“Orada bir kent var() yakında…” 

Tanrılar bile bilmez, bir kendi bilir 

Bir de “Tarih Kuşu; her şeyi gören, bilen,  

Doğuşunu, kaç milenyumdur yaşadığını, 

Kaç kavime yataklık, kaç savaşa tanıklık,  

Kaç uygarlığa beşiklik ettiğini; 

Depremlerle savaşlarla yıkılıp kaç kez  

Enkazından doğduğunu, ayağa kalktığını, 

Kaç canlı olduğunu, ötesini ve dahasını… 

Bir kendi bilir tanrıların tasarlamadıklarını 

Kurmayı onun bağrında cenneti ve cehennemi 

Ve onu, “Kûn” diyerek tanrıların değil, 

Barışık doğa ve insanın el ele var ettiklerini; 

Hava toprak su benden, akıl bilgi emek senden… 

İlk Can (*) 

“Evvel zaman içinde” zamanların birinde 

Basar tozuyla birkaç yorgun ayak 

Sonsuz gök altında bir ırmak kıyısında, 

Binlerce yıl yaşındaki geniş bakir toprağa 

Alır can suyunu o asi ve cömert ırmaktan 

Verir can suyunu sevgiyle kucak açan sadık yâri  

Emziren anası yuvası geldiği gideceği toprağa…  

Asi’dir o ırmak, doğru akar ters yatağında,   

Uysaldır mola verir birikir bir ‘Amîk (1) göl olur 

Besler suda karada havada yaşamı giderayak   

Canlanır, yeşerir cömert ova, değişir bakışı  

Durmaz ırmak yürür koşar gider yoluna 

Kendi bilmese de bolluğa geleceğedir akışı… 

İkinci Can 

Dünya döner, zaman akar, geçit yapar mevsimler  

Yaşam doğurur kara da su da hava da… 

Varsıllaşır doğa gürleşir orman, yeşerir toprak 

Doğurur, su doğurur, insan doğurur 

Bitki, hayvan doğurur yuvasında,  

Çoğalır yuvalar oba olur köy olur kent olur uygarlık olur, 

Çoğalır büyür kentler çoğalır ana-yurt olur, 

Azalır çoğalır ırmaklar can olur, varır deniz olur… 

Ufka genişlik katan uzak kıyılara keşfe komşuluğa  

Lübnan sediri teknelere yol olan deniz 

Kısaltır zamanı menzili uzakları yakın eder… 

Yol olur göçlere istilalara savaşlara, 

Yol olur bilime kültüre sanata  

Tutturur elleri, kaynaştırır dilleri 

Kavuşturur insanı insana kaynaştırır 

Çeşitlilik, hoşgörü, barış katar… 

 Üçüncü Can

Memeleri süt, petekleri bal anaç toprak 

Görür ki, arı Yemen’den Bağdat’tan gelir 

“Balım var” densin yeter ki ve kucak açsın halk, 

Gelene “hoş geldin”, gidene de “hoş geldin”! 

Kimler, kimler geldi, kimi kaldı, kimi geçti gitti 

Tersakan’ın emzirdiği o bereketli topraklardan; 

Hitit, Akad, İyon, Frig, Lidya, Urartu, Asur, Pers,  

Makedon, Roma, Mısır, Selçuklu, Osmanlı… 

“Dünkü çocuk sayılır” Darius, Büyük İskender; 

Baba adından Antiocheia (Antakya) diyen kurucu Nicator; 

Kentin konukları Sezar, Antuan ile Kleopatra, Anibal 

Haç taşıyıcıları Sen Petrus, Sen Paul ve daha niceleri… 

Tanıktır tarih öncelerine Amik Ovası Çatalhöyük  

Tell T’ainat Tell Cüdeyde Tell Atçana Tunç Çağı’ndan beri… 

Tanıktır sonrasına, dününe bugününe L’Hıdır, Hz. Musa, 

Deprem çocukları Orontes (2) Silpius (3) Amanos; 

Titus Tüneli Kaya Mezarlar, Apollon’un Gözyaşları Şellâle  

Cebeli Akra’ (4) Musa Dağı Musa Ağacı Beşikli Mağara… 

Tanıktır o gün bugündür sütun tepesinden gözleyen  

Sen Simon ve aşağısından bakan manastırı; 

Yeraltı armağanı yontular, lahitler yazıtlar, çanak-çömlekler  

Gani mozaikler, takılar sikkeler değeri artmış yitmiş paralar…  

Su tünelleri, Kantralar (5) kalıntı saraylar, başlı sütunlar 

Tapınaklar; İlk kilise Sen Piyer havralar kiliseler camiler  

Hızır makamları Şıh türbeleri yatırlar ziyaretler 

Sahipsiz kutsallar, putlar, totemler, fetişler, yitik anılar… 

Dördüncü Can 

Hıristiyanlığın ebesi, isim babası, 

Yüz on müezzinden ilk ezanı duyan bu kent  

Ne kavimler ne savaşlar ne fetihler gördü; 

Saldırılarına da kıyımlarına da uğradı 

Zalimlerin, barbarların hatta yamyamların  

Nice uygarlıklara yatak yorgan bu topraklar 

En güçlü fatih gelmeden önce ve gittikten sonra. 

O fatih ki dünyayı ele geçirdi bir baştan bir uca 

“Büyük” namıyla geçti tarihine dünyanın 

Aldıkları, yıktıkları kıydıkları ve yaptıklarıyla… 

Kentler yıktı, kentler kurdu, kurdurdu 

Kıyısında Nil’in Alexandra, (6) doğu yalısında 

Akdeniz’in Alexandratta (7) ve Antiocheia (8) 

Orontes’in öptüğü ıslak dudaklarıyla… 

Dört bir bucağına nam saldığı, iz bıraktığı dünya 

Kalmadı ona da kalmadığı gibi öncüllerine, ardıllarına… 

Yankılandı gök kubbede nal ve kılıç sesleri 

Susturana dek tarihin en büyük silgisi zaman, 

Kaldı bir hoş seda, dedi Tarih Kuşu; En iyi elektir, 

En yetkin seçicidir zaman, gösterir ki, 

Düşmekle çamura altın, düşmez değeri 

Büyük insanlar da ölür kalır eserleri… 

İlk Ölüm 

Sadık yâri kara toprak ihanet eder mi dostuna, 

Ya sinsi yatağı toprağın; hamağı, beşiği, binek atı? 

Sallarsa, ninni söyler gibi sonsuz uyku için 

Bet sesiyle gürlerse çığlık atarcasına  

Koparsa ipi hamağın, parçalanırsa beşik;  

Depreşirse huysuzluğu, şahlanırsa çıldıran at  

Silkeler atarsa sırtından mutlu binicisini 

Çırpınmaz mı, yarılmaz mı, dağılmaz mı toprak 

Yutmaz mı, basmaz mı dostlarını bağrına zamansız? 

Kaç yaşındaydı dünya, bilinmez, İsa yüz on beş, 

Toprağa kavuşmuşlardı art arda ilk havariler 

Azizler Pavlus ile Petrus, Habib El Neccar, 

Çocuktu Hıristiyanlık, tazeydi ilk kilise Sen Piyer 

Çatladığında kabuğu yeryüzünün 

Ne bir Romalı savaş borazanı çalmıştı 

Ne de İsrafil üflemişti Sûr’a,  

Koptuğunda ilk kıyameti Antiocheia’nın 

Kırıldığında belkemiği, bastığında bağrına 

Halkının yarısını; iki yüz altmış bin can(sız) dostunu  

Dinmez bir acıyla kıvranan yaralı toprak; 

Gömüldü toprak üstüne kalanlar diri, 

Ne dirildi koynundaki milyonlardan kimse 

Ne de görüldü Mahşer’de herhangi biri. 

Avutamıyordu artık ne rüzgârın yanık ağıtları 

Ne güneşin sıcak eli, gökyüzünün gözyaşları onu, 

Yitirmiş gibiydi yaşam kaynağı umudunu… 

Beşinci Can (Diriliş) 

“Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil” (9) 

Ölür ise kent ölür, ruhu ölesi değil. 

“…kederli nehir yollarının 

sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı 

bir şafak vakti değişir 

bir şafak vakti karanlığın kenarından 

onlar ağır ellerini toprağa basıp 

doğruldukları zaman” (10) 

“Ölen öldü kalan sağlar bizimdir” diyerek 

“ağır ellerini toprağa basıp doğruldu” kalktı ayağa  

Kalanlar, atalarının, ata atalarının yaptığı gibi 

Anka Kuşu oldular verince el ele omuz omuza 

Doğurmaya durdular anakentlerini yıkıntılarından… 

Ve götürürken Poseidon cehennemi Hades ülkesine 

Ve atarken Lethe ırmağının karanlık sularına 

Giriştiler kurmaya kendi ırmaklarının hüzün aktığı 

Sevgili cennetlerini yeni baştan… 

Altıncı Can 

“İnsan yaşadığı yere benzer 

O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer…” (11) 

Anasına, babasına benzediği gibi… 

Kendine benzetir kentini; sade doğasıyla değil 

Huyuyla suyuyla; yaşantısı, inancı, duygusuyla… 

İhtiyar delikanlı kentimiz de benzemişti insanına 

Bütünleşmişti onu var edenlerle kucak açmıştı 

Gelenlere kalanlara; selamlamıştı geçip gidenleri… 

Benimsemişti halkı gibi çeşitliliği çoğulluğu kaynaşmışlığı  

Sevmişti insanının güler yüzünü sevecenliğini saflığını 

Yardımseverliğini barışçıllığını hoşgörüsünü… 

Tanımıştı kadim halkının ve çok halkların dillerini 

Mevval’lerini etaba’larını(12) şarkılarını türkülerini  

Ağıtlarını uzun havalarını, oyun havalarını 

Göbek atmalarını, rakslarını, debki’lerini (13) halaylarını…   

Kültürlerini; törelerini, düğünlerini doğumlarını  

Cenazelerini törenlerini mezarlarını; 

Kutsallarını, “sahih/bâtıl” inançlarını, tapınaklarını  

Camilerini, Cem’lerini, Kiliselerini, Havralarını 

Çan Ezan Hazzan’ın karışan seslerini… 

Benimseyerek bayramlarını, kutsal mekanlarını 

Onlarca ziyaret yüzlerce bayram edinmişti zamanla, 

Önce yadırgamış sonra alışmıştı herkes gibi, 

Gizli putlarına, önyargılarına, fetişlerine, boş inançlarına… 

Cem sesini yalnızca kendi cemaatinin duymasına 

Berikilerin ötekilerin ziyaretlerini ziyaret etmemesine 

Özgün bayramlarını, kutsal günlerini kutlamamasına 

Şaşırmış üzülmüş yakıştıramamıştı özyapısına… 

Ve benimsemişti ruh göçünü, yeniden doğuşu, 

İnanmıştı, ruhun beden değiştirdiğine en az yedi kez, 

Her değişik bedende yeni bir “Ceyl” yaşadığına 

Ve bu sınırın sonsuza doğru aşılma umuduna… 

Karmış yoğurmuş, özümsemişti gördüklerini 

Duyduklarını öğrendiklerini bildiklerini 

Böylece oluşturmuştu ortak ‘Antakya Ruhu’nu… 

Bu kaçıncı Ölüm 

Bir kadim kent yıkılır aniden  

Gömülür toprağa, erken ölenlerle  

Gömülür toprak üstüne kalanlar 

Taşıyarak gidenleri acılarla, ağıtlarla 

Giyinerek yaslarını, tuz basarak yaralarına 

Göz pınarları kurumuş, bitmez acılardan yorgun  

Eyüp sabrı ile sürüklerler yaşamı 

Bekleyerek özlemle ertelenen ölümlerini… 

Bir kadim kent yıkılır beşiğinde sallanarak 

Üçüncü milenyumun yirmi üçünde, 

İkinci ayının altısı, gecenin sökmemiş şafağında 

Kalır kaç uygarlık, altında insan yaratılarının 

Döner geçmişinin buzul günlerine yeniden… 

Bir kadim kent yığılır yere kaçıncı kez 

Çok yerinden yaralanmış gebe bir kadın gibi 

Antakya Ana, ölürken doğurur bebek Antakya’yı 

Kaçıncı Ceyl’ine, yeni bedeninde yeni yaşamına 

Ezelini bilen Tarih Kuşu bilir ve geleceğini; 

Bir Zümrüdü Anka tohumu gibi ruhu 

Karışınca toprağa, kavuşunca suya, güneşe 

Çimlenir, yeşerir, filizlenir kaç kez olduğu gibi 

Doğar kendi enkazından, tüylenir, kanatlanır 

Döner varır sondan bir önceki mutlu gününe 

Ve uçar gider umutla yüz yıllara, bin yıllara, 

Kim bilir, belki daha da ötesine, sonsuza … 

Bu kaçıncı Can 

“Yedi kez ölüp dirilecek bu kent, halkı gibi…” 

Dedi bir Ulu Dede, hüzünle, umutla; “ruhu ölmez,  

Kalanlarla, yeni yeni kuşaklarla sürdürecek yaşamı  

Yedi Ceyl en az öncekinden daha güzel her biri…” 

“Dokuz canlı bu kent” dedi bir bilici inançla, 

“Ölmez bir ruhu var binlerce yıldır, sürer yaşamı 

Her bir canı uçup eksildikçe ve sonra da…” 

“Zümrüdü Anka’dır o, bengidir” dedi bir bilge güvenle; 

“Ma rîhne nihne hôn” (14) diyerek başını bekleyen 

Halkının yürekliliğinde gizlidir ölmez ruhu, 

Hakkıdır onun ba’se ba’del mevt; (15) dirilir ölürse 

-Evren durdukça, dünya döndükçe-  

Doğar küllerinden eğer yanarsa, doğrulur,  

Yekinir kalkar enkazından, eğer çökerse… 

Dedi son sözünü -şimdilik- Tarih Kuşu: 

Doğuracak bu yaralı kent yine bu kenti 

Üfleyecek ona barış, hoşgörü, kardeşlik ruhunu, 

Söylenecek şarkılar türküler, mevval’ler etabeler,  

Çalacak davullar zurnalar, çekilecek halaylar, debki’ler  

Yine el ele, yine omuz omuza geçmişi gibi; 

Sürecek ruhunu oluşturan tüm gelenekleri 

Yine karışacak birbirine özü aynı çeşitli diller 

Yankılanacak göklerinde Çan Ezan Hazzan sesleri… 

İnanıyorum ve biliyorum ki, ayakta da olsa ölür 

Geçmişi tarih, destan bu kent, yıkılmasa da yok olur 

Sonsuza dek koruyucu meleği, Aşil tendonu  

“Antakya Ruhu” zamanın birinde ölürse, çürürse; 

Yazık olur, cehennemler dolu bu dünya eksilir 

Böylesi acı bir kıyametle bu cennet kent yiterse… 

 

 (*) Antakya ve komşu illerde yaşayan eski halklar arasında reenkarnasyon yani “yeniden doğuş, ruh göçü” inancı yaygındır. Buna göre her insan değişik bedenlerde yedi kez yaşam sürer, bunların her birine Arapça “Ceyl” denir.

(1)-Derin, Amik gölü (2)- Asi Nehri, (3)- Habib El Neccar Dağı (4)-Kel Dağ (5)-Su kemeri köprüler (6)-İskenderiye (7)-İskenderun (8)-Antakya (9)-Yunus Emre (10)-Nazım Hikmet (11)-Edip Cansever (12)-Arapça uzun hava, şarkı (13)-Arap halayı (14)-Gitmedik, buradayız (15)-Ölümden sonra diriliş 

Ali Günay
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)