Necati Güngör yeni, şaşırtıcı bir öykü kitabı yayınladı: İnsanlığın Sonbaharında. Sekiz öykünün hepsi, bin yıldır aynı coğrafyada kader birliği eden, evleri iç içe, işleri ortak yaşayan Ermeni ve Türklerin ilişkilerini konu eden öyküler bunlar.

Tahmin edileceği gibi nahoş konular ama dokunaklı öykülerde buluşmuşlar. Necati Gügör’ün insancıl sıcacık yüreğinden dökülmüş satırlarda yarattığı kahramanlar, insanlık erdeminin birer temsilcileri. İnsanlığın ortak sofrasına doğru evrilecek çağlar ötesi yolculuğu bilen bir bilinç, güncel küçük politik hesapların, tarihsel kinleri körükleyenlerin karanlığına gömülmeden, Vedat Günyol hümanizminde, Muzaffer Buyrukçu'nun  kahramanlarının sevgi öğretisinde bir yazarın duyarlılığında.

Necati Güngör, İnsanlığın Sonbaharında adlı öykü kitabında, bir yazarın yüreği nasıl olmalıdır sorusuna yanıt veriyor; buna örnek oluyor.

Anadolu’nun, “taşra”nın kent ve kasabalarında kimisi Türk, kimisi Ermeni kahramanlar ekonomik yaşamın ilişkilerinde, Sabahattin Eyüboğlu/Balıkçı'nın deyimlediği Anadolu hümanizmini, o kültürel davranışı asla bırakmıyorlar: Anadolu’nun bilge insancıllığını, Anadolu’nun ana’lığını.

Bilindiği gibi son yirmi yıldır en çok “istismar” edilen konuydu 1915’te yaşanmış katliamlar. Öyle ki edebiyatımızda, gazetelerde Türkiye’de bir zamanlar birlikte yaşadığımız ama şimdi başka/kendi ülkelerine çekilmiş halklar üzerine Türkler’i suçlayan temelde hep tek taraflı öyküler romanlar yazmak, köşe yazıları döşemek en çok getirisi olan konu oldu. (Hatta Nobel bile verildi!)

Neredeyse bu konuda kitap yazmayan yazar sayılmadı, görmezden gelindi. Yazarlıktan nasibini almamış sınırlı yetenekler salt bu konu(lar)da kitap yazdı diye yazar, hatta büyük yetenek ilan edildi, gazetelerde dergilerde yüceltildi. (Böylece, yayıncılık dünyası ve edebiyatımız giderek bu ülkede yaşayanlardan koptu, tarihsel bir çukurun içine sıkışıp marjinalleşti; başka bir yazı konusu.)

Necati Güngör, heybesinde bunca içli öykü taşımasına karşın bu konuları bu cangıla malzeme yapmadı. “Edebiyat dünyası”nın Şafak, Pamuk, Mungan vs. gibi ona sunması muhtemel konfordan uzak durdu Yazarlık yeteneğini, değil edebiyata kimseye faydası olmayan bu tür ucuzluktan uzak tutmakla kalmadı, bu güzel konuları da korudu. “Medya” ve edebiyat dünyasında bu etnik mezhep “furya”sı sönümlenmeye başlayıp bu tür hesapların foyası meydana çıktıktan sonra normal akışında bir edebiyat özlemiyle şimdi yayınladı kitabını.

Nubar Terziyanların, Danyal Topatanların yarattığı kültürdü bu.

SEKİZ ÖYKÜ

En son Necati Gügör’ün Hikâyemde Hayvan Var adlı öykü kitabını okumuş, her biri bir başka "hayvan - insan" (Jack London) ilişkisini anlatan öykülerin izlerini uzun süre belleğimden silememiştim.

İnsanlığın Sonbaharında’da sekiz öykü var. Hepsi Anadolu kasabasında, kentinde, belki 1940-50’lerde belki 60’larda geçmiş. Belki onlardan da önce bir tarihte; yüz yılın başında. Öykülerin kahramanlarının içinde bulunduğu ekonomik politik durum bugüne uymuyor. Bir anılar bütünü. Hepsi ölmüş gitmiş insanlar zaten. Bu da insanda bir burukluk, bir duygusal hava oluşturuyor daha başlangıçta.

“Giden Gün Ömürden” öyküsü ilkel bir mezbahada emekçilerden birine “zimmetli” Deli Davut’un öyküsü. Soğuk buz kesiyor. Mezbahacılar ilkel fabrikada çalışmaya dalınca Deli  Davut sıvışıp kayboluyor bir ara. Bekçinin kulübesine gelmiş ve birlikte esrar içen bir hayat kadınının sünnetli olup olmadığıyla alay etmesiyle alevleniyor konu.

“Kadın:

‘Adın ne?’ diye sordu, türkü bitince.

Davut’sa, birden bir boşluğa düşmüş gibiydi:

‘Davit’ dedi, kadının sorusuna karşılık.

‘O ne biçim ad?’ dedi kadın, ‘gavur adı mı, nedir?’

Bekçi Hacı:

‘Pezevengin sözüne inanma sen,’ dedi kadına, ‘Ne dediğini bilmez deli dürzü…’

‘Deli diye adını da değiştirecek değil ya,’ dedi kadın. ‘Kim bilir belki aslı gavurdur… Gavurların çoğu adlarını değiştirip Müslüman içine karışmışlar; anam söylerdi rahmetli. Ben çocukmuşum daha…’ (…)

‘Hiç gördünüz mü?’ dedi kadın. ‘Sünneti filan yapılmış mı?’

Kalktı yerinden Hacı, Deli Davut’un kemerine el attı kadın gülüyordu buluşundan ötürü. (…)”

Pek yabancı gelmeyen diyaloglar bunlar. Anadolu’da yüzlercesi yaşanmış diyaloglar; bir kötü kültür. Yalnızca Anadolu değil elbet, insanlığın mecrası böyle. Almanya’da Müslüman, Yahudi insanlarla da “sünnetli” diye alay etmişlerdi, ediyorlar.

Öykü insanın içini burkan biçimde son buluyor. Uzun süre etkisinden kurtulmak gerçekten zor. Feodal dönemin kalıntıları insanlığın ilerlemesinin en büyük düşmanı olarak yaşıyor. İnsanlaşabilmemiz için daha çok yolumuz var.

“Bostan Güzeli” öyküsü, Elazığ yöresinde “Zeytin Nine” özelinde tehcir döneminin kanlı günlerine dek uzanıyor. Taze gelinken sefere giden yavuklusu… Sonra dönünce “iç düşman gavur”la mücadele... O günlerde bostanda terk edilmiş bir çocuk buluyorlar. Bir yetim… “Hikâye” devam ediyor.

“Uzaklarda Bir Kuş Sesi”, “köynek” dikip bitpazarında satarak geçinen kimsesiz Bahri Usta’nın öyküsü. Ölüp bir top kemik halinde mezara konduktan sonra komşularının çocuğu, çırağının gözünden geriye doğru küçük bir yaşam anlatısı:

“Kapılarını çalan, komşuluk edenleri de bulunmazdı pek. Ermeni dönüğü der, uzak dururdu mahalleli. Yıllar öncesinde, anası, babası, bütün yakınları öldürülmüş. Bir karış bebekmiş kendisi. Bu konular açıldı mı, bazen dayanamaz, anlatırdı. Ortalıkta kalmış. Yüreği sızlayanlar alıp büyütmüşler…” (s. 39)

“Derin Sularda”, duvarcı Agop Usta’nın öyküsü. Yine komşusu çırağının ağzından.

“İyiler Genç Olur” öyküsü bu kez Bedros adlı genç bir eczacının, Zebel Teyze’yle bir handa at nalcılığı yapan Ohannes Usta’nın genç yaşta içki yüzünden ölen oğullarının öyküsü. Bütün bir aile Bedros’un çocukluk arkadaşının ağzından anlatılıyor. Bedros aynı zamanda keman çalmaya düşkün ve yetenekli bir öğrenci. Müzik öğretmeni onu bir gün İstiklal Marşı’nı okutması için kürsüye çıkarıyor:

“Bedros da bizimle ve yüksek sesle söylüyordu marşın sözlerini… İkinci dörtlüğün ortalarında ansızın ip koptu sanki. Bir saniye içinde bir kikirdeşme dalgası yayıldı öğrenciler arasında. Marşın sözleri anlaşılmaz oldu. (…)

Törenin ortasında birdenbire baş gösteren bu çözülmenin nedeni sonradan anlaşıldı: Bedros kendini marşın müziğine kaptırıp ‘Kahraman ırkıma bir gül, ne bu şiddet ne bu celal!” dizesini şevkle söylerken; bu sözler kimi arkadaşların kafasında bir kıvılcımlanma yaratmıştı o an! Ermeni ırkına neden gülsündü Türk bayrağı? Oysa Bedros öylesine bizdendi ve İstiklal Marşı’nı öylesine içten söylüyordu ki ne Ermeni oluşu aklının ucundan geçmişti, ne de marşın sözlerindeki anlam…”  (s. 65)

“Damdaki Köpek” öyküsü Hikâyemde Hayvan Var kitabında da vardı. Sahibini kaybetmiş bir köpeğin o acı ulumalarını bu öyküyü okuyanların unutması mümkün değil.

Kitaba da ad olan “İnsanlığın Sonbaharı”nda, hem kitabın en iyi öyküsü, hem benim son yıllarda okuduğum en iyi öykülerden.

Babasıyla sorunlu bir çocuğun amcasıyla olan sıcak ilişkisi. Ancak o amca başka dokunaklı bir öyküye sahip. Burada anlatıp öykünün bütünlüğünü okurun imgeleminde bozmaya kıyamıyorum: Mutlaka okunmalı.

“İkinci Anam” da bir çocuğun gözünden anlatılıyor. İkinci ana, Suriyeli bir Ermeni. Bir aile içinde iç içe geçmiş “ırk”ları anlatmak gerçekten zor olsa gerek. En küçük bir öznellik, en küçük bir kayma yazarlık çizgisinin ve edebiyatın içinde kalıcı olma şansının da zayıfladığı durum olur.

Necati Güngör, ölüm karşısında çaresiz insan-hayvan tüm canlıların hüznünü her tümcesinde lirik, akıcı bir anlatımla, olanca dürüstlüğü ve kalbi temizlikle yazdığı için büyük yazarlar/ımızın arasına giriyor. 

HİKAYE'YE TARİHTEN BAKMAK (Bu bölümü meraklısı okuyabilir)

Anadolu’nun en eski kavimlerinden bir halk Ermeniler. Nasıl dokunaklı bir hayatları olduğu, yalnızca Hrant Dink “olayı”na bakarak bile anlaşılabilir.

Yaklaşık üç yıldır üzerinde çalıştığım Nizamülmülk’ün Öldürülüşü ve Alçaklık Öyküleri kitabım için tarih okurken Ermeni tarihi hakkında ilginç şeyler öğrendim. 

Son Ermeni devletine sanılanın aksine Türkler değil Bizans İmparatorluğu son vermiş. Bin yıl önceki merkezleri Kars bölgesiymiş.

Ermeni devletini de yine sanılanın aksine Türkler ilhak etmemiş, (Necati Güngör’ün anlattığı Ermenilerin ataları), Anadolunun içlerine ve güneye, “Kilikya”ya Türkler tarafından değil Bizanslılar tarafından ilk “tehcir” edilmiş:

“…Bizans... doğu sınırının, güney hududuna nazaran daha nazik olduğu kanaatindeydi. Türkler karşısında duyduğu korku Basileios’u, imparatorluğa en yakın olan Ermeni eyaletlerini ilhaka ve bundan sonra Ermeniye’nin en güney-doğu kısmını teşkil eden Vaspurakan Ermeni Beyliği’ni zapt etmeye sevk etti. Onun halefleri de bu Ermeni politikasını devam ettirdiler.  1045 yılında, Ermenistan’ın en büyük hükümdarı, Ani kralı, ülkesini imparatora terk etti. 1064 yılında son bağımsız Ermeni devleti Kars hükümdarlığı İmparatorluğa ilhak oldu.”  (Steven Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, Türk Tarih Kurumu yayınları, s. 27)

Doğu’dan Anadolu’ya yapılan Türk tazyikinde İmparatorluğun sınır bölgesinde bulunan Ermeni krallarına Bizanslıların hiç güvenmediği anlaşılıyor:

“...Ermenistan’ın ilhakı cihetine askeri mülahazalarla gidilmişti. Edinilmiş olan tecrübeler Ermeni hükümdarlarına güvenmenin doğru olmayacağı cihetindeydi. Bunlar Müslümanlar tarafından Hıristiyan illerini fethe karşı hiçbir yarar sağlamayacağı gibi sapık akideliydiler ve bu sıfatla Ortodokslardan herhangi bir Müslüman efendiden ziyade nefret ediyorlardı. Kültür ve ticaret ilişkilerinin sürekliliğine, imparatorluğa göçerek burada en yüksek makamlara kadar yükselmiş birçok Ermeni’nin varlığına rağmen bu düşmanlık hiçbir zaman ortadan kalkmadı. Buna mukabil Ermenistan vadilerinden, mazinin sınır savaşlarının açıkça gösterdiği gibi Anadolu’nun kalbine akın etmek gayet kolaydı. Askeri makamlar böyle bir tehlike yuvasını kontrolleri dışında bırakmak deliliğini üzerine alamazdı. Ermeniler Bizans hakimiyetinden nefret ediyorlardı… Bunların Bizans kanunlarına tam olarak uymayışları Bizans yönetimi için esaslı bir tehlike teşkil ediyordu…” (s.27)

“…Bagrad hanedanının son Ermeni hükümdarı, 1079 yılında Kayseri başpiskoposunu (Bizanslı) korkunç bir şekilde öldürdü. Hükümdar da Bizansın emriyle katlonuldu…” (s. 57)

Malazgirt savaşında Ermenilerin Alpaslan tarafına geçtikleri ya da Diogenes’in ordusunda oldukları halde gereği gibi savaşmadıklarını da okumuştum bir yerden.

Türklerle bir yakınlığın -ya da kader birliğinin- böyle doğduğu anlaşılıyor. Fatih İstanbul’u alınca da, Bizans zamanında Sivas’tan batıya geçmeleri yasaklanmış olan Ermeniler’e İstanbul’un kapıları açıldı. Anadolu’dan getirdiği değişik meslek ve halk erbabını İstanbul’a yerleştirdi.

Ermeniler’in İstanbul’a yerleşebilmeleri Türkler tarafından böyle sağlandı. Fatih ellerinden bin bir iş gelen bu marifetli insanlarla İstanbul’u zenginleştirdi. Kavukçu(oğlu!)lar, demirciler, bakırcılar, kuyumcular... Ticaretin neredeyse tümü Ermenilerce yapılmaya başlandı.

1830'da Yunanistan devleti kurulmasıyla, bu zamana dek İstan'buldan Ege bölgesine dek tüm havalide ticaretin % 80'ini ellerinde tutan Rumlar göçtü. Yerlerini Ermenilerin doldurması Osmanlılarca sakıncalı bulunmadı. Öyle oldu ki 1900'lerde İstanbul bankerlerinin neredeyse tümü Ermenilerden oluşuyordu.

Yüz yılın başında yeni kurulan bir ülke olan ABD misyonerleri de 1800'lerde bu bölgeden bu maharetli halkı ülkelerine taşıdılar. 
Muş, Van, Yozgat, Harput, Gaziantep, Sivas, Kayseri, Bitlis bölgelerinden Amerika’ya taşınmış binlerce yıllık kültürden, bu mükemmel insanlardan ABD'nin kuruluşunda yararlandılar.

Ermeniler bu topraklardan gitti, ABD çoğaldı biz Türkler eksildik.  


Bugün dünyanın en büyük bilgi deposu olarak bilinen West Publishing yayınevi başkanı Gerard L. Kafesciyan, İkinci Dünya Savaşı sırasında 28 madalya ile ödüllendirilen Amerika’nın en kahraman askerlerinden biri Victor Maghakyan, Amerikanin en büyük ikinci, ayrıca en süratli ev diken inşaat şirketi Hovnanyan Enterprises, Hyatt hoteller gurubu başkanı Mark Hoplamazyan, Amerikanin en büyük benzin istasyon şirketlerinden birinin sahibi Henry D. Şakaryan, Amerikan Komünist Partisi’nin kurucusu, başkanı Bob Avakyan, estetik cerrahinin babası Varaztad Hovhannes Kazancıyan, 20. yüzyılın en önemli Amerikan heykeltıraşı Rupen Nakyan, Amerika’nin en ünlü ruh doktorlarından Hagop S. Akiskal… 

İç geçirerek saydığım salt ABD'deki değerli kardeşlerimizin bir kısmının adı böyle...

Ermeniler’in antik dönem tarihi de ilginç. Bir Pers kavmi olduğunu okumuştum bir yerden. Bugün de kullanılan Ermeni alfabesinin Arap alfabesine geçmeden önce İranlıların alfabesi olduğu biliniyor.

Ermenilerin Hıristiyan olmaları ise bir başka ilginçlikte.

Kuzey Osetya ve Çeçenistan’da yaşayan ve Azerbaycan Türklerinden sonra Kafkasya’daki en kalabalık ikinci Türk halkından olan Kumluklara mensup bir bilim adamı olan tarihçi Murat Adji’nin uzun yılları kapsayan bölgenin antik dönem tarihi araştırmaları Sovyetler Birliği dağılınca yayınlanmaya başladı. Hıristiyanlık, Türkler ve Avrupa Tarihi hakkında farklı ve ilginç savlar ortaya atan Adji, Ermeniler’in de yaşadığı Derbent’in IV. asırdan beri Kafkasya Hıristiyanlarının merkezi olduğunu ileri sürmektedir.

Yazar, Piskopos Grigoris’in Kıpçaklara gelişi, Türklerin de tek Tanrı inancını putperest Avrupalılara öğretişi, suyla vaftiz etmenin Türk Hıristiyan kültüründen doğduğu, dünyanın ilk kilisesinin Derbent’te inşa edildiği, Tanrı Haçının ve Türk usulü Hıristiyanlığın her yerde kabul gördüğü, Eçmiadzin’deki tapınak krokilerini kanıt göstererek anlatırken Ermeni haçının Türk tanrı işareti olduğunu, Ermenileri Hırıstiyan olmaya Türklerin zorladığı ve Ermeni halkının içine binlerce Kıpçak Türkünün Hıristiyan olarak karışıp kaynaştığını savlamaktadır.

Gerçekten de neredeyse bin yıl kardeşçe yaşamış iki halk arasında bir sorun görülmemiştir. Dünyada uluslaşma sürecinin başlaması ve Osmanlı İmparatorluğunun çökmeye başlaması ve çökmesiyle birlikte düşmanlık oluş(turul)maya başlamıştır.

Ben bugün yer yüzünde yaşayan iki üç milyon Ermeni’nin bizimle birlikte yaşamasını istiyorum. Ama Ermenistan buna ne der? Emperyalizm ne düşünür? En son Rusya ve ABD’nin bölge politikalarındaki gevşeme Ermenistan halkını biz böyle Türklere düşman olarak burada yapayalnız ne halt edeceğiz diye düşünmeye sevk etti. Bir umut benimki. Çünkü bugün Azerbaycan'da, Diyarbakır Sur hendeklerinde, hatta Suriye'de PYD içinde bile Türklerle savaşan fanatik Ermeniler var. 

İnsanlığın Sonbaharı'ndaki öyküler bu düşmanlığı bugüne taşımak istemiyor. Bu çağ dışı aptallığa karşı hümanist kahramanlarıyla direniyor. Biz yeniden o kardeşçe yaşamı sağlayabiliriz özlemini inançla vurguluyor.

Ben de o eski kardeşlikleri özlüyorum.

Bugünün kuşaklarının geçmişte yaşanmış kötü olaylarla ne ilgisi olabilir?

Ahmet Yıldız

KİTABI EDİNMEK İÇİN...

 atatürk havaalanı

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)