Yağmurdan sonra / M. Topaloğlu
Artık her şeyden sıkılmıştım. Bunu ilk fark ettiğim anı hatırlamıyorum bile; çünkü bu duygu bir anda değil, yavaş yavaş yerleşmişti içime. Bir sabah uyanıp “yoruldum” demedim. Yorgunluk, günlerin arasından sessizce sızdı; seslere, yüzlere, kelimelere karıştı. Zamanla her şey aynı tonda konuşmaya başladı. İnsanlar vardı etrafımda. Çoktu. Ama kalabalık, yalnızlığı örtmeye yetmiyordu. Kurulan ilişkiler, sürdürülen bağlar, tekrar eden sohbetler… Hepsi eksik, hepsi yarımdı. İçlerinde dolaşan bir boşluk hissi vardı ve ben o boşluğu her gün tekrar ederek yaşıyordum. Katlanma gücüm tükenmişti. Gerçek olmayan hiçbir şeye artık dayanma gücüm kalmamıştı. Uyumsuzluğumun sorumluluğunu önce kendimde aradım. Başka türlüsü bana yakışmazdı. İnsan, önce aynaya bakmalıydı. Uzun uzun baktım. Defalarca. Kendimi yargıladım, sorguladım, parçalara ayırıp yeniden kurmaya çalıştım. Nerede yanlış yapmıştım? Ne zaman eksik kalmıştım? Ama her hesaplaşmanın sonunda aynı cevapla karşılaştım: Bu kopuş, benim kusurum değildi. Geldiğim noktada bunu açıkça görebiliyordum. Bu kent bana ait değildi. Belki bir zamanlar olmuştu; belki de sadece öyle sanmıştım. Her ne kadar değişime uğramış olsa da sokaklarını ezbere biliyordum ama bana ait bir iz kalmamıştı. Duvarları, meydanları, kalabalıkları… Hepsi tanıdıktı, ama hiçbiri benim değildi. Nasıl gelinmişti buraya? Hangi küçük suskunluklar, hangi ertelemeler beni bu yabancılığa sürüklemişti? Bazen yaşamımın, görünmeyen bir el tarafından çok önceden kurgulandığını düşünüyordum. Seçtiğimi sandığım yollar, aldığımı sandığım kararlar… Hepsi başkalarının yazdığı bir senaryonun küçük değişiklikleri gibiydi. Bu düşünce içimi daraltıyor, beni çaresizliğe yaklaştırıyordu. Kendi hayatımda figüran gibi hissettiğim anlar artıyordu. Sahnedeydim ama söz hakkım yoktu. Çevremde parlatılan yeni değerler, bana hiçbir şey ifade etmiyordu. İnsanların güç, unvan ve görünürlük uğruna kendilerini feda etmeleri, hayatlarını bu uğurda tüketmeleri bana anlamsız geliyordu. Sanki herkes aynı sahnede, aynı rolü oynamaya razıydı. Alkış alabilmek için ruhunu ortaya koyan bu kalabalığın içinde, kendimi fazlalık gibi hissediyordum. Daha kötüsü, bu hissi paylaşabileceğim insanların giderek azalmasıydı. Bir zamanlar geniş olan çevrem, sessizce dağılmış ve daralmıştı. Söyleyecek çok sözüm vardı ama onları duymaya istekli kulaklar yoktu artık. Sessizlik, hayatımın en kalıcı parçası hâline gelmişti. Başta geçici sandığım bu sessizlik, zamanla yerleşti; eşyalar gibi, duvarlar gibi. Bir karar vermem gerektiğini biliyordum. Bu durgunluk, bu yabancılık hâli sürdürülemezdi. Ya buradan gidecektim ya da bu düzenin parçası olmayı kabul edecektim. İkinci seçenek benim için ölümden farksızdı. Geçmişimi inkâr ederek, bildiklerimi unutarak, aynı bedende başka birine dönüşmek… Bu, yaşamaya benzemiyordu. Gitmek ise bilinmezliğe doğru atılmış bir adım olacaktı. Tanımadığım bir yerde, tanımadığım insanlar arasında yeniden var olmayı denemek. Zor, sarsıcı ve her şeyi altüst eden korkutucu bir yoldu. Ama içimde, bastıramadığım bir ses vardı: Ne olursa olsun, bu yol kendime olan saygımı korumamı sağlayacaktı. Ve belki de bir insanın hayatta tutunabileceği tek şey buydu. Bulutlu ve sıkıcı havanın zihnimi daha fazla kuşatmaması için kendimi dışarı attım. Tanıdık sokaklarda tek başına amaçsızca dolaşıyordum ki yağmur beklenmedik bir anda başladı. Bu kentte yağmur hep aceleci olurdu; kimseye hazırlanma payı bırakmazdı. Kaldırımın kenarında durup etrafıma baktım. İnsanlar koşuşturuyor, birbirlerine çarpıyor, kimse kimsenin yüzüne bakmıyordu. Islanmaktan çok, geç kalmaktan korkan bir kalabalıktı bu. Kapalı bir dükkânın önünde, tek başına duran birini fark ettim. Şemsiyesi yoktu. Yağmurdan kaçmıyor, sanki yağmurun geçmesini beklemiyordu. Yanına yaklaşmamla birlikte, bana baktı. “Yağmur uzun sürmez,” dedi. Sesinde ne acele vardı ne de iddia. Sanki bunu bana değil, kendine söylüyordu. “Nereden biliyorsunuz?” diye sordum. Omuz silkti. “Genelde uzun süren şeyler böyle birden başlamaz.” Sustuk. Yağmur kaldırıma vuruyor, şehir sesini biraz daha yükseltiyordu. Gitmem gerektiğini biliyordum ama ayaklarım kıpırdamadı. “Siz neden bekliyorsunuz?” dedim. Yüzüme baktı, kısa bir an durdu. “Bazen kaçmak, beklemekten daha yorucu,” dedi. O anda, bu cümlenin beni tanımladığını hissettim. Henüz tanımadığım birinin, içimde sakladığım bir şeyi bu kadar kolay söylemesi tuhafıma gitti. Yağmur hafifledi. İnsanlar yeniden yürümeye başladı. O ise hâlâ oradaydı. Gitmeden önce bana döndü. “Her şeyden sıkılmış gibisiniz,” dedi. Cevap veremedim. Zaten sormamıştı. Ardından kalabalığa karışmadan gözden kayboldu. Ben ise ilk kez, bir karşılaşmanın bu kadar sessiz olup bu kadar gürültülü olabileceğini düşündüm. Bildik sokaklarda amaçsızca ne kadar dolaştım bilmiyorum. Eve döndüğümde Yağmur rüzgârla birleşerek şiddetini arttırmıştı. Kendimi pencerenin önünde buldum. Seyrettiğim manzara değildi. Rüzgârın cama savurduğu yağmur tanelerine odaklanmıştım. Cama tutunmaya gayret eden hiçbir yağmur tanesi başarılı olamıyor arkadaşlarıyla birleşip arkasında belli belirsiz izler bırakıp aşağıya doğru hızlıca kayarak camı terk ediyorlardı. Bazı şeyler tutunamazdı. Belki de gitmek, düşmek değil; artık tutunmamayı kabul etmekti. Yağmur altındaki adamı günlerce düşündüm. Yüzünü değil, söylediği cümleleri hatırlıyordum daha çok. İnsan bazen birini değil, ondan kalan boşluğu taşır. O karşılaşmadan sonra sokaklar daha dar, sesler daha yüksek gelmeye başladı. Sanki bir şey içimde yerinden oynamıştı. Gitme fikri artık soyut değildi. Bir düşünce olmaktan çıkıp bir yük gibi omzuma yerleşmişti. Onu görmezden geldikçe ağırlaşıyor, hatırladıkça netleşiyordu. Önce küçük hazırlıklar yaptım. Kimseye söylemeden. Bir çekmeceyi boşalttım. Kullanmadığım eşyaları ayırdım. Uzun zamandır elimi sürmediğim kitapları elden geçirdim. Bazılarına dokunurken duraksadım. İnsan, kendini en çok geçmişine dokunurken ele veriyordu. Evdeki sessizlik daha belirgin hâle gelmişti. Eşyalar bile gitmeye hazır gibiydi. Duvarlara baktım. Bir zamanlar anlam yüklediğim izler, artık yalnızca alışkanlıktı. Bu evde kalmak, burada yaşamak değil; burada beklemekti. Vedalar zor geliyordu. Çünkü kime veda edeceğimi tam olarak bilmiyordum. Hayatımdan çıkmış insanlara mı, hâlâ etrafımda olan ama çoktan uzaklaşmış olanlara mı? Bazı vedalar sözle yapılmıyordu. Bir mesaj yazıp silmek, aramamak, bir daveti geri çevirmek… Bunlar da vedaydı ama kimse fark etmiyordu. Bir akşam, eskiden sıkça görüştüğüm birinin yanına uğradım. Konuştuk. Günlük şeylerden. İşten, havadan, başkalarından. Gitmekten söz etmedim. O da sormadı. Konuşmanın bir yerinde ikimizde sustuk. O sessizlikte, artık birbirimize söyleyecek bir şeyimizin kalmadığını anladım. Kalkarken “yine görüşürüz” dedi. Başımı salladım. Yalan söylememiştim; o cümleyi ben kurmamıştım. Gidişi ertelemek için bahaneler de birikti. Bir iş daha bitmeliydi. Bir konuşma yapılmalıydı. Bir zaman daha geçmeliydi. Ama biliyordum: İnsan gitmeye karar verdikten sonra, kaldığı her gün biraz daha eksiliyordu. Yağmur altındaki adamı ikinci kez, yine bir yağmurda gördüm. Bu kez tesadüf gibi gelmedi. Aynı dükkânın önünde değildi ama yine acele etmeyen bir hâli vardı. İnsanların tersine yürüyordu; sanki kalabalığın ritmini kabul etmiyordu. Beni fark etti. Hafifçe başını salladı. Yanına yaklaştım. “Uzun sürmedi,” dedi, yağmuru kastederek. “Bazı şeyler sürüyor,” dedim, ne dediğimi tam bilmeden. Gülümsedi. Bu kez susmadım. Sanki bunu bekliyormuş gibi baktı. “Beni tanımıyorsunuz,” dedim. “Gidenleri az çok tanırım,” diye karşılık verdi. “Çoğu önce bir süre kalır.” Bu cümle içimi ürpertti. Çünkü doğruydu. Gitme kararını vermiştim ama hâlâ buradaydım. Hâlâ aynı sokaklardan geçiyor, aynı pencereden dışarı bakıyordum. “Peki, siz?” diye sordum. “Siz neden buradasınız?” Omuzlarını hafifçe kaldırdı. Yağmur hafifledi. İnsanlar hızlandı. O yine kalabalığın dışında kaldı. Ayrılırken arkasından baktım. Bu kez kaybolmadı; yalnızca uzaklaştı. Eve döndüğümde valizi çıkardım. Uzun zamandır dolabın üstünde duruyordu. Tozunu aldım. Açtım. İçine ilk neyi koyacağımı düşündüm. Bu soru, sandığımdan daha zor çıktı. İnsan, giderken en çok neyi yanına alacağını değil, neyi geride bırakabileceğini düşünüyordu. Bir liste yapmadım. Bilerek. Liste yaparsam, kalmak için daha çok sebep bulacağımı biliyordum. Bunun yerine eşyaları elime aldım. Bir süre tuttum. Sonra karar verdim. Bazıları valize girdi, bazıları yerinde kaldı. Tıpkı insanlar gibi. Gidiş tarihini belirledim ama kimseye söylemedim. Tarih, yalnızca bana aitti. Yine de o gün yaklaştıkça içimde bir ağırlık oluştu. Gitmek, düşündüğüm kadar kolay değildi. Çünkü insan yalnızca bir kenti değil, kendinin eski hâllerini de terk ediyordu. Son gece, yine pencerenin önünde durdum. Kent sessizdi. Yağmur yoktu. Ama sanki her an başlayabilirmiş gibi bir hava vardı. Yağmur altındaki adamı düşündüm. Onun bekleyişini. Benim erteleyişimi. Gitmeye hazırdım. Ama henüz gitmemiştim. Yağmur altındaki adamı bir daha düşündüğümde, onu bir yere yerleştiremediğimi fark ettim. Ne bir yaş, ne bir hikâye, ne de bir geçmiş yakıştırabiliyordum ona. Kentte herkes bir yere aitti; bir işe, bir zamana, bir alışkanlığa. O ise hiçbirine benzemiyordu. Sanki burada değildi ama buradaydı. Sanki gitmişti ama henüz çıkmamıştı. Onu gördüğüm anlarda hep yağmur vardı. Bu bir tesadüf değildi artık. Yağmurun insanları aceleye sürükleyen, kaçmaya zorlayan hâlinin içinde, o durmayı seçiyordu. Kaçmayanların yüzünde hep benzer bir ifade olurdu: yorgunlukla karışık bir kabulleniş. Onun yüzünde ise bu yoktu. Bekliyordu ama tükenerek değil; sanki beklemek, onun için bir biçimdi. Kim olduğunu sormadım. Sormaya gerek de duymadım. Adı olsaydı, bu kentteki herkes gibi bir yere bağlanacaktı. Oysa onun varlığı, bir şeye bağlı olmamakla anlamlıydı. Bazen onu, gitmiş ama geri dönmüş biri gibi düşünüyordum. Bazen de hiç gidememiş biri. Belki de sadece, gidenlerle kalanların arasındaki o ince çizgide duruyordu. Gidiş tarihime birkaç gün kala, çocukluğumun geçtiği mahalleye gittim. Bunu özellikle sona bırakmıştım. Çünkü bazı yerlere erken gidilmez; insanın içi hazır olmalıdır. Aksi hâlde orası yalnızca bir sokak, bir bina olur. Oysa ben, vedalaşmak istiyordum. Mahalleye girdiğimde zamanın oraya uğramayı unuttuğunu sandım. Aynı duvarlar, aynı eğrilik. Ama yaklaştıkça fark ettim: Değişmişti. Yalnızca ben, onu eski hâliyle hatırlamakta ısrar ediyordum. Çocukluğun en büyük yanılgısı buydu zaten; hiçbir mekân olduğu gibi kalamıyordu. Eskiden önünde durup içeri girmeye çekindiğim o ev hâlâ yerindeydi. Kapısı farklıydı. Pencereleri yenilenmiş cephesi farklı bir renkte boyanmıştı. Ama ben baktığımda, içeride hâlâ başka bir zamanın sürdüğünü hissediyordum. Sesler geldi kulağıma; aslında yoktular ama ben biliyordum. İnsan bazı sesleri duymaktan vazgeçmiyordu. Sokağın başında durdum. Bir zamanlar mahalle arkadaşlarımla koşarak geçtiğim mesafeyi şimdi adımlarla ölçüyordum. Küçülmüştü her şey. Ya da ben büyümüştüm. Hangisi olduğunu ayırt edemedim. Bildiğim tek şey, buranın artık bana ait olmadığıydı. Ama bir zamanlar olmuştu. Ve bu, yeterliydi. Kapının geniş başlangıç basamağına oturdum. Ellerimi dizlerime koydum. Uzun süre öylece kaldım. Hala ben buraya aitim diye düşündüm. İçimden geçenleri kelimelerle anlatmak istedim. Başaramadım. Bazı anlar, düşünceden çok duyguların alanına girer. Orada ise kelimeler işe yaramaz. Ayağa kalktığımda içimde beklediğim o büyük sarsıntı yoktu. Ağlamadım. Ama boğazım düğümlü. Sanki ölümünü kabullendiğim bir yakınımı mezara koyup ellerimle üzerine toprak atıyordum. İçimden bir şey kopmadı. Yalnızca hafif bir boşluk hissettim. Belki de vedalar böyle olmalıydı; sessiz, gösterişsiz, kimseye fark ettirmeden. Dönüş yolunda yağmur başladı. Bu kez kaçmadım. Yürümeye devam ettim. Islanmak, o gün bana iyi geldi. Yağmur altındaki adamı düşündüm. Onu bir daha görüp görmeyeceğimi bilmiyordum ama bu önemli değildi. O, artık yalnızca sokakta karşılaştığım biri değildi. İçimde bir yerde duruyordu. Gitmeden önce durmayı öğrenmiş hâlim gibi. O akşam eve döndüğümde valizi kapattım. Pencerenin önünde durup sokağa baktım. Kent hâlâ aynıydı. Ama ben artık ona ait olmamayı kabullenmiştim. Bu, bir yenilgi değil; bir açıklıktı. Bu kez gerçekten gitmeye hazırdım. Ve biliyordum: Ben, gitmeyi seçmiştim. Sabah erken uyandım. Alarm çalmadı. Zaten çalmasına gerek yoktu. Uykum hafifti, sanki uzun zamandır beklediğim bir şeyi nihayet yapacakmışım gibi. Ev sessizdi. Valiz kapının yanında duruyordu. Bir kez daha açıp kontrol etmedim. Eksik bir şey varsa, eksik kalabilirdi. Anahtarları elime aldığımda duraksadım. Emektar otomobilim apartmanın önünde beni bekliyordu. Yıllardır aynı yerde durur, aynı sesle çalışırdı. İçine oturduğumda, koltuğun beni tanıyan bir tarafı vardı. Yeni değildi, pürüzsüz değildi ama yabancı da değildi. Bazı şeyler, yalnızca alışkanlıklarıyla insanın hayatında yer ederdi. Nereye gideceğime karar vermedim. Haritaya bakmadım. Bir hedef koymadım. İlk kez, varılacak bir yer düşünmeden yola çıkıyordum. Kontağı çevirdim. Motor, biraz gecikerek ama itiraz etmeden çalıştı. Bu bana iyi geldi. Her şeyin hemen olmaması, bazen güven verirdi. Kentten çıkarken tabelalara baktım. Hepsi bir şey tanımlıyordu: başka sokaklar, başka merkezler, başka kalabalıklar. Hiçbirini seçmedim. Direksiyonu nereye çevirdiğimi sonradan fark ettim. Yol, kendini açmıştı sanki. İlerledikçe manzara değişti. Ama çok da değil. Aynı ağaçlar, aynı dönemeçler, aynı benzin istasyonları… Bir yerde durup kahve aldım. İnsanlar vardı. Yüzler farklıydı ama bakışlar tanıdıktı. Kimse kimseye uzun uzun bakmıyordu. Herkes bir yere yetişme hâlindeydi. Bu hâl, her yerde aynıydı. Yola devam ettim. Radyo açıktı ama dinlemiyordum. Ses, yalnızca boşluğu dolduruyordu. Bir noktadan sonra şunu fark ettim: Gittiğim yerle değil, hareket halinde olmakla ilgileniyordum. Durduğumda ağırlık geri dönüyor, sürdüğümde hafifliyordum. Bir süre sonra durup durmadığımı, kaç kilometre yaptığımı hesaplamayı bıraktım. Yolun kendisi yeterliydi. Yaşamın da çoğu zaman böyle olduğunu düşündüm. İnsan nereye gittiğini sandığı anlarda bile aslında yalnızca ilerliyordu. Durmak, beklemek, dönmek… Hepsi yolun içindeydi. Yağmur başlamadı o gün. Ama başlayacakmış gibi bir hava vardı. Camdan dışarı baktım. Bir an, yağmur altındaki adamı düşündüm. Nerede olduğunu bilmiyordum. Belki başka bir kentte, belki başka bir yol kenarında. Belki de artık yoktu. Ama bu önemli değildi. Onu düşündüğümde, durmayı öğrendiğim halim geliyordu aklıma. Direksiyonun başında şunu fark ettim: Her yer birbirine benziyordu. Kentler, yollar, insanlar… Ve belki de yaşam tam olarak buydu. Bir otomobil yolculuğu gibi. Bazen hızlanarak, bazen yavaşlayarak. Kimi zaman durup bekleyerek, kimi zaman yalnızca devam ederek. Önemli olan nereye vardığın değil, hangi anlarda kendin olarak kaldığındı. Gaza biraz daha bastım. Yol uzundu. Ama ilk kez, bu beni korkutmuyordu. M. Topaloğlu
“Ertelenen şeyler genelde en çok yorandır.”
“Gitmeyi düşünüyorum,” dedim.
“Düşünmekle kalmazsınız,” dedi. “Ama hemen de gitmezsiniz.”
“Ben bekliyorum,” dedi. “Ama sizin beklediğinizle aynı şey değil.” Ne demek istediğini sormadım. Bazı cümleler açıklanırsa anlamını yitiriyordu.
Bazı insanlar yağmurda bekler. Bazıları ise yağmur dindikten sonra gider.
Farklı isimler taşıyorlardı ama aynı duyguları barındırıyorlardı.
Gercekedebiyat.com
















YORUMLAR