi olarak ölüm sayılarını kullanırken, kıyaslamayı da Avrupa ile yapıyor. Oysa adı üzerinde burası “yaşlı kıta”. Nüfusu en yaşlı ülkeler burada. Yaşlı nüfus oranı İtalya ve Almanya’da %23, İspanya ve Fransa’da %22. Avrupa’da nüfusun yaşlı olmasına, yaşlı nüfusun bakım merkezlerinde kalmasına ek olarak yoğun bakım yataklarının azlığı da ölüm sayılarını dramatik boyutlara ulaştıran bir faktör olarak devreye girdi. Avrupa’daki salgın bir yaşlı salgını halinde seyretti. Yaşlılar hastalığı ağır geçirdiler ve önemli oranda yoğun bakım hizmetine ihtiyaç duydular. Avrupa yoğun bakım üniteleri bu ihtiyaca yetişemedi.” diyor. 

Türkiye’de yoğun bakım kapasitesi oldukça yüksek.

Sağlık Bakanlığı verilerine göre 2018 yılında erişkin yoğun bakım yatak sayıları Bakanlığa bağlı hastanelerde 11.171, üniversite hastanelerinde 4.049, özel hastanelerde 8.851 adet. Toplam 24.071 yoğun bakım yatağı var.

Bu yataklarda solunum cihaz sayıları da oldukça yüksek, ameliyathanedeki entübasyon kapasitelerini de devreye soktuğunuzda yoğun bakım toplam yatak sayısına yaklaşıyor.

Başta hekim ve hemşire olmak üzere nitelikli yoğun bakım personel sayımızla birlikte yoğun bakım kapasitemizin Avrupa ülkelerinin kapasitesinden daha yüksek olması kötü mü? Salgında karamsar senaryo gerçekleşmiş olsaydı, yoğun bakım yataklarımızın dolup taşma durumu da geciktirilmiş olacaktı.

Kimi Bilim Kurulu üyeleri bile böylesi karamsar ortamda “Güney Kore ve Singapur’dan kötüyüz ama umarım İtalya’dan kötü olmayız” diye açıklama yapıyordu.

Çok da haksız da değillerdi zira başlangıçtaki tablo oldukça ürkütücüydü. Gecikerek de olsa yurt dışından (ve Umre’den) gelenlerin karantinaya alınması, 65+ ve 20- sokağa çıkma yasakları, üniversitelere kadar tüm okulların tatil edilmesi, ibadet yerlerinde toplu ibadet yasağı, lokanta, kafe, sinema, tiyatro vb toplu alanların, AVM’lerin kapatılması, kısa süreli de olsa tüm topluma sokağa çıkma yasakları gibi önlemlerle salgının hızı kesildi. 

Beğenelim, beğenmeyelim bu bir başarıdır, küçümsenmemesi gerekir. Bardağın yalnızca dolu tarafını gören ve gösterenlerle tümünün boş olduğunu iddia edenler arasında bir tercih yapmak zorunda mıyız?  


Belek, “Hastalığın daha çok yaşlılarda öldürücü olduğu dikkate alındığında Türkiye’deki ölümlerin Avrupa kadar olması kesinlikle beklenmez. Ölüm sayılarını Avrupa ile kıyaslamak ve buradan bir başarı hikayesi yazmak kadar yanlış ve taraflı bir tutum olamaz.Yaşlı nüfus konusunda başka bir şey daha var: DSÖ Avrupa’daki Covid-19 ölümlerinin yaklaşık yarısının bakımevlerindeki yaşlılar olduğunu belirtti. Avrupa’da 65-80 yaş arasındakilerin %1,7’si, 80 yaş üzerindekilerin ise %12,6’sı yaşlı bakım evlerinde yaşıyor. Üstelik bu oranlar 2011’e ait ve o zamandan beri çok daha yüksek seviyeye çıkmış olması kuvvetle muhtemel. Türkiye’de ise durum tamamen farklı. 2017’de toplam 6 milyon yaşlının yalnızca 20.000’i huzur evlerinde kalıyor: %0,33. 2018 için yaşlı bakım evlerinde kalanların sayısı Fransa’da 478.206, Almanya’da 656.400, İspanya’da 135.108 idi.” diyor. 

Türkiye’de yaşlı nüfus oranının görece düşük olması, kamuda ve özel sektörde bakım hizmeti alan yaşlıların sayısının düşüklüğü elbette ölüm oranlarını düşüren faktörler. (Belek 2017 yılı için Türkiye’de bakımevlerinde kalanlar 20 bin diyor, kullandığı veriler biraz eski. Engelli ve Yaşlı Hizmetleri Genel Müdürlüğü 2019 verilerine göre 9500’ü özel huzur evlerinde olmak üzere 26 bin 250 yaşlımız bakımevlerinde kalıyor.  https://ailevecalisma.gov.tr/media/11564/eyhgm_buelten_temmuz2019.pdf  

Gerçekten de yaşlı nüfus oranımız düşük (Bizde % 9, Almanya ve İtalya’da  % 22, Fransa’da % 20, İspanya ve İngiltere’de % 18 ve ABD’de % 16 ). DÜnya Sağlık Örgütü’nün de (DSÖ) altını çizdiği gibi Avrupa’da Covid 19 ölümlerinin yarıya yakını bakımevlerindeki yaşlı hastalar, bunların bir bölümü de tıbbi destek alamadan çırpına çırpına öldü bu arada. Türkiye’de bakımevlerindeki yaşlılarımız oran ve sayıca daha düşük olsa da böyle bir tablo yaşanmadı, 65+ grupta enfekte hasta sayılarımız görece düşük, bu bir başarı.

Ayrıca evde yaşayan 65+ nüfusun düşük oranda enfekte olması da bir başarı, bu yaş grubuna sokağa çıkma yasağı konması ve temastan korunması da  önemli bir rol oynadı bu sonuçta. Belek  “Normal zamanlarda bir sosyal devlet politikası olarak değerlendirilen kurumsal yaşlı bakım hizmetleri salgın döneminde Avrupa’nın başına tam manasıyla bela açtı ve Türkiye’nin bu alandaki geriliği aynı dönemde avantaj haline dönüştü.” diyor. Buna üzülmemiz mi gerekiyor anlamadım. Bakımevlerindeki yaşlı nüfus oranımızın düşük olması yalnızca sosyal devlet politikası olarak değerlendirilen kurumsal yaşlı bakım hizmetlerinin yetersizliği ile açıklanabilir mi? Elbette bu alanda büyük çaplı eksiklikler var. Ancak Avrupa ülkelerinin sözde kurumsal sosyal devlet/yaşlı bakım hizmetlerinin salgın sürecinde nasıl feci biçimde çöktüğünü ibretle görmedik mi? Gücü olanın ayakta kalabildiği, acımasız bir sağlık ve bakım sistemi olan ABD’de de tablo feciydi.

Bizde yaşlıların bakımevlerinde yüksek oranlarda kalmamasında çekirdek aile yapısının yaygınlaşmasına rağmen yaşlılarla dayanışan toplumsal ve ailesel yapı, gelenek ve göreneklerin de bir rolü yok mu? 

Belek, “Covid-19 ölümlerinin gerçek sayısı hakkında fikir sahibi olabilmek için belediyelerin ölüm istatistiklerini kullanmak gerekir. Bu konuda İstanbul örnek alınabilir. Covid-19 ölüm sayılarının artmaya başladığı Nisan ayı başından beri İstanbul’daki 2020 yılı günlük ölüm sayıları, 2016-2019 yıllarının günlük ölüm sayılarından ortalama %40 kadar daha fazla. Buradan hareketle toplam Covid-19 ölümlerinin de resmi verilerden daha fazla (belki de %40 kadar daha fazla) olduğunu tahmin edebiliriz.” diyor. 

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’da Nisan ayı ölüm sayıları geçmiş yıllara göre % 30-35 fazla diyor.

Yılmaz Özdil gibi "muhalif" yazarlar ise desteksiz atışta ve saçmalamakta sınır tanımıyor.

İstanbul’da Nisan ayında ölüm sayılarında bir artış var mı, evet var. Olguların yarıdan fazlası (% 60)  İstanbul’da olduğuna göre ölüm sayılarında artışta bunun da rolü var elbette. Salgın olmasaydı Covid nedenli ölümler de olmayacaktı zira. Başka faktörler yok mu?

Söz gelimi salgın yokken İstanbul dışında (memleketlerinde) defnedilen cenazelerin sayısı salgında İstanbul’da artmış olamaz mı? Kalp krizi gibi acil bir hastalık durumunda acil servislere başvuru sayısı bulaşma korkusuyla azalmış bu nedenle bu acil durumlarda ölüm sayıları artmış olamaz mı? Ya da sağlık hizmetleri sunumunda salgın nedeniyle yaşanan aksaklıklar da ölüm sayısında artışta rol oynamış olamaz mı? Bunların tek tek araştırılması gerekiyor.

Tek başına İBB Mezarlıklar Dairesi Başkanlığı  verilerine dayanarak çıkarım yapmak doğru değil bu nedenle.    

Belek, “Türkiye’nin ölüm hızı Yunanistan’dan yüksek. Yunanistan’da 23 Nisan’a kadar gerçekleşen Covid-19 ölüm sayısı 125. Türkiye’de ise 2.491. Türkiye’de ölüm hızı milyonda 30, Yunanistan’da milyonda 11,7. Üstelik iki ülkenin yaşlı nüfus oranları da tamamen farklı. Yunanistan Avrupalı bir demografik yapıya sahip, yaşlı nüfusunun oranı %22. Türkiye’deki yaşlı nüfus oranının %9 olduğunu yazmıştık. Daha da ötesinde Yunanistan’da salgın sona ermek üzere. Bütün bu nedenlerle Yunanistan’daki ölüm hızının Türkiye’den çok daha fazla olması beklenirdi.” diyor.

Buradan nasıl bir sonuç çıkaralım? Yunanistan mucizesi mi diyelim? Türkiye’nin başarısızlığı mı diyelim?

Belek bir halk sağlığı uzmanı olarak neden AB ülkeleri içinde en fazla himmete muhtaç olan ve kriz sarmalında debelenen Yunanistan’la Türkiye’yi karşılaştırıyor? Yunanistan’ın aynı demografik yapıya sahip “yaşlı kıta”daki  zengin İtalya, İspanya, Fransa ve Almanya gibi ülkelerle karşılaştırıldığında ölüm hızının bu kadar düşük olmasının izahını neden yapmıyor ya da yapamıyor? Yunanistan’ın sağlık alt yapısı mı çok iyi, yaşlı bakımevi standartları mı çok yüksek? Yunanistan, salgının başlangıcında sokağa çıkma yasakları, ülkeye giriş çıkışların durdurulması gibi hastalığın yayılmasını önleyecek etkili önlemleri aldı ama yine de şeytanın avukatlığını yapalım. Halkın geleneksel olarak kilise ayinlerine katıldığı ve aile üyelerini ziyaret ettiği,  market, hastane ve eczaneye gitmek, egzersiz yapmak, evcil hayvanlarını gezdirmek için sokağa çıkmalarına izin verildiği Yunanistan verilerinde de sakın bir sorun olmasın? Bir sorun olup olmadığını anlamak için Atina Belediyesi Mezarlıklar Dairesi verileriyle bir karşılaştırma mı yapsak acaba? Eğer veriler doğruysa bu mucizenin sırlarını öğrenmek hakkımız değil mi? 

Türkiye’deki resmi ölüm sayılarının gerçeği yansıtmaması sorununa gelince, elbette haklılık payı var. Buradaki bir sorun da Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) kuşkulu Covid kodunu oldukça geç vermesi oldu. Birçok ülkede bir kodlama karmaşası yaşandı ne yazık ki.  DSÖ, ICD kodlamasını “Kesin (PCR pozitif) olgu ya da Kuvvetli şüpheli (BT pozitif)  olgu” diye revize etti, lakin oldukça geç kaldı. Bu nedenle tüm dünyada tanı kodlarında bir karmaşa yaşandı, hala da yaşanıyor. ABD’de bu kodlama değişiminin hemen ardından görülen ölüm sayılarındaki ani artışta CDC’nin de önerisiyle bu kod sistemine geçilmesinin de rolü olduğu söyleniyor. 

https://www.who.int/classifications/icd/Guidelines_Cause_of_Death_COVID-19.pdf?ua=1

Belek “Sağlık Bakanlığı’nın tedavi protokolü, protokolde söz edilen ilaçlara başlama zamanlaması uluslararası literatüre dayanmaktadır ve bu konuda Türkiye’de gerçekleştirilmiş herhangi bir keşif söz konusu değildir. Dolayısıyla Covid-19 ölüm sayısının Avrupa’ya göre düşüklüğünü tedavideki başarıyla açıklamak da olanaklı değildir.” diyerek Covid 19 hastalarını özveriyle tedavi eden sağlık çalışanlarının başarısını küçümsüyor.

Protokollerdeki standart tedavilere daha erken başlanması, heparin gibi kan sulandırıcıların rutin kullanılması, yoğun bakım öncesi ve yoğun bakım süreçlerindeki destek tedavilerinin ve hipertansiyon gibi eşlik eden hastalıkların kontrolü ile sağlanan başarı ortada oysa ki. Olgu sayısının yüz bini geçmesine rağmen yoğun bakımdaki hasta sayıları ve entübe hasta sayılarında beklendiği gibi bir patlama olmaması, ardından da düşüşe geçmesi, entübe edilen hastalarda iyileşme oranlarının diğer ülkelere göre daha iyi olması tedavi başarılarının göstergesi. Belek’in yaklaşımı canları pahasına, özveriyle hizmet sunan hekim ve diğer sağlık çalışanlarının  yaptıklarını küçümser ve incitici mahiyette ne yazık ki. (Şu ana kadar 7500 sağlık çalışanı – Ki tüm olguların % 6.5’u-  enfekte oldu bu arada.)

SON SÖZ

Elbette tüm verilere şeffaflık ilkesi çerçevesinde hiçbir engele takılmadan ulaşılması gerekiyor.

Bu konudaki eleştiriler gayet haklı.

Gerek Bilim Kurulu gerekse sahada (İl Pandemi Kurulları, İl ve İlçe Sağlık Müdürlükleri) halk sağlığı uzmanlarının daha etkili hale gelmesi ve sözlerinin dinlenmesi, Bilim Kurulu’nun önerilerinin daha fazla dikkate alınması ve uygulanması gerekiyor.

Kimi muhaliflerin ve TTB’nin derdiyse sürekli bir kara propagandayla ortalığı bulandırmak.

İspanya ve İtalya’daki gibi bir patlama olsa zil takıp oynayacaklar neredeyse, olmuyor diye karalar bağlıyorlar. Bu tavırları ziyadesiyle rahatsız edici.

Muhalif kanallara sıkça çıkan ve çok iddialı konuşmalar yapan bir halk sağlığı uzmanı, “Binlerce hekim TTB’ye gerçek verileri aktarıyor” diyor, bu iddia çok komik.

Hekimlerin büyük çoğunluğu TTB’ye değer vermiyor, kale almıyor, üye bile olmuyor, üye olanların çoğu da istifa ediyor. TTB’ye yaslanarak karşı çıkmak doğru değil, zira gerek hekimler gerekse toplum nezdinde pek  itibarları kalmadı. Bir de “Falanca doktor beni aradı tanı kodları verirken kendilerine baskı yapıldığını söyledi, feşmekanca profesör arkadaşım eşiyle kendisine zar zor test yaptırttı, onu da kayda geçirmediler, Türkiye’nin dört bir yanından hekimler beni arıyor olan biteni anlatıyor ” türünden kanıtlanamayacak iddiaların anlamı da inandırıcılığı da yok. “Sokağa çıkma yasağı olan 4 hafta sonu sağlık personeli 44 milyon insana hadi olmadı 22 milyon insana test yapsın” diyenler de var, bu olacak iş mi? Bunu yapmak mümkün mü? İmkansız ama velev ki yaptınız diyelim  ne işe yarayacak?  Böyle iddialar da inandırıcılığı azaltıyor.

Ekranlarda sıkça gördüğümüz bir muhalif akademisyen “Bilim Kurulu” üyeleri hükumet yandaşı, ideolojik olarak onlara yakın olanlar seçildi” diyor. Ne kadar özensiz ve incitici bir yaklaşımdır bu.

Seksenli ve doksanlı yıllarda sağlıkta özelleştirme projelerinin yürütücüsü birinin başta Halk TV olmak üzere muhalif kanallarda kendisini toplum sağlığı ve genombilim uzmanı olarak tanıtarak mütemadiyen ileri geri konuşmalar yapması da muhalefetin içine düştüğü açmazın ibretlik örneklerinden biridir.  

www.medyakritik.com

Dr. Ali Rıza Üçer

Tıp Kurumu Genel Sekreteri

Sosyal Medyada Paylaş

author

Ahmet Yıldız

gercekedebiyat.com yazarı, Gerçekedebiyat.com sitesinin kurucusu

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..