bu yürek harbiden sevdalı sana

                        tut ellerimi sevdiğim, tut artık

                        kaldır aşk/sızımın örtüsünü üstümden

                        ki sensizliğimin hasreti bitsin

                        yüreğimin ince sızısı dinsin

 

  Sensizliğin ateşten bir gömlek gibi tenimi yakacağını hiç düşünmezdim. Oysa senle olduğumuzda zamanın ışık hızından çabuk, sensizken de kaplumbağadan daha yavaş geçtiğini bilmelisin. Hele senle dolu geçen günlerden sonra bunun benim için ne kadar önemli olduğunu, yani senle olmanın coşkusunu, itiraf ediyorum. İnan bana yasaklıyorsun ya sana karşı duygularımı, sözcüklerle kulağına fısıldamamı, ne yapayım, diyeceklerimi kâğıttan kuşlara söyletiyorum artık. Ancak onlarla ulaşabiliyorum sana. Bu bir bakıma mutsuz ediyor beni, hatta kıskanç. Kâğıttan kuşların benim yerime senle konuşmalarına dayanamıyorum. Oysa yalnızca benim ulaklarım onlar. Bunu da bildiğim hâlde, yine de kıskanıyorum o kuşları. Bir de gönülden gönle ileti saydığım mesajlara da, yetmiyormuş gibi arada sırada sevgili terapistim sesine gereksinim duyduğumdan seni aramama da engel oluyorsun ya, kahroluyorum.

  Söyler misin yüreğimin ince sızısı, sana nasıl ulaşacağım?!

  Sensizliğe katlanamayan yüreğime nasıl söz geçireceğim, söyler misin?

  Yasaklarını korka korka, yani seni üzeceğimi bile bile delmeye çalışıyorsam işte bu sorulara yanıt olabilsin diye. Ne yapayım, ulaşamazsam en azından sesine o gün su yüzü görememiş bir balık oluyorum. Bir an önce suya kavuşmak istiyorum. Suyu sevdiğimden değil. Suda dağılmış oksijene gereksinim duyduğumdan. Çünkü balığı yaşatan sudaki oksijen biliyorsun.

  Benimki de böyle bir şey hayatımın güneşi.

  Atmosferimdeki hava bütünüyle sensin.

  Sana ulaşabildiğimde, bir biçimde, o an bir sonraki ulaşmaya veya yüzcek buluşmaya dek müthiş soluyorum seni ve gerçek kendim olabiliyorum. Yaşamaya güçleniyorum.

  Uyuyan prensiydim gerçeğimizin, öpücükle uyandıranım oldun. Aslında beni anladığını ve tanıdığını düşünüyorum. Yine de acı çektirmekten keyif aldığını biliyorum dersem haksızlık olur sana. Küçük sınavlarınla beni sınadığını biliyorum dersem daha doğru olur. İnan, Ferhat gibi dağları delebilirim senin için. Kerem gibi dişlerimi dizinde gözlerimi kırpmadan çektirebilirim. Sırf o sürede sana yakın olacağım için, anlıyor musun?

  Dün birkaç sözcük kuş gönderdim sana.

  Hiçbirine yanıt vermedin.

  Deliler gibi dolaştım durdum odalarda, balkonlarda. Kimi zaman çocuklara bir şeyler lazımmış gibi bahaneler yarattım, evden çıktım. Seni aramakla aramamak arasında gidip geldim. Seni kaybetmek pahasına da olsa bir kerecik sesini duyabilmek için aradım.

  Ben duygularımdan eminim senin duygularından emin olup olmadığını bilmiyorum. İçimde, hep muzip bir kızın oyununa kendimi iyicene kaptırmışım gibi bir düşünce var.

  Bu düşünce de içimin Truva Atı.

  Öyle de olsa, bana hissettirme ve sürdür beyaz yalanlarını. Sensizlikte çok uzun yaşamayacağımı biliyorum. Neden,  niçin,  nasıl diye sorma, ama öyle işte. 

  Artık sensiz bir tek saniyemin geçiyor olması bile müthiş acı veriyor ciğerime. İşte bu gibi duygularla konukların arasında kendi çokluğumu, duygularımı yaşadım. Söz kuşlarıma karşılık vermeni bekledim. Belki zamanın yoktu, belki işlerin çoktu. Belki çok şey düşünüyordun. Havanda değildin. Eminim haklıdır gerekçelerin. Yine de kırıktı kalbim.

  Sonunda dayanamadım.

  Oturma odasına geçtim. Kapıyı kapattım.

  Vantilatörü çalıştırdım.

  Uzandım ikili koltuğa, yumdum gözlerimi.

  Seni düşündüm. Birlikte geçirdiğimiz günleri ve saatler yani.  Hepsini bütün ayrıntılarıyla yeniden yaşadım üstelik. O an biraz olsun rahatladım. İç sıkıntılarımdan kurtuldum. Mutlu oldum. Sana dair düşündüğüm bütün olumsuz düşünceleri içimden adeta kovdum. Şöyle bir doğruldum. Televizyonu açtım. Al Yazmalım gösteriliyordu. Sanırım biliyorsun bu filmiCengiz Aytmatov’un Selvi Boylum Al Yazmalım isimli ünlü romanından kotarılmış. Kitabı da okumuştum. Filmi birkaç kez seyretmiştim. İlk seyrettiğimde ya lise bir ya da lise iki öğrencisiydim. Ama filmin finali canımı çok sıkmıştı, o zaman. Çünkü Asya (Türkan Şoray), sonunda sevgilisi, çocuğunun babası, yani ilk eşi İlyas’a (Kadir İnanır)  dönmüyordu.

  Cemşit’le kalıyordu. (Ahmet Mekin)  Çünkü sevgi emek, ilgi ve şefkatti. Eş ve babalık da bunu verene aitti. Ama bu defa filmden daha çok ve oldukça farklı bir biçim de etkilendim. Başka şeyler düşündüm. Beni anlaman için filmin konusunu kısaca özetlemek istiyorum. Eğer biliyorsan filmi veya kitabı okumuşsan ukalalığım için özür dilerim. Tereciye tere satmak değil amacım, bunu bil.

  İlyas, baraj yapımını üstlenen şirketin şoförlerinden biridir. Şirketin bir çalışanı olan memure ile de gönül ilişkisi vardır. Bu arada kum getirip götürürken baraja yakın bir köyden olan Asya ile tanışır, ona âşık olur. Kızın hiç tanımadığı, bilmediği birisiyle evlendirileceğini öğrenir. Onu kaçırır. Evlenirler. İş arkadaşları onlara yardım ederler. Köyde bir eve yerleşirler ve mutlu günler geçirirler. Bir çocukları olur. Ama kader ikisine oyun eder. İlyas, memureyle kente gider. Asya, ailesine dönemez. Çocuğu ile yola düşer. Cemşit, onlara sahip çıkar. Birkaç gün kalacakları evde sürekli kalmaya başlarlar.

    Asya, bu arada terk edildiğini öğrenir. Üzülür.

   İç hesaplaşmalardan sonra Cemşit’in duygularına karşılık verir. Onunla evlenir. Çocuk, Cemşit’i babası bilir. Kader yine ağlarını örer ve onların evlerinin yakınında bir kaza olur. İçkili kamyon kullanan İlyas yaralanır. Cemşit, onu eve getirir. Çok geçmeden Asya’nın ilk eşi olduğunu öğrenir. Asya duygularını tartar. Biten büyük bir aşk, çocuğu ve kendisi için bir güven, dayanak olan Cemşit’le kalır…

  Biliyorum her benzetme hatalı, ama filmi izlerken bir yanıyla kendimizin gerçeğiymiş gibi bir düşünceye kaptırdım kendimi.

  Cemşit, bendim bir bakıma, ötekiler de sen,  kızın, oğlun ve o... Ama üzüldüğüm ve asla kabullenmek istemediğim gerçek şuydu: Asya gibi Cemşit’in yanında kalmayacak olman. Cemşit, kadar şanslı olmadığımı biliyorum ve hiç olamayacağımı da... Ama olabilme ihtimali var diye seviniyorum, belki de kendimi avutuyorum. Filmlerin, kitapların gerçeğiyle yaşamın gerçeğinin birebir örtüşmediğini de biliyorum. Bu gerçek; sapı, kendisi kızgın bir bıçak gibi ciğerime saplandı. Yandım, yandım ki ne yandım, sorma. Ne düşündüm biliyor musun, belki acımasızca, belki de egoistçe ama o filmin ve romanın Cemşit’iyle Asya’sı olmamızı…

  N’olur sana bir biçimde ulaşmama engeller koyma, yoksa kahrolup gideceğim seni düşünmekten. Çünkü artık kendimden ve sana karşı duygularımdan eminim. Bırak ben seveyim seni ve duygularımı dudaklarımdan kulaklarına nağme gibi aktarayım. Senin de beni sevebileceğin ihtimalini yaşatayım içimde.

  Yaşatmak istediklerimizden dolayı ömrümüz artmayacak. Hiç kimse, ama hiç kimse sen saçını süpürge ettin, ben iyi bir baba ve görünüşte iyi bir eş oldum diye bizi sırtında taşımayacak. Bak, geçenlerde bir düş gördüm. İnanmayacaksın belki,  ama bu düş aynen şöyle:

  Büyük bir caddenin kaldırımında ben vardım, ötekinde de sen vardın. İkimiz de dilenciydik. Benim gözlerim görmüyordu. Senin de ayakların tutmuyordu. Yürüyemiyordun. Bizi dilenelim diye başkaları getiriyordu. Caddenin yılan gibi akıp giden arabaları ve robot gibi bir yerlere koşturan insanları caddeden çekilmeye başladıklarında konuşurdu seninle. Bağıra çağıra. İlk önce sen görmüştün beni. Böyle samimi olmuştuk. Bir öneri sundum sana. Başkalarına gereksinmemiz yok aslında. Sen bana göz olur musun, ben de sana ayak olurum. Kabul ettin, böylece bir insan olduk. Birlikte yaşamaya başladık, birlikte yaşamımızı oluşturduk.

  Bu bir düş evet, düşteki gibi olabilmemiz olası aslında… Ama hayatın gerçeklerine uyandığımızda ben kahroluyorum.

  Artık hayatın gerçeklerini düşünmek istemiyorum. Ben, seni düşünmek, seninle daha çok zaman geçirmek, senin gözlerine bakıp sesinle boğulmak istiyorum.

  Aşkım, uzun soluklu bir yolculuk için seni istiyorum.

  Seni tanıdıktan sonra sensizlik çekilmez artık…

 

                        sevgilim                                                                    

                        sesin bana karanfil kokar

                        bu yüzden türkü söylemeni isterim

 ve rüzgârları soluğun bilirim

                        ne vakit esecek olsalar           

                        okşasınlar diye yüzümü

                        onlara başımı çeviririm

                                   ama aşkım

                                   ben burada karda kalmış

                                   kuşlar kadar yalnızım şimdi

Tacim Çiçek
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)