Tarihci, bilimadamı Mövsüm Aliyev`in[i] ruhuna selam olsun!

  

Baş yazı

YAZAR

         

Murdarüşüyen[ii] nisan ayazı insanların iflahını kesmiş. Metrodan çıktıkları gibi yüzlerini gözlerini kapatarak sağa sola koşturuyorlar.

Az yukarıda Bakü Devlet Üniversitesi`nin[iii]karşısında mezartaşına benzeyen dikili bir taş. Geçip gidenlerin dokunmasından  o denli eskimiş ki, baktığında bin yıldır dikili sanırsın. Taşın üzerinde kiril alfabesiyle bir yazı yazılmış: "Buraya Azerbaycan halkının büyük düşünce adamı, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti`nin önderi Muhammed Emin Resulzade`nin anıtı dikilecektir.”

Genç delikanlı taşın üzerinde ayaklarını aşağıya bırakıp oturarak kitap okuyor. Elbisesi çok ince, fakat o bunun farkında değil. Uzun, karışık saçı, tıraşsız yüzü, boynuna rastgele sardığı eski atkısı belki de onu görenlerin yolunu değiştirmesine neden olabilir, ama çok dikkatlice kitap okuması bu duyguyu azaltıyor. Kulaklarında kulaklık, ellerinde telefon bulunan öğrenciler öbek öbek geçip gidiyorlar ve  üniversitenin tam da karşısındaki sokakta publara, kahvelere giriyorlar. Onlardan birisi, ayağında spor ayakkabısı, başında şapka bulunan orta boylu bir kız (onun da kulağında kulaklık var), delikanlıya yaklaşarak birşeyler söylüyor. Delikanlı kitapı bir köşeye bırakarak onun söylediklerine yanıt veriyor ve ona birşeyler anlatmak için çaba harcıyor. Sonra iç cebinden katlanmış kağıtlar çıkararak ona gösteriyor. Fakat kız elini sallayarak uzaklaşıyor. Delikanlı onun peşinden bağırıyor:

“Bu kulaklığı dahi çıkarmamış kulağımdan benimle konuşurken... Eh...”

Az sonra kulağında kulaklık, ağzında sakız bir diğer genç de ona yaklaşıyor. Tüm dikkatiyle kitap okuyanın onu farketmediğini anlıyor ve hafifçe itiyor:

“Dünden bu yana burda mı oturuyorsun?”

“Düşürecektin beni, yavaş olsana biraz! Bu taşa dikkat ettin mi hiç?!”

Oturduğu taşın üzerinden kalkıyor.

“Hayır, noldu ki?! Dur, dur, bir yazı var sanki..."

Yarımyamalak okuyormuşcasına bir takım hareketler yapıyor, dudaklarını kıpırdatıyor:

"Burda Azerbaycan... ııııııııı.... va-va-va-va.... Meh... Emin Res....`nin anıtı dikilecektir... Eeee, ne olmuş yani?”

“Allah belanı versin senin!" diye arkadaşını azarlıyor. "Sen bu adamın kimliğini biliyor musun? Senin, benim dedelerimiz Ruslara köleydi, ama bu adam gunümüzdeki bağımsız Azerbaycan için...”

“Efe, yeter ama!.. Şimdi bunu bilmeyen mi var ki sen hala bunları anlatıyorsun? Allah onun kaderini öyle yazmış, bizim köle dedelerimizin kaderini de böyle...”

“Hayır, öyle değil! İnsan kendi kaderini kendisi belirliyor... Bu adam o acılı kaderi kendisi seçti, kendisi yazdı...”

“Şimdi napalım yani? O adam acı çekmiş diye biz de acı çekmeliyiz, öyle mi? Zaten yeterince acı çekiyoruz... Biliryor musun, Afgan, ben de, sen de Sovyet dönemini görmedik... Ama görenler, o dönemi yaşayanlar ne anlatıyorlar sence, beyaz undan yapılmış tatlı on kuruş, dondurma on kuruş, kibrit bir kuruş, et iki ruble, votka üç ruble altmış iki kuruş, bira otuz kuruş, “Avrora” sigarası on dört kuruşmuş, onbeş kuruş verdin miydi üzerinde kibrit veriyorlarmış bedava... Kardeşim, benim karnım açken, bağımsız yaşamamışım, özgürmüşüm, neme lazım?!.. Affedersin, ama, beni doyur, bin sırtıma!.. O Bayıl`da[iv] Bayrak alanında dalgalanan dünyanın en yüksek yerindeki bayrak var yaaaa, işte o bile karın doyurmuyor... Ben şimdi bir yolunu arıyorum, diplomasının Azerbaycan`dan başka hiçbir yerde geçerliliği olmayan bu rezil üniversiteyi de bırakıp kaçayım yurtdışına... Sense bu taşın üzerinde otur, tamam mı?”

“Ah, zavallı.... Kölesin sen...”

“Azacık dursana sen! Senin öve öve bitiremediğin o Mehmet Emin`in de yurtdışına kaçtığını biliyor musun? Hem de çoluğunu çocuğunu bırakarak kaçmış buralardan, orda tekrar evlenmiş... Kardeşim, nolursun, keyfimi kaçırma! O elindeki kitaplar çoğu kimseyi delirtmiş şimdiye kadar, bir tek sen kalmıştın geriye... Ben puba gidiyorum... Az bir para buldum... Hadi gidip kafaları çekelim...”

“...”

“Gelmiyorsun, öyle mi? O zaman bay...”

Delikanlı hızla uzaklaşıyor. Afgan karşısındaki taşın önünde eğiliyormuş durumda; ağlayacak gibi oluyor:

“Bizler gerçekten de seninle aynı milletten miyiz?! Sen, Mirza Bala Memmedzade, Hoyski, Yusifbeyli, Hacıbeyli[v]... Böyle akıl sahipleri gerçekten de bizim ulusa mı ait olmuşlar? Peki, biz kimiz o halde? Ya da neyiz?”

Gerilmiş halde bir sigara yakıyor, bir iki nefes çektikten sonra yine taşın üzerinde oturup kitap okumayı sürdürüyor...

O sırada ondan fazla öğrenci Afgan`ın yanına geliyorlar. Birşeyler konuşuyorlar. Afgan ısrarla onlara da birşeyler anlatmaya gayret ediyor. Ama nafile. Onlar da sona kadar dinlemiyorlar arkadaşlarını. Üniversitenin hemen karşı sokağında bulunan puba gidiyorlar.

Az sonra telefonu çalıyor. Anlattıklarından anlaşılıyor ki, telefon açan herkimse onu da karşıdaki puba çağırıyor. Delikanlı da binbir bahaneyle telefon açan kişiyi başından savıyor. Yine kitabını okumayı sürdürüyor...

Aşağı yukarı yirmi dakika sonra kısaboylu bir kız geliyor ve arkadan elleriyle delikanlının gözlerini kapatıyor. O, kızın ellerini gözünden götürüp öpüyor ve ayağa kalkıyor. Birbirilerine sarılıyorlar.

“Ne güzel kıraathanen var böyle?"

Kız şakayla karışık sitem ediyor. Sonra delikanlının elindeki kitabı alıp kapağına bakıyor: "Asrımızın Siyavuş`u... Sınavlara da az var, şimdi bunun sırası mı?”

Oğlan derinden bir ah ediyor. Ve kızın saçlarını okşuyor.

“Hangi yıldayız?”

“2018`de”

“Yüz sene önce hangi olay oldu Azerbaycan`da?”

“Dur, bakalım... Şey.... Evet, hatırladım. Şöyle ki, bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti kuruldu yüz sene önce...”

“Evet... İşte... Bugün ben de seninle bu konuda konuşmak istiyorum. Olur mu?!”

Kız sevecenlikle delikanlının yüzünden öpüyor:

“Canım, senin hangi konuda konuşmanın benim için hiçbir önemi yok. Tam tersi ben seve seve dinlerim seni. Hem ben de Cumhuriyetçiyim, biliyorsun. Monarşist değilim... Babamın, amcamın görevde olmasına ragmen, ben de senin yanındayım...”

Gülerek karşıdaki kahveye doğru yürüyorlar.



Azad Karadereli ve Celal İlhan Leyla Hanımın mezarı başında

 “Sana bir sır vermek istiyorum: bir öykü yazdım...”

“Ne?!”

Kız öyle bir bağırıyor ki, kafede bulunanların hepsi dönüp onlara doğru bakıyor.

“Yavaş... Neden şaşırdın ki?”

“Hani, sen bilimadamı olacaktın?! Canım benim, lütfen şaka yaptığını söyle. Biliyorsun, ben yazarlardan, şairlerden hep korkmuşum... Onlar normal olmuyorlar ne hikmetse...”

“Korkma... Ben topu topu bir öykü yazdım sadece. Sadece bir tane... Onu da belki hiç yayınlamam bile... Ya da bir örneğini bastırırım. Kendimiz okuruz diye.”

“Tamam... Bana söz ver, bir daha böyle birşey yapmayacaksın...”

“Söz veriyorum... Şimdi iznin olursa o yazdıklarımı okumak istiyorum... Ne olursun, belki bir saatini bile almam... Eninde sonunda bir saat işte...”

           

Birinci bölüm

VANDA HANIM

İnsan doğduğundan itibaren hep doğaya aitdir. Yani, nereye gitse, son kavuşacağı yer yine doğadır, topraktır. Onun yapısında azacık toprak, azacık su, azacık ay, biraz da güneş var... Hayır, bu sonuncuyu, Güneş`i doğru anlatamadım galiba sizlere. Kimi insanlarda Güneş`e özel hususlar daha fazla oluyor... Sanki Tanrı onları Güneş'in yarısı olarak yaratmış ki Yer'le Güneş arasında bir köprü oluştursunlar. Güneş dinlendiğinde Güneş'in yerine geçsinler.

Onu ilk gördüğümde bu düşünceye kapılıverdim: Güneş  bu insana nasıl da çok dokunmuş, onu nasıl da etkilemiş. Hepimizi etkiliyor, ama bunu daha fazla etkilemiş anlaşılan. Sanki parlayan yüzünde Güneş`in nurundan birşeyler ilişmiş kalmış. Daha salona ilk adımları attığından bu yana herkes dönüp ona baktı. Hatta ters yöne bakanlar bile ona döndüler yüzlerini! (Geniş alnı, arkaya taranmış siyah, gür saçları, yuvarlak yüzü, bu yüze çok yakışan bıyıkları ve kalın kaşların altından herdaim gülümseyen kocaman gözleri... Ben böyle çehresi olan birisiyle ilk kez karşılaşıyordum.) Evet, evet. Bu gerçekten de böyleydi... Bense... Benim mizacım ne yazık ki, biraz sertti. Aile geleneklerinden dolayı kimi özelliklerim yüzünden insanlar, özellikle de karşı cinsten olan tanıdıklarım benimle mesafeli davranıyorlardı. Hatırlıyorum da, lisedeyken okuldaki kızların çıktığı erkek arkadaşları vardı. Sadece benim yoktu. Okulda bana gizli saklı buz lakabını takmışlardı. Buz Vanda...

Belki de sırf bu yüzden ciddi bir ilişki yaşamadım şimdiye kadar...

Ama elimde değil, bu adamdan gözlerimi ayıramıyorum. İşte, sonunda onun da gözü beni görüverdi. Bir anlık. Birce anlık bakışlarını bana dikti ve sonra hemen uzaklaştırdı bakışlarını. Nasıl da belli oluyor görgü sahibi olduğu. Gerçek bir pan kendisi... Gerçek bir centelmen! Asil bir beydir... (Bu sonuncu kelimeyi ben henüz bilmiyorum. Yıllar sonra bu adamın bana öğreteceği sözlerden birisi de işte bu lafıdır: ”bey”. Onun vatanında erkeklere böyle seslenirlermiş...)

Sovyetler`den kaçanların hemen hemen hepsi ezik, soluk, yerlebir olmuş, en önemlisi ise ruhu sarsılmış insanlar oluyor genelde. Onların arasında en vakuru diye bilinen Trotski`nin gözlerinde bile bir dağınıklık görmüştüm. Bu adamsa çok şık, öyle bir vakur yürüyüşü, salınışı var ki, birşey yere düşmüş olsa eğilip te yerden kaldırmaz zannedersin. Hiç kimsenin karşısında eğilmez, tam tersi herkes onun önünde eğilmiş... Hayır, asla! Bu son söylediğim asla ve asla gerçekleşemez! Bu adamın ışıklı gözleri herkesin onun karşısında eğilmek zorunda olduğunu ima ediyor... Ama yok, hayır, bu asil kişi kimsenin onun karşısında eğilmesine izin vermez. Bu adam, genel olarak onun karşısında eğilenleri asla ve asla sevmez. Zira onda Güneş`ten birşeyler var...

Güneş adam holdeki kalabalığın, bu insan selinin içinde ikinci kez gözleriyle beni arayıp buluyor ve yanıma geliyor. (Burası ülkenin ve başkentin giriş kapısı ve ben severek yaptığım kendi işimi bir kenara bırakarak vatanımın çıkarları uğruna burda yabancıların ülkeye giriş ve çıkış işlemlerini kontröl eden gönüllülerden oluşan küçük bir grubun başında bulunuyorum.) Nedenini bilmiyorum ama içim titriyor ve onun sorularını geçiştirerek yanıtlıyorum. Ve anlıyorum ki, içimde birşeyler kıpırdıyor, uyku halinde bulunan herhangi bir duyu öğen harekete geçiyor, bu insanın nuru üzerimi kaplıyor ve sanki gözükmeyen yönlerimi bile ışıklar kaplıyor bir anda. Tüylerim diken diken oluyor. O an duyumsadığım korku kısa bir süre sonra garip bir huzura dönüşüyor.

Sonra sorularını yanıtladığım için teşekkür ediyor ve son kelimeleri öyle bir iltifatla söylüyor ki  içim gidiyor:

“...Mersi, madmuazeil...”

Ve ansızın ismimi soruyor. Tutkuyla “Vanda” diye yanıtlıyorum. O da gülümseyerek aynı tutkuyla tekrarlıyor:

“Pani Vanda...”

Ben de onun ismini öğreniyorum. Uzun bir ismi varmış. İlk ismi peygamberlerinin ismiymiş: Muhammed. İkincisi kısa olsa bile iki ismi beraber söylemem bir hayli zor oluyor. Yine tebessüm ediyor ve bu Güneş`in yarısı insanın nuru beni iyice ıstıyor; soğuk ruhuma ılık iklimlerden rüzgarlar doluveriyor: “Sadece Emin bey olarak çağırmanız mümkün.” (Bunun da anlamını daha sonra farkedecektim: kendisinden emin olan, egodan arınmış, çalıştığı işlerde başarılı olacağına emin olacak kimse – Emin bey – onun vatanında aynen böyle diyorlar: ?min. Lehçe`de de Emin bey, Türkiyede de Emin beymiş...) Rusça söylediklerini hemen anında beynimde Lehçe`ye çeviriyorum ve halinden memnun bir halde kafamı sallayarak onaylıyorum. Ve az sonra garip, garip olduğu kadar da ilginç bir olgunun içinde buluyorum kendimi: deminden bu yana beni etkileyen bu insan meğer gaddar Sovyet rejiminin, onun başındaki cani Stalin`in özel denetimindeymiş ve bir ilginç raslantı sonucu kurtulmayı başarmış. Onun Sn. Petersburg`dan Finlandya`ya, Fransa`ya, ordan da Polonya`ya ulaşması bir mucize sonunda gerçekleşmiş. Ama daha tehlike tam bitmemiş. Polonya devletinin onu sınırdışı ederek gerisin geri Rusya`ya sınırdışı etmesi de olası bir durum. Sanki soyumdan gelen yücelik duygusu, insanlara yardımcı olmak isteği içimde başkaldırıyor ve ona elimdeki tüm imkanları kullanarak yardımcı olacağım konusunda söz veriyorum...

 

EMİN BEY

Bir Doğu deyiminde şöyle denir: Eğer insan azaplardan güç alarak tekrar şahlanmışsa, bir daha yenilmesi güç olur. Azap sözünü hiç sevmem, şuna badire diyelim. Evet, ben çok badireler atladım. Başım çok çekti maceradan. Daha ilkgençlik yıllarımda bir çok ülkede bulundum. Bolşeviklere karıştım (zira yanlışımı hemen anlayıp ayrıldım onların yanlarından), menşeviklerle, milletcilerle, dincilerle beraber çalıştım. Hatta Stalin gibi gaddar birisiyle bile yatıp kalktım.  Onu ölümün ağzından ben kurtardım[vi]...

Arkadaşlar fırkamızı tesis etmeği önerdiklerinde bu fırkanın Kafkasya`nın en ünlü fırkasına dönüşeceğini, ülkenin birinci partisi olacağını, bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti`ni de onun üyelerinin kuracağını kim tahmin edebilirdi ki.

Hem fırka ve devlet kuruluşunda, hem makale ve nutuklarmda maceradan uzak durmak için uğraşsam bile, olmuyordu. Zaten yaşadığım hayatın kendisi her anıyla tehdit, korku ve azablarla dolu bir maceraydı; ama aynı zamanda hoş bir macera! Cumhuriyet`in dağılmasından sonra Lahıç`ta  Ali Ahmedoğlu adıyla saklanırken “Asrımızın Siyavuş`u” kitabımın yazılması gibi ağır ve tehlikeli bir zamanı hatırlamak istiyorum. Bu esere yazılmış önsözü hatırlar mısınız?!

 (“...Bolşevik istilası kederli, elemli bir olguydu. Bir ay boyunca Bakü`de saklandıktan sonra, bir arkadaşla beraber Bakü`yü terketmiş, Gürcistan`a geçmek için yola koyulmuştuk. Hadiseler ve tesadüfler bizi bir çok dağları ve dereleri gezdirdikten sonra Şamahı kazasında Lahiç isimli ünlü bir kasabada saklanmak zorunda bırakmıştı. Lahiç`te bir vatandaşın evinde misafirdik. Bu evde küçücük bir kütüphane vardı. Bir kısmı Farsça, bir kısmı Türkçe, bir kısmı da Rusça kitap ve dergilerden ibaret olan bu kütüphanenin, bence en dikkate şayan cildi Firdevsi`nin 'Şehname'siydi. 'Şehname'yi izin alarak okumaya başladım. Doğu`nun en büyük romantik yapıtı o zaman çok hassas olan ruhumu istila etti. Geçirdiğimiz macera dolu hayatı şairane bir surette, karşılıklı bir biçimde yaşayan nice öyküler, nice destanlar, nice karakterler, nice felsefeler vardı. Bunların yanısıra ilgimi en fazla çeken ve ruhumun en hassas noktalarına dokunan bir öyküyü 'Siyavuş' destanını okudum. Önce aşina olduğum destanı ilk kez okuyormuşum gibi bir hisse kapıldım. O kadar sevdim, o kadar anladım ki, bir daha tekrar ettim. Yüksek sesle okudum. Arkadaşıma dinlettim. Hiç şüphe yoktur ki, ilham almıştım. Arkadaş, tarihimizin Siyavuş`unu dinledin. Şimdi sana 'Asrımızın Siyavuşu'nu yazacağım, dedim. O, buna, hayret etmişti. Heran baskın yeme tehlikesiyle yaşadığımız böyle bir durumda yazı yazılacağına inanmamıştı. Fakat ben başladım. Birkaç sayfa yazmıştım ki, bulunduğumuz evi tedbir için değişmek gerekti. İkinci değiştiğimiz yer bana çox uyğun gelmişti. İhtimal ki, takipten bir süre uzaq olmak için burası daha uygundu. Fakat Lahiç dağlarının en muhteşemi olan Nihal`a bakan güzel manzarası, Girdiman nehrinin gece ay işığında kendine özgü akışı ve yabancıların gözlerinden ırak olan küçük avlusuyla o, aynı anda yaşadığım ruh halini kağıtlara dökmek için en uygun şartlara sahipti. Altıncı gün yine yerimizi değişmek zorunda kaldık. İki günlük bizim eşyaları birbaşka eve taşıdılar. Burda sonuncu bölümün müsveddesini bitiriverdim...”)

İşte yaşadığım şu günlerde Sankt Petersburg`ta yabancı ülkeye nasıl kaçacağımı düşünüyordum ki, Musalar[vii] ulaştılar. Ladoga gölünün üzerinden buzun üstüyle Finlandiya`ya geçtim. Helsinki`ye yeni varmıştım ki, Abdullah Battal`ın [viii] adamları beni alıp onun yanına götürdüler. Adıma büyük bir tören düzenlendi. Onların yardımıyla Fransa`ya gittim, fakat belgelerimi düzenleyememem yüzünden viza işlemlerimi gerçekleştiremedik ve dostların tavsiyesi üzerine  geriye Lehistan`a [ix] geldim. Lafım şu ki, her defasında çok zor ve müşkül bir duruma düştüğümde görünmeyen bir el gayipten uzanarak beni düştüğüm o çok zor durumdan kurtarıyordu. İşte, şimdi burda, Varşova`daki sınır kapısında beni korkuların tehdit ettiği anda bir genç hanımın bakışları bana dikiliyor ve bu kez bu kadının beni kurtarmak için gönderildiğini anlıyorum. (Geride işgalde olan ülkemi,  dost ve dava arkadaşı olarak gördüğüm, bildiğim binlerce insanı, ailemi – sevgili zevcemi, evlatlarımı, akrabalarımı bırakıp gelmem yüzünden karı kız olayı aklıma dahi gelmiyor, gözüme dahi gözükmüyor. Tek istediğim uygun ülkeler aracılığıyla Türkiye`ye geçmek, orada Azerbaycan davasını sürdürmektir. Bu sırada aklıma yine de “Şehname”`den bazı satırlar geliyor. Benim hasbi-halıma nasıl da uygun bu mısralar:

Kılıç oynadı, sel gibi aktı kan,
Yerin haline ağladı asiman.
Bütün ülkeyi çaldılar, çaptılar,
Ne vardı elinde elin kaptılar.
Kesildi günahsızların başları,
Suvardı o toprağı gözyaşları...)

Oyüzden de birinci kabinede oturan bana bakan genç hanıma yaklaşıyorum ve niyeyse herşeyi ona olduğu gibi anlatırsam, bana yardımcı olacağına inanıyorum... Zira, gayipten uzayan elin böyle anlarda ortaya çıktığını gördüm hep. (Bayıl`da ölüm koğuşunda oturduğunda çok rahattım. Her an kurşuna dizmeye götürebilrlerdi, ama ben telaş etmiyordum. Tek rahatsızlığım meslektaşlarımın, fırkadaşlarımın tehlikeyle karşılaşma durumlarıydı. Böyle ağır, zor anlarda  bir gurup silahlı kişiler beni arabaya koyarak kaçırdılar ve yolda kulağıma “Sesini dahi çıkarma! Seni Koba`nın [x] emriyle onun yanına götürüyoruz.” diye fısıldadılar. Devranın çarkıyla karşılaşsam da, sonunda özgürlüğüme kavuştum.)

 

VANDA  HANIM

Şöyle bir süzüyorum bu gizemli adamı. Yaklaşık otuz otuzbeşli yaşlarda. Orta boylu. Takım elbisesi eskise de, üzerinde çok şık duruyor. Kıravatını modaya uygun bağlamış. Adamda erkek güzelliğinin tüm özellikler toplanmış adeta. Ve galiba benim ona olan ilgim artık tüm sınırları aşıyor. Kendimi toparlamak için olanca gücümle çaba harcıyorum. Ama heyhat... Boşuna. Nafile... Ona olan ilgimi anlıyor sanki. Olaganüstü bir tebessümle yüzüme bakıyor öylece ve gülümsüyor. Ama bu tebessümde, gülümsemede sıradan insani duygulardan öte hiçbir şey yok sanki. Öyle nazik ki, karşısında adeta çocuklar misali utanıyorum.

Ona yardım etmeliyim, beynimde bu düşünce kesinleşmiş artık. Nedenini ben dahi bilmiyorum. Sınırdışı edilme ihtimalinin mevcutluğuna rağmen, sükunetini koruyor. O denli sabırlı ve temkinlidir ki, bu hali beni de esir ediyor kendine. Hafif bir müzik tınısı gibi sevecen konuşması, doğulu tebessümü ve iltifatlı bakışları beni tamamen savunmasız hale getirmiş. Bir de galiba, bu adamın yanında ilk kez kadın olduğumu anımsıyorum. Karşımdakı küçük aynaya sık sık kaçamak bakışlar fırlatıyorum, sabah doğru dürüst taramaya zaman dahi bulamadığım saçlarımı ellerimle geriye savuruyor, soluk çehreme birşeyler sürmeğe gayret ediyorum. Onun belgelerini düzenlemesini fırsat bilerek dudaklarıma da hafifçe boya sürüyorum. (Çalıştığım iş askere dönüştürmüş beni iyice. Devrim romantikliği kadınlığımı dahi elimden almış durumda, kendime zaman ayırmaya vakit bile yok. Maaş almasam bile, burda gönüllü olarak gençlerle beraber yeni bağımsızlığını kazanmış canımdan çok sevdiğim ülkem Polonyam için elimizden geleni yapıyoruz. Ülkeye yasadışı göçlerin, giriş ve çıkışların, leh halkına ait kıymetli eşyaların ülkeden kaçırılmasını engellemek için çaba harcıyoruz. Sabah erkenden akşam saat sekize kadar masa başındayım. Kimi zaman gece vardiyasında dahi çalıştığım oluyor. Vatana hizmet böyledir işte. Hayatını feda etmek zorunda kalıyorsun.) Ve en nihayetinde, bu asil insanın bizim “yuk” diye tabir ettiğimiz elindeki yük çantasından çıkararak bana verdiği belgeleri karıştırıyorum. (Sonradan şunu da öğreneceğim, meğer bu “yuk” sözü bize Türkçe`den gelmiş. Emin beyden aynı zamanda onların çantada, kesede ve diğer eşyalarda taşıdıkları eşyalara da “yük” dediklerini de öğreneceğim ilerleyen dönemlerde.) Sormadığım halde bu konuda bilgilendiriyor beni.

Vanda hanım ve Resulzade Varşova sokaklarında

Ve duygularımın beni yanıltmadığını tekrar tekrar anlıyorum!

Bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti`nın Milli Şurasının başkanı, milletvekiliymiş. Aynı zamanda iktidardaki “Müsavat” partisinin de başkanıymış. (Daha sonra şunu da öğreneceğim ki, bu genç adam aynı zamanda bir ilimadamı ve yazardır. Kurduğu cumhuriyet Ruslarca işgal edildikten sonra Lahiç isimli ücra bir kasabada saklanırken topu topuna üç dört günlük bir süre zarfında “Asrımızın Siyavuş`u” isimli tarihsel bilimsel bir yapıt yazmış ve elyazısını ordakı arkadaşlarına bırakarak kendisi bu uzun yola çıkmış. Keşke siz onun o yapıtın yolunu nasıl hasretle beklediğini bir görmüş olsaydınız!..) Tam bir özgürlük mücahidi... Benim ait olduğum ailenin, Polonya devrimcilerinin soyunun yaşadıklarıyla nasıl da benzerdir onun yaşadıkları! Kan akrabamız olan Josef Pilsudski`nin Polonya`nın özgürlüğü için mücadele etmesi, Rusların onu tutuklayarak Sibirya`ya sürmeleri, uzun ve azap dolu mücadele yolu geçerek tekrar bağımsızlık savaşına katılması... O da Emin bey gibi kendi partisini  Polonya Sosyalist Partisini kuruyor. Ama daha sonra anlıyor ki, karşısındaki güç gaddar Rusya`dır ve o, politikaya değil, savaşa, silaha daha fazla inanmaktadır. Pilsudski Polonya`nın ordusun kurmaya başlıyor. Ruslara karşı askeri, politik Streles ittifakı oluşturuyor. Polonya`nın özgürlüğü yolunda savaşıyor. 1918 yılında Polonya bağımsızlığını ilan ettiğinde ülkenin ilk devlet başkanı oluyor. 1920 yılında Sovyet Rusyası Polonya`ya karşı savaş ilan ediryo. Mareşal Pilsudski Rusların kendisinden birkaç kat güclü ordusunu bozguna uğratıyor. Sonunda Rusya Polonya`nın bağımsızlığını tanıyor...

Ben bu bilgileri ona aktardığında gözleri parlıyor. “Büyük fedaiye selamlar olsun!”  diyerek susuyor. Sonra peşinden hüzünlü bir sestonuyla “Biz yapamadık” diye ekliyor. “Bizim ülkemizi Rusya ile İran ikiye parçaladı. Gücümüzü birleştirmesini bilseydik, biz de gaddar Ruslara karşı savaşırdık... Ne yazık ki, biz bunu gelecek nesiller yapsın diye beklettik...”

 

EMİN BEY

Bizim bu tesadüfi tanışlığımız arkadaşlığa dönüşüyor, galiba. Vanda hanım ikindi vakti beni Varşova`ya dolaşmaya davet etti. (Onun burdaki işi gönüllülük üzerine olmuş olsa bile, zordur, sadece akşamlar vakit buluyor.) Visla nehrinin kıyısında dolaşıyoruz.

“Varszova (o, bu sözü bizim gibi Varşava olarak söylemiyor, “ş”`nin yerine “s” ila “z”`nın karışımından oluşan bir ses olarak söylüyor), 1791 yılında başkent olmuş. Ama şehrin tarihi daha eski. 1300 yılında Polonya knyazları kurmuş bu şehri...”

Ben de ona Bakü`yü anlatıyorum. Bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti`nı ilk kez Tiflis`te kurduğumuzu, sonra Gençe`ye aktardığımızı ve en sonunda başkent olarak Bakü`yü seçtiğimizi söylüyorum. Petrol zengini Bakü`de yaşayan Leh kökenli ailelerden, Leh mimarları Goslavski, Skibinski, Skurevich, Ploşko`nun projelendirdiği mimarlık anıtlarını bahsediyorum. Bu söylediklerim onu çok acayip bir biçimde etkiliyor. Bakü`da Leh kökenli insanların, hatta mimarların yaşadığına inanamıyor...

Ben konuştuğumuz dili Rusça`yı onun böyle rahat konuştuğuna işaret ederek soruyorum:

“Siz iyi Rusça konuşuyorsunuz...”

“Evet – hüzünlü bir biçimde yanıtlıyor – Biz Polonya`nın rusların işgali altında bulunan bölümünde oturuyorduk. O yüzden hemen hemen hepimiz bu dili biliyoruz. Fakat sizin de Rusçanız hiç fena değil.”

“Keşke Lehçe bileydim az birşey... O zaman o dilde bir kelime bile konuşmazdım!..

Sert bir biçimde yanıtladım:

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)