Bir zamanlar Ayasofya / Tahsin Şimşek

news-details
Deneme

Dinler değilse de ‘insan kavşağı”dır Ayasofya!

 Ayasofya, dünyanın ayakta kalabilmiş en eski yapılarındandır. Kapıları yeryüzüne hâlâ açık birkaç yapıdan biri. Mescid-i Aksa, Kâbe gibi… 537’den beri. Beş on yıl sonra da 1500 yılı geride bırakacak. Üstelik bu, aynı yerdeki üçüncü Ayasofya. Yani 1500 yıldan öncesi de var. Bu nedenle üzerinde biraz ayrıntılı duracağım.

Ayasofya “kutsal bilgi” anlamını taşır. “Saint Sophia” olarak da adlandırılır. Bazılarımızın sandığı gibi ortalarda “Sofia – Sofya” adlı biri yoktur. Dünyada bu adı taşıyan birçok kilise var. Elbette önce İznik’tekini anımsayalım. Aşağı yukarı İstanbul’daki ilk Ayasofya ile yaşıt olanı.

AYASOFYA'NIN TARİHİ

Bugünkü Ayasofya’nın bulunduğu yerde, Hıristiyanlık öncesi, dünyanın en büyük bazilikası vardı. Bu bazilika da birçok örneği gibi tonozlu bir yapıydı.

Aynı yerde, sözünü ettiğimiz eski bazilikanın planına bağlı kalınarak, I.Konstantin zamanında, inşasına başlanan 1. Ayasofya,  15 Şubat 360’ta, II. Konstantin tarafından hizmete açılır. I. Ayasofya, geleneksel Latin mimarisinin özelliklerini taşıryordu; bazilika planlı, tek sütunluydu. Çatısı ahşaptı ve önünde açık bir avlusu (atrium) vardı. İsyanlar üzerine bu kilise yıkılınca, II. Theodosius, aynı yerde, yeni bir kilisenin yapılması emrini verir. 2. Ayasofya onun zamanında, 10 Ekim 415 gerçekleşir. Mimar Rufinos’un inşa ettiği 2. Ayasofya, yine “bazilika” planlı, ahşap çatılı ve beş “nef’liydi. Kısaca şunu söylemek mümkün, bu mekânın, bugünkü Ayasofya’dan 800 yıl geriye giden bir tarihi bulunmaktadır. Bu arada şunu da unutmamamız gerekir, 2. Ayasofya, İmparator Theodosius’un İznik Konseyi’nin kabul ettiği, “inanç sistemini” onaylandığı, I. İstanbul Konsili’ne (piskoposlar kurultayı) ev sahipliği yaptığı yerdir.

Gelelim bugünkü Ayasofya’ya. 23 Şubat 532’de II. Ayasofya yıkılınca, İmparator I. Justinianus, hiç vakit kaybetmeden, kendinden önceki imparatorlardan çok değişik, daha büyük ve çok daha görkemli bir kilise yapılması için harekete geçer. Bugünkü Ayasofya, Aydınlı hemşerilerim Miletli İsidor (İsidoros) ile TrallesliAntemyus’un (Anthemius) uygarlığa armağanıdır. Biri mimar, biri geometri profesörü.  Antemyus, inşaatın ilk yılında öldüğü için, kilisenin yapımını İsidor sürdürür...  Ayasofya’nın 23 Aralık 532’de başlayan yapımı, 27 Aralık 537’de tamamlanır... Salt Didim Apollon Tapınağı’nı ve Priene’i görmemiz, Ayasofya’yı ortaya çıkaran mimari birikimi anlamamıza yetecektir. Bir de Jüstinyen’in heyecanını yürekten duymamız gerekir. Onun, Kudüs’teki mabedi kastederek söylediği “İşte seni geçtim Süleyman!” tümcesindeki heyecanı.

Ayasofya, günümüzde, tuğladan yapılmış en büyük üçüncü kubbeye sahiptir. Çeşitli tarihlerde onarımlar geçirse de genç bir “geometrici”nin hesap kitabıdır onu 1500 yıldır ayakta tutan. Kubbenin çapı yaklaşık 31.7, yerden yüksekliği ise 55.6 metredir. Kubbe, 180 derecelik tam bir yarım küre değil, elipstir. 163 derecedir! Aslında günümüzdeki kubbeyi, Ayasofya’yı sonradan düzenleyen İsodor’un yeğeni “Genç İsodoros”, 558 yılının mayıs ayındaki depremde çökünce yeniden yapmıştır.

Ayasofya, iç ve dış olmak üzere iki “narteks” (giriş bölümü), üç “nef” (iç bölüm) ve bir “apsis”ten (kubbeli sunak bölümü) oluşan, iki katlı özgün bir yapıdır. Ayasofya’nın, 48 x 32 m ölçülerinde olan batı yönündeki iki giriş bölümü (narteks) ve revaklı avlusu (atrium) hariç tutulduğunda, iç ölçüleri 70 x 75 m olup,  uzunluğu da yaklaşık olarak 135 metreye ulaşmaktadır.

Ayasofya’da kullanılan 107 sütunun bazısı “Heliopolis’ten (Mısır)”, “sekiz büyük kırmızı porfir sütun” Efes Artemis Tapınağı’ndan, Kyzikos’tan (KapıDağ Yarımadası) ve Baalbek’ten (Suriye) getirilmiştir.Yaklaşık 2 bin 100 yıllık bu mermer sütunlar, gövdelerinin kalınlıkları, büyüklükleri, renkleri pek dikkate alınmadan karmaşık bir biçimde yerleştirilmiştir.

Hem Ayasofya, hem Ayasofya’daki Marmara (Avşa) mermeri, hâlâ ışıl ışıl! Bilen bilir, Marmara adı, ‘mermer’den gelir. Frigya’dan “çok renkli taş”, Sparta’dan (Yunanistan Mora Yarımadası) “zümrüt yeşili mermer”, Carystus’tan (Yunanistan’ın doğusu) getirilen “yeşil mermer” bunlardan bazılarıdır!

Kilisenin ilk mozaiklerinin yapımı, 565 ile 578 yılları arasında, yani II. Justinianus döneminde tamamlanabilmiştir. Ancak İslam’da görülen resme heykele tepkinin, hatta lanetlemenin bir benzeri, bir dönem Hıristiyanlıkta, bazı Hıristiyan mezheplerinde de görülür. Doğup büyüdüğüm Afrodisyas’ta nice heykelin başının, bu nedenle, Hıristiyanlığın bu coğrafyaya geldiği ilk yıllarda kırıldığını biliyordum. Bu ikon düşmanlığına İkonoklazm adı verilir. İkonoklazmın ilk devresi, İmparator III. Leon’un 726 yılında Halki Kapısı üzerinde bulunan İsa heykelini indirmesi ile başlar. İmparator III. Leoİsus (717 - 741), Meryem ve azizlerin ikonlarının kullanımını yasaklar. 730’da da “bütün ikonaların, dinsel betimlemelerin yok edilmesi” emrini verir. 2. İznik Konsili’ndeİikonoklazm lanetlenir.

Bu tarihten sonra Ayasofya tekrar renklenmeye başlar. 867’de apsisteki Büyük Theotokos mozaiği bitirilir. Theotokos, “Tanrı’yı doğuran, Tanrı’nın anası” demektir. Başka bir mozaikte, sağda Vaftizci Hz. Yahya, solda Hz. Meryem, ortada ise Hz. İsa görülür. Mozaik, kıyamet gününde insanlığın affedilmesi için, Hz. Meryem ve Hz. Yahya’nın; Hz. İsa’ya  yakarışlarını (Deisis) yansıtır!  Bu nedenle mozaik “Yakarış”  olarak adlandırılır…

Ayasofya, kutsal emanetler (rölik) yönünden de oldukça zengindir.  İşte onlardan birkaçı:  Hz. İsa’nın mezar taşından bir parça, “Torino kefeni”  denilen Hz. İsa’nın sarıldığı bez, “Hz. Meryem’in sütü!” ve azizlerin kemikleri… Ne var ki bunlar, altın ve gümüşten değerli bu eşyalar, Latin işgali sırasında çalınır, hatta kapılardaki altınlar bile sökülüp Batı kiliselerine götürülür.

Bir pek göze çarpmayanlar, artık göz önünde olmayanlar vardır. Çoğu kişi bilmez, Ayasofya’nın orta nefinin altı sarnıçtır.  Güney kapısının üstünde bir zamanlar, o günlerin saati. “horologian” yer almaktaydı. Ayasofya’nın karşı köşesindeki “Milion Taşı” dünyanın “sıfır noktası”nı imler, yani dünyanın başladığı yeri. İslam’ın Hacer-ül Esved’i gibi.

AYASOFYA'YI ONARIM ÇALIŞMALARI

 Her yapı gibi Ayasofya da zamana yenik düşmüş, zaman zaman onarımdan, bakımdan geçmiştir. 557’deki depremde ilk kubbe kısa sürede çöker, Mimar İsidoros’un yeğeni genç İsidorosyenisini yapar. 869 depreminden sonra çatının batı yarım kubbesini onarılır. 986 depreminde duvarlarda çatlaklar oluşur, kubbenin bir bölümü yıkılır. Ani Kilisesi’nin mimarı Trdat, altı yıl süren bir çalışmayla Ayasofya’yı tepeden tırnağa elden geçirir. 1204’teki Latin işgali sırasında Ayasofya, her şeyiyle yağmalanmıştır. 1261’de Haçlı ordusu, İstanbul’u terk edince bina baştan ayağa restore edilmiştir. 1317’de İmparator 2. Andronikos zamanında, çökme tehlikesi taşıyan bina, payandalarla desteklenir. 1343-1344-1346 depremlerinde bina yine zarar görür. Bu bir dizi depremle doğudaki yarım kubbe ve kemer ile büyük kubbenin bir bölümü çöker. 1354’te, bu bölümlerin yeniden yapımını Astras ve GiovanniPeralta adlı mimarlar yüklenmişlerdir. Bursa Ulu Cami’nin mimarı Ali Neccar da Ayasofya’nın onarımında ve güçlendirilmesinde çalışmıştır. Yani fetih öncesi, Osmanlı Ayasofya’dadır.

1572’de, II. Selim, Ayasofya’ya minare yapılmasını emredince, mimar Mehmet Ağa, “caminin çok daha kapsamlı bir onarımdan geçirilmesi gerektiğini” söyler. Bu yanıt üzerine Edirne’deki Selimiye’yi yeni bitiren Mimar Sinan, İstanbul’a çağırılır. Sinan, yapının dışa doğru yayılmasını engellemek amacıyla, kubbeyi taşıyan payeler ve yan duvarlar arasındaki boşlukları kemerlerle takviye eder, ağır dayanak duvarları yaparak, yapıyı destekleme yoluna gider. Sinan, Ayasofya’da en büyük ve en son onarımı yapan kişidir.

19. yy’da Osmanlı mimaride de batılılaşmaya yönelir. İstanbul’a mimari damgasını vuranların başında Fossati kardeşler gelir. GiuseppeFossati Ayasofya’yı tepeden tırnağa restore eder. Bu çalışma sırasında, tonoz ve kemerler dahil büyük bir ayıklama yapar; badana tabakaları altından Bizans mozaikleri ortaya çıkar. Fossati ilk mozaiğe rastladığında, davet ettiği Sultan Abdülmecid’in de “bütün resimlerin ortaya çıkarılmasını istemesi” üzerine, mozaikler temizlenir! Fossati kardeşlere ait, bini aşkın desen, çizim ve belge, İsviçre’de BellinzonaCantonale Arşivi’ndedir. Önemli bir bölümü de İstanbul’a aittir. Fossati’nin, Sultan Abdülmecid’ desteğiyle, Londra’da bastırdığı Ayasofya ve İstanbul ile ilgili gravürlerinin yer aldığı, en saygın yayını “Aya SofiaConstantinople” 162 yıl sonra yeniden dört dilde (Fransızca, Türkçe, Arapça, İngilizce) basıldı… Cumhuriyet’in de Ayasofya’ya ilgisi devam eder. Bu uygarlık anıtının, varlığını her şeyiyle koruması için ayrı bir özen gösterir. 7 Haziran 1931 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla Thomas Vhittemore’a Ayasofya Camisi’nin sıvaları altında kalan mozaikleri ortaya çıkarması izni verilir.

MÜZE CAMİ KAVGASI

Evet, Ayasofya, depremlerden hasar görüp onarımlardan geçse de 537den beri ayaktadır. Bunun değerini Fatih bilir; ilk işi Ayasofya Vakfı’nı kurmak olur. Fatih’in en büyük çabası da hiçbir tarihi yapıya zarar vermemektir. Osmanlı; acaba Bizans’ın ilk kilisesi Aya İrini’yi, niye cami yapmadı da neden müze yaptı? Evet, Bizans’ın ilk kilisesi Aya İrini, Osmanlı’nın ilk müzesidir.

Mustafa Kemal de Unesco’dan çok önce Ayasofya’yı, “Dünya Kültür Mirası” listesine almıştır. Yani 24 Kasım 1934’da Bakanlar Kurulu’nun imzaladığı ve Atatürk’ün onayladığı 7/1589 sayılı kararla Ayasofya müzeye çevrilmiştir. İstanbul’u fetheden Fatih’in, “kılıç hakkı” olarak Ayasofya’yı camiye çevirmesi, bir değer ifade ediyor da İstanbul’u düşman işgalinden kurtaran Atatürk’ün onu “müzeye dönüştürme iradesi” niye yok sayılıyor? O irade, ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin iradesi değil midir? Niye, durup durup o iradeyle hesaplaşılmaktadır?

Ne yazık ki hesaplaşıldı ve yok sayıldı. 10 Temmuz 2020’de Danıştay 10. Dairesi, önceki bütün kararlarının aksine, 86 yıllık Bakanlar Kurulu kararını iptal etti, Mustafa Kemal’in imzasını yok hükmünde saydı. Bu Danıştay kararı, bir hukuk standardımızın olmadığını somut bir biçimde göstermiyor mu? Cumhurbaşkanı da aynı gün o imza için, “tarihe ihanet, hukuka da aykırı” sözleriyle, sözüm ona kendi notunu düştü.

Ayasofya, nasıl bir rastlantıysa, Lozan’ın 97. yılında, 24 Temmuz 2020’de ibadete açıldı. Lozan’ı zaten tartışıyorlardı. Buna bir de muhalefeti fethetme duygusunu ve coşkusunu eklediler. Cuma hutbesine kılıçla ve yeşil sancakla çıkarak… Mustafa Kemal’i “lanet”leyerek!… İstanbul Şehr-i Eminini (belediye başkanı) kargoyla davete layık görerek!… Çünkü çok emindiler ki, onun seçmenleri, cakcak martıların işbirlikçisi o sığırcıklardı!... Ve bu “laik ülke”nin Diyanet İşleri Başkanı’nın, hutbe sonu ettirdiği duadan şu tümceleri, tarihe not olarak düşelim: "Fatih Han bu muhteşem mabedi kıyamete kadar cami olmak kaydıyla vakfedip müminlere emanet bırakmıştır. Bizim inancımızda vakıf malı dokunulmazdır. Dokunanı yakar. Vakfedenin şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen lanete uğrar!"

Hem “egemenlik hakkı” herkese, her şeyi yapma izni verir mi? Sözgelimi, egemenlik hakkımdır deyip İsrail, Mescid-i Aksa’yı salt sinagog-havraya dönüştürebilir mi? Suudi Arabistan, Kâbe’yi hacca kapatabilir mi? Japonya ziyaretçisi de olduğum Todai-ji Tapınağı, maden tekellerine terk edebilir mi? Mısır, piramitleri herhangi bir gerekçeyle yerle bir edebilir mi? İtalya, bütün Leonardo Da Vinci yapıtlarını, müzelerden alıp çöpe atabilir mi?... Biz, bunların hangisini içimize sindirebiliriz? Evrensel değerleri, evrensel özellikleriyle koruyup geleceğe bırakmak gerekmez mi? Felsefe yani sorgulama, inanmak için değil;  düşünmek İçindir elbet. Ne yazık ki düşünmek ve sorgulamak politikacıyı da pek ilgilendirmiyor! Bir iki bilim ve sanat insanı dışında, bu konuda ağzını açan kimse olmadı. Bu suskunluk bana, Onat Kutlar’ın 23 Ocak 1994 tarihli “Politkacılar, Gazeteciler vs” başlıklı yazısını anımsattı. İran’daki, Kafka’nın Samsa’sına parmak ısırtan o değişim değil, “Dönüşüm“ günlerini… Meğer bizim de vs’lerimiz nasıl da çoğalmış! Çokmuş! Ayasofya’da namaz kılınca daha bir Müslüman olacağız herhalde?...

Tahsin Şimşek
Gerçek Edebiyat

 

Sosyal Medyada Paylaş

author

Gerçek edebiyat

gercekedebiyat.com yazarı,

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..