Uludağ’ın üstünde aniden ortaya çıkan siyah bulutlar kayak yaparcasına aşağı doğru gelmeye başlamışlardı. Her an her saniye delicesine bir yağmur başlayabilir ve derelerin basması sonucu evler su altında kalabilirdi. Yağmurla birlikte gelen fırtınadan ağaçlar devrilebilir, insanlar ölebilirdi. Hava iyice kararmıştı arada bir homurdanıyor ve uzaklardan bir beyazlık yayılıyordu Bursa ovasının üstünde dolaşarak sonra kayboluyordu. Leyla giriş kapısını açtığında İboş koşarak geldi ve ikisine de sarıldı… “Çok merak ettim sizleri... Ablam benim!.. Abim benim!..”

“Hadi sen bize birer çay koyuver...” dedi Leyla. Metin’i elinden tutup koltuğa götürdü. Yanına oturup gözlerinin içine baktı. Metin’in ellerini avuçlayıp dudaklarına götürdü öptü defalarca. Barbara Streisand’ın Women in Love’ını duydu uzaklardan bir yerden. Hüzünlendi. Paramparça oldu. Çıkmaz bir sevdaya düşmekten korktu. Her gecenin sabahında onu yanında bulamamaktan korktu. Metin’in yaşamına girip onu kırmak, üzmek istemediği için ellerini çekmek, doğruyu söyleyip buradan gitmek! Düşüncesi bile çok korkunçtu! Yapamazdı. Onu kendisine bağlayıp sonradan bırakıp gidemezdi. O hemen aşık olurdu. Hissediyordu, yaşıyordu bu duyguyu. Ona aşık olduğunu...

İçinde üç tane çay olan gümüş bir tepsiyle İboş girdi içeriye...

Çayına iki şeker attıktan sonra karıştırıp bir yudum aldı. Sıcaktı. Boğazından geçişini hisseti bir yudum daha aldı...Leyla üstündekileri çıkartıp kapı önündeki vestiyere astı. Kalçalarını sağa sola savurarak Metin’in yanına yaklaştı,” Çizmeleri çıkartmam için yardımcı olabilir misin?” Metin çizmelerden kendisine uzatılanı çizmenin bir eliyle altından diğer eliyle de topuklarından tutup kendisine doğru çekti. Diğerini de çıkardıktan sonra Leyla’ya uzattı. Leyla çizmeleri alıp girişteki ayakkabı dolabına koydu. Leyla bugüne kadar başından geçen deneyimlerden sonra Metin’i tanımak için resimden resime, karakterden karaktere benzetmeler yapıyor, geçmişinden yardım istiyordu. Âmâ gençliğinde, başına tecavüz olayı yaşanmadan önce bir iki flortü olmuştu o kadar. O dönemde zaten şımarık, ele avuca sığmaz bir kızdı. Bu çocukluğu yaşayamadan kadın olması kendisine çok şey kaybettirmişti. Son beş yıldır Metin gibi birisi karşısına çıkmamıştı. Davranışları, düşünceleri, konuşması, bilgisi karşısında bazen çaresiz kaldığını düşünüyordu. Gerçi tanışalı kaç gün olmuştu ama daha bu sabah sevişmişti kendisiyle. Hem de ne sevişme! Kadın olduğunu hissettiği. Orgazm denilen ama kadınların sadece özlemlerinde yaşattığı zevk duygularını yaşatmıştı kendisine.

İboş yaklaştı yanına, “Abi börek var bir parça yer misin?” dedi sevgiyle.

“Olabilir ama ufak bir parça lütfen...” dedi Metin

“Isıtmamı ister misin?”

 “Yok soğuk da olur...” Babası aklına geldi. Mutlu olduğuna inandığı günlerde hafta sonlarında börek yapılırdı. Babası kıymalı annesi ise peynirli börek seviyordu ama Metin’de sevdiği için kıymalı yapılırdı. Bazen ise kıymalı ve kuru fasulyeli börek yapardı annesi. Şimdi burada olsaydı iştahla yerdi sonra da eksiklerini ve fazlasını söylerdi. Karşısındakini eleştirmekten hoşlanırdı.

Leyla sigarayı dudaklarının arasına yerleştirdi Metin’e baktı. “Biliyor musun? Senin arkandan bu sigarayı içmek istemedim. Beraber yaktığımız bu sigarayı beraber bitirmek istedim. Sanki yalnız içersem seni tamamen kaybederim diye korktum? Sigaradan en son sen nefes almıştın. Senin dudaklarının tazeliğini, susamışlığını, hırsını tekrar yaşayabilmek için dudaklarımın arasına alıp gözlerimi kapayarak seni düşündüm. Senin dudaklarının sıcaklığını duydum. Dillerimizin birbirini ne kadar sevdiğinin farkına vardım...Sonra sana karşı yaptığım aptalca, salakça, şımarıkça davranışımı hatırladım ve kendime lanet ettim...”

“İstersen bu konuyu kapatalım...” dedi Metin. “O an sana kızdığım doğru ama ben sana hak veriyorum. Böyle yanlış anlamalar olabilir benim buğulu gözüm. Ben de senden özür dilerim. Ben de seni üzdüm...” Yüksel’in verdiği kasetleri cebinden alıp İboşa uzattı. “Müzik ruhun gıdasıdır...” dedi.

İboş teybe kırmızı kaseti koydu, start düğmesine bastı... “Dünya dönüyor sen ne dersen de yıllar geçiyor fark etmesen de...” Nilüfer’in sesini duyunca duygulandı ağlamaya başladı...

İboşun ağladığını gören Metin,  “İboş canını sıkan bir şey mi oldu?” dedi.

“Yok be abi birden yaşadıklarımın gözümün önünden film şeridi gibi geçiverdi ona ağladım...”

“Sakıncası yoksa ve anlatırsan derdine belki ortak olabilirim...” dedi Metin.

Babam, beş tane kız çocuktan sonra benim erkek olduğumu duyunca üç gün üç gece kutlamış sevincini. Beni ta ki yeni bir erkek oğlu olana kadar el üstünde tuttular, ne istersem yaptılar. Ailenin sevinci, gururu, maskotu, her şeyiydim. Ama erkek kardeşimin doğmasıyla her şey değişti ve ben ergenlik çağının içinde olan ablamların yanında kalmaya başladım. Onlar da beni kız gibi büyütmeye başladılar. Saçlarımı uzatıp bana kız elbiseleri giydiriyorlar, dudaklarıma kırmızı ruj sürüp sonra da köçek gibi oynatıyorlardı. Vücudumda bir tüylenmenin olmaması, sesimin inceliği ve nasıl oluştuğunu bilemediğim el kol hareketlerim ablamların hoşuna gidiyor benim rol yaptığımı sanıyorlardı. Bazen benden pipimi onlara göstermemi istiyorlar, sonra pipimden tutup çekiyorlar... “Kes bunu...Senin pipini keselim mi?” diyorlardı kahkahalarla gülerek. Çoğunlukla onların arasında yatardım, birbirimize sarılarak uyurduk. Ablalarımın vücuduma değen diri göğüslerini hissederdim, Sert kalçalarını hissederdim bana yaslayıp uyudukları ama cinsel olarak hiçbir şey hissetmezdim. On dört yaşıma geldiğimde bana kız İbo demeye başlamışlardı. Erkek olduğumu unutalı çok olmuştu. Yıllarca özlemi çekilen ancak onun yerine yenisi geldiğinde bir kenara atılan yitirilmiş bir kişiliktim artık...Karar vermiştim. Gerekirse ameliyatla cinsiyet değiştirip nüfus cüzdanındaki erkek yazısını sildirip kadın yazdıracak ve kendisini kimsenin tanımadığı bir şehirde yeni bir yaşam kuracaktım. Aldığım kararı babamla paylaşmak istedim. Alınmış kaşlarım, boyalı dudaklarım, tüysüz kadınsı cildimle, iç gıdıklayıcı parfümümle karşısına çıktım ve bir solukta her şeyi anlattım...Zavallı babam beni o halde görünce şok oldu. Bir an kalp krizi geçireceğini sanıp korktum ama o parmağıyla kapıyı göstererek, “Şu kapıdan çık git ve bir daha geri gelme. Benim artık senin gibi bir oğlum yok...” dedi. Ablamların kendi aralarında topladıkları parayı alıp evden çıktım...” dedi İboş. Gözlerinden sicim gibi damlalar yarış edercesine yanaklarına oradan boynuna doğru uzanıp gidiyordu. Bir sigara yaktı... “Bizim doğu ve güneydoğu bölgelerinde –oğlancılık-ilişkiler yaygındır. Parlak ve genç olanlara ise özel ilgi gösterilir...babamın evden kovması sonucu şehre gidip bir tanıdığımın yanında kalmaya başladım. Akşamları kadın gibi makyaj yapıyor, kadın elbiseleri, iç çamaşırı giyip sabahlara kadar şarkı söyleyip dans ediyordum. Benim gazetelerde sık sık adından söz ettiren homoseksüel şarkıcılardan ne eksiğim vardı ki? Hem daha elime hiçbir erkek eli değmemişti...Yanında kaldığım tanıdık benden tanıdığı bir pavyoncuya söz etmiş. O da geceleri kadın kılığında şarkı söyleyip müşterilerin isteklerini yerine getirirse onu zengin ederim diye haber göndermiş...Ablalarımın verdiği para da suyunu çekmek üzereydi kabul ettim. Alemlere katılmaya başladım. Doğulu erkekler ve Arapların çoğunlukta olduğu müşterilerimizin karşısında tepsiler içinde çırılçıplak dans ederdik...Bizleri ellerler, çimdiklerler, okşarlar kucaklarına oturturlardı. Ama cinsel temas yasaktı...özellikle bakire olmam onların da hoşuna gidiyor bana ilk sahip olan olmak için mücadele ediyorlardı. Parlak, tüysüz olmam. Göğüslerimin bir erkek göğsünden daha büyük olması fiyatımın artmasına neden oluyordu. Ben de bana gösterilen bu ilgiden memnun ve çok mutluydum. Kendimi çevremde gittikçe büyüyen şöhretin tatlı hayallerine kaptırmış ve artık film yıldızı olmak istiyordum...Yine böyle bir alem gecesinde bana on bin dolarlık çek yazıp alnıma yapıştıran burma bıyıklı, iri yarı, saçları ve sakalları boyalı. Gözlerinin içi siyah kalem çekilmiş. Parmaklarında büyük büyük altın yüzükler takılı olan yaşlı bir Arabın koynuna girdim. Bir taraftan on bin dolarla yapabileceğim kadınlık ameliyatının hayalinin kurarken diğer yanda ilk kez bir erkekle beraber olacağım için çok korkuyordum. Yatağın içinde soğuk terler dökerken adam geldi. Vahşi bir sırtlan gibi saldırdı üstüme. Her yanımı ısırıyor, öpüyor, sıkıyor, emiyor benimle topla oynar gibi oynuyordu. Sonra beni sırt üstü yatırdı. Adamın aletini görünce korkum daha da arttı. Kalkıp kaçmak istedim bir an. Adamın göğsünden tutmak istedim... “Korkma…” dedi adam. Aletini vazelinledikten sonra ayaklarımı kaldırıp yerleştirdi...Bir süre sonra korku çığlıklarının yerini zevk duygularına değiştirdiğini görünce şaşırdım...” dedi. Sigarasını söndürdü... “Ya işte böyle Metin abi...”

“Bu başlangıcı...” dedi Leyla...” dedi kendisine yaşatılan sapıklıkları bir bilsen... Yunan mitolojisinden, Osmanlı saraylarından haberleri olmayan cahil ulema takımı...”

“Biliyorum...” dedi Metin. “Benim yetiştiğim semtte ünlü bir kuru pastacının büyük oğlu homoseksüel di. Adam oğlundan utanıyor, yerin dibine giriyor, dükkanına gelmemesini istiyordu. Uzun boylu ve Türk sinemasının birçok jönünden daha yakışıklı olan Necmi ise uzun ojeli tırnaklarıyla, gözlerine yaptığı makyaj ve dudaklarına sürdüğü kırmızı ruj ile odak noktası haline gelmişti. İnsanlar sırf onu görsünler diye dükkâna gelip alışveriş yapıyorlardı. O sıralarda annesiyle gittiği haftanın her günü değişik komşularda yapılan -gün- lerin konusu haline gelmiş, sağdan soldan duyulan tüm bilgiler çay eşliğinde tüketilirdi. Metin Necmi’yi yakından görmek için dükkâna gittiğinde onun başını okşar ve bir tane akide şekeri bazen de horozlu şeker verirdi. Birgün babası oğlunu evde bir erkekle basınca kalp krizi geçirdi. Komaya girdi. Aylar sona hastaneden çıktığında ölmemişti ama felç olmuş belden aşağısı tutmuyordu. Yaşanan bu olaylardan sonra kız Necmi evden kaçıp ana cadde üzerinde olan ve çevresinde orospu olarak anılan, bazı filmlerin sevişme sahnesinde oynamış bir kadının yanına taşındı...Olaylar büyüdü. Bu ikilinin oturduğu daireye baskınlar oldu, saldırılar oldu, komşular toplanıp imza topladılar ve ikisini evden attırdılar. İşin ilginç olanı ise babasının hastalığından sonra ona sırt çeviren ve bakmayan kardeşlerinin aksine Kız Necmi babasını yanın alıp ölünceye kadar baktığıdır...”

Leyla’nın birden dudakları bükülüp titremeye başladı, “Ağlatma beni...” dedi. Mendille burnunu, gözlerini sildi. Yarım sigarayı alıp yaktı. Birkaç kez arka arkaya derin dumanlar aldı sonra burnundan yavaş yavaş renk değiştirmiş dumanları çıkarttı. Gözlerini kapadı. Gözlerini kapatınca aklına kendisine ilk sigarayı içip tecavüz eden babasının arkadaşı geldi. Bir türlü Allah’ın belası bu görüntülerden kurtaramıyordu kendisini. Kâbus gibi ayrılmaz bir parçası olmuştu yıllar boyu. Hayal meyal hatırladığı altın dişinden yansıyan ışıltıları görür gibi oldu. Gözlerini açtı. Sulu gözlülüğe gerek yoktu şimdi. Kendine hâkim olması gerekiyordu. Bu şekilde davranması Metin’in gözünü korkutuyor olabilirdi? Sen almıyor musun?”

Metin oturduğu koltuktan kalktı. Uzattığı sigarayı alıp sehpadaki kül tablasına bıraktı. “İboş rica etsem bir çay koyabilir misin?” Dedikten sonra sigaradan kısa nefesler aldı...Ajda Pekkan’ın “Kimler geldi kimler geçti” şarkısından sonra severek dinlediği Demis Roussos’un titreyen sesinden “Forever end ever” – “Goodbye My Love” şarkıları çaldı.

“Yanıma gelsene...” dedi Leyla.

Metin Leyla’ya baktı.-Yanıma gelsene-sözüne taktı birden. Böyle Emirli sözleri sevmiyordu. Daha kibar olabilirdi. Eğer bir şey istiyorsa kendisi yanıma gelebilirdi... “Sen neden gelmiyorsun?”

Yeşim, “Olmaz Böyle Şey” i söylemeye başlamıştı. Seviyordu Yeşim’in sesini. Özellikle –olmaz böyle şey- bölümündeki ses tonu Metin’i maceralı anılara sürüklüyordu.

“Burası daha geniş...”

“Ama burası daha sıcak...”

Leyla kalkmak istedi ama sigaranın yarattığı sarhoşluk kalkmasını önledi bir an. Şarkıyı duyunca yine hüzünlendi. Metin’e baktı ve şarkıya eşlik etmeye başladı “Kendi derdim yeterken, bir de sen dert oldun başıma, bu aşk artık en son derken, nerden çıktın karşıma, aşkın adını anmayacaktım, söz vermiştim bir daha kanmayacaktım ne sözler kaldı ne de yeminler, gönül bir kez sevince ferman mı dinler...” yalvaran gözlerle Metin’e baktı.

Pink Floyd – Shine On You Crazy Diamond- çalmaya başladı.

Metin artık düşünmüyordu. Müziğin esrarengiz büyüsüne kaptırmıştı kendisini. Müziğin notaları bir merdiven olmuştu kendisini alıp bulutların üstüne çıkaran…Bir kuş olmuş özgürcesine uçuyordu sıcak iklimlere doğru. Tanımadığı ormanlardan korkuyor mola vermiyor başka kuraklıklara yolunu düşürüyordu. Çatlak topraklarda kahverengi su içip ölen çocukların yurtlarını dolaşıp oradan kara derili insanların ülkesine geçiyor-siyahi-bir kadınla sevişiyordu azgın dalgaların kendisini alıp götüreceğini bilmeden. Leyla’ya karşı dayanılmaz bir istek duymaya başladı. Dizleri üstünde Leyla’nın yattığı koltuğa yanaştı.  “Ne kadar da güzeldi Allahım...Âşık olmuştu. Biliyordu. Ama ona bağlanmaya korkuyordu. Ya İstanbul’a dönmek zorunda kalırsa o zaman nasıl yapacak içindeki Leyla sevgisini nasıl atacaktı ki? Eğildi kapalı gözlerine baktı Leyla’nın. Uzun kirpiklerine, kadife gibi yumuşacık tenine dokundu dudaklarıyla. Kuruyan dudaklarını, dudaklarına bastırıp bekledi. Dilini dudaklarının girintilerinde dolaştırdı. Kalın olan üst dudağını dudakları arasına aldı. Leyla hiç karşılık vermeden öylecene yatmaya devam ediyordu. Öpmekten vazgeçti. Sırtını koltuğa yaslayıp yere oturdu.

Metin’in dudaklarını dudaklarında hisseden Leyla vücudunu yeni med cezirlere hazırlarken Metin’in vazgeçmesi ile tüm duygularının geri çekildiğini hisseti. Olmazdı böyle içinden geçenleri, korkularını onunla paylaşmalı eğer yürünecekse beraber bir yolda yürünmeliydi...Yattığı yerden doğruldu. “Konuşalım mı biraz?”

“Konuşalım buğulu gözlüm...” dedi Metin. Koltuğa, Leyla’nın yanına oturup ayaklarını topladı. Hangi konulardan konuşmak istersin?”

“Bizi konuşmak istiyorum...” dedi Leyla. Metin’in ellerinden tuttu. Parmaklarına, avucunun içine baktı. Ellerinin üstünü okşadı. “Güzel ellerin varmış...”

“Senin ellerin de çok güzel... Gözlerin, yüzün, saçların, vücudun, memelerin, kadınlığın, tüm ayrıntıların çok ama çok güzel yalnız birazcık ruhun kirlenmiş o kadar onu temizlemek te senin için zor olmamalı...Bir de şımarıklığından vazgeçebilsen?”

“Sözlerinle beni okşuyorsun. Bütün vücudumu ürpertiyorsun…ama ben benimle beraber olan erkeğin geçmişimden dolayı beni yargılamasını istemiyorum. Bana-hangimiz iyiydik-gibi kıyaslamalar yapmasını istemiyorum. Sevişirken kafasında geçmişimdeki erkeklerin hayalini görmesini istemiyorum. Tenime dokunduğunda iğrenmesini istemiyorum. Beni öptükten sonra ağzını silmesini istemiyorum. Bir yere çıktığımızda benden utanmasını istemiyorum...” dedi Leyla. Esrarlı sigaradan çekti sigaradan içer gibi. “Ama artık yaşamımın da böyle devam etmesini istemiyorum. Akşamları Discolarda değil sevgilimle beraber geçirmek istiyorum. Benim için Disco basanların dünyasında değil eşimin dünyasında yaşamak istiyorum. Evlenmek. Çocuk sahibi olmak istiyorum. Anne olmak istiyorum. Çocuğumla eşimle mutlu olmak istiyorum...Çok mu istiyorum?”

 “Yooo” dedi Metin, “Bunlar çok normal istekler...Ayrıca ben değil sen beni diğerlerinle kıyaslayabilirsin…Çünkü benim seninle karşılaştırabileceğim bir kadımın olmadı hiçbir zaman...”

“Birdenbire sen çıktın ortaya. Nazik, kibar, ağzı laf yapan eski İstanbul efendilerinin karakterini taşıyan, romantik, hazırcevap, şakacı, anlayışlı, güzel sözleri zamanında kullanmasını bilen ama tanımadığım bir insan...Nerelidir. Kimin oğlusun? Yaşamında neler gizli...Yarınlarda beni bekleyen sürprizler çıkabilir mi? Bir sürü yanıtlayamadığım, beni endişelere sürükleyen tedirgin eden sorular...sorular...Sonra sevişmemiz. Bana tattırdığın o nefiz, leziz tatlar. Ayrıca benim senden dört yaş büyük olduğumu da unutma...”

Metin teypten yükselen La Porto fino eşliğinde Edip Cansever’in şiirini okumaya başladı.

Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde

Oysaki seninle güzel olmak var

Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi

Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda

Midemdi, aklımda şu kadarcık kalıyor.

Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte

Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel

O başkası yok mu? Bir başkasına veriyor

Derken karanfil elden ele.

Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle

Sana değiniyorum, sana ısınıyorum bu o değil

Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk

Birleşiyoruz seninle...

“Çok güzel...” dedi Leyla. “Çok anlamlı...anlatmak istediklerimi bir şiirle sen anlattın...Şu anda da vücudum seninle sevişmek için çıldırıyor ama beynim –hayır sevişme sevişirsen aşık olursun-diyor...” Metin’e baktı soran gözlerle. “Ne yapmalıyım?”

“Âşık olmanın kötü bir yanı yok ki...Ben seni ilk gördüğüm günden beri seviyorum...”

Leyla doğruldu yerinde. “Seviyor musun?” Sönen sigarayı yaktı, “Hem de ilk gördüğün günden beri?”

“Evet” dedi Metin. Seni ilk gördüğümde üstünde bu akşam giydiklerin vardı. Sadece içine kırmızı bir boğazlı kazak giymiştin. Kapıdan girişinde umarsız bakışlarının içinde taht kuran geçmişin acılarını görmüş o buğulu gözlere aşık olmuştum...Tabi sen benim farkımda değildin o başka bir şey...”

Leyla, elini uzatıp Metin’in uzun kıvırcık saçlarının içini karıştırdı. Daha önce neden söylemedin? Şimdi sen bana aşık olduğunu mu söylüyorsun...”

“Evet” dedi Metin, ”Hem de deli gibi...” Leyla’nın yumuşacık ellerini öpücüklere boğdu. “Sana her konuda söz veremem ama istersen beraber yaşamaya ben hazırım...” dedi.

Leyla, Metin’e sarıldı. Başını göğsüne dayadı. Vurgun yemiş gibiyim...” dedi. Metin’in başını kendine doğru çekerek dudaklarından öptü. “Sadece bana ait olmayı kabul edersen deneyebiliriz...” dedi. Sevinçlerin süslediği bir müzik ekleyerek.

Öpüştüler.

Geceyi Leyla’nın yanında geçiren Metin, kalkıp kahvaltı yaptıktan sonra eve gelmişti. Annesi yoktu evde. Sevdiği kıyafetleri, iç çamaşırlarını ufak bir çantaya koydu. Kapıyı kilitleyip dışarı çıktı. Annesi teyzesinde olmalıydı her zamanki gibi. Terzi dükkanının önünden geçerken içerde çalışan Mıstışa baktı ama selam vermedi. Teyzesinin penceresinin önünden geçerken cama vurdu bekledi. Kısa bir süre sonra cam açılınca annesini gördü...yüzü gülüyordu. “ Gelsene oğlum...” dedi. “Baban telefon etti iki gün sonra gelecekmiş...Bir kitabı için görüşmeler yapması gerekiyormuş galiba...”

“Çok sevindim anneciğim...sen neler yapıyorsun?”

Annesi sesini azalttı, “ Teyzenin bildiği çok iyi bir hoca varmış biraz sonra ona götürecek beni...”

Metin kızdı annesine, “ Yaaa anne sana kaç kez şu hocalardan mocalardan çare bulmaya çalışma bunların hepsi üçkağıtçı, şarlatan sadece senin paranı alıyorlar demedim mi?”

“Ama oğlum bu çok iyiymiş...Yaptığı büyüler tutuyormuş...”

“Tamam tamam, sen bilirsin...ben birkaç gün bir arkadaşta kalıyorum haberiniz olsun...” dedi.  Babası annesinin ağzına bir kaşık bal vermiş ve Ankara’ya gelip olay çıkarmasını önlediği gibi zaman da kazanmıştı. Verdiği tarih birkaç kez değişir babası üç ay sonra yanlarına gelirdi ama annesinin bu fal ve hoca merakından bıkmıştı. Defalarca kendisini uyarmasına karşın birtakım şarlatanlara, hacılara, hocalara inanarak parasını kaptırmaya devam ediyordu… Eğildi annesinin yanaklarından öptü. Görüşürüz anacığım...” dedi yürümeye başladı...Arkasından teyzesinin sesini duydu “Metinnnn…” Geri döndü. “Kenan saat iki de seni Heykelin önünde beklicekmiş...” dedi.

“Tamam teyzeciğim...” dedi otobüs durağına doru yürümeye başladı. Askeriye ’de eğitim yapan askerlerin seslerini duydu. Ne söylediklerini anlamaya çalıştı. Otobüs durağına yaklaştıkça sesler uzaklaştı ve duyulmaz oldu. Saate baktı. Daha üç saate yakın zamanı vardı Kenan ile buluşmak için. Önce Leyla’ya uğrar çantasını bırakır sonra da buluşmaya giderdi. Otobüse binip camını açabildiği bir koltuğa oturdu. Şoför dışarda sigara içiyordu. Gazete almadığı için pişman oldu. Oturduğu yerden kalkıp şoför mahalli tarafından ön kapıdan aşağıya indi. Kapının yanında bekleyen orta yaşın üzerinde, hafif göbekli, beyaz yüzlü, kırmızı yanaklı, başının ön tarafındaki saçları dökülmüş, ön tarafında altın bir dişi olan şoföre sordu “Daha kaç dakikamız var?”

Saatine bakan şoför... “Üç dakika…” dedi.

Metin koşarak gazete bayine gidip bir Cumhuriyet gazetesi aldı. Koşarak otobüse dönüp yerine oturdu. Gazeteyi açarak başlıklarını okumaya başladı.

İngiltere’nin, -ortak hareket- teklifimizi kabul etmesi üzerine aniden İngiltere’ye giden Ecevit, Wilson’dan ortak müdahale istedi. Ecevit Yunan subaylarının Ada’dan çekilmesini aksi halde bizim de dengeyi tutmak için Ada’ya asker sevk etmemiz gerektiği açıklamasını yapmıştı.

Moskova, Yunan subaylarının Kıbrıs’ı boşaltması gerektiğine dikkat çekmişti.

Türkiye ile Çin arasında ticaret anlaşması imzalanmıştı.

Nato, Darbeci subayların iktidarı Makarios’a devretmesini istemişti.

90 ülkeden 50 milyonun üzerinde sendikalı işçinin üyesi olduğu Uluslararası Hür Sendikalar Konfederasyonu da Kıbrıs'taki darbeyi şiddetle kınayarak “Yunan askeri cuntasının Kıbrıs meşru hükümetini devirme teşebbüsü karşısında Kıbrıs Türkleri ve Rumlarının bağımsızlık ve demokrasi mücadelesini Uluslararası Hür Sendikalar Konfederasyonu olarak tamamen destekliyoruz” açıklamasını yapmıştı.

Dünyanın tüm baş kentlerinde Kıbrıs’la ilgili diplomatik ilişkiler yoğunluk kazanırken, Kıbrıs Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios’un dün İngiltere Başbakanı ve Dışişleri Bakanı ile yaptığı görüşmelerden sonra bir açıklama yapan İngiliz hükümet sözcüsü, İngiltere hükümetinin Kıbrıs'ın bağımsızlığını garanti eden taahhütlerinde bağlı kaldığını açıklamıştı. İngiliz hükümet sözcüsü, İngiltere hükümetinin kendisini Türkiye ve Yunanistan’la birlikte Kıbrıs'ın bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü garanti eden 1959 -1960 anlaşması ile bağlı saydığını ve bu konuda Makarios'a teminat verdiğini açıklarken, Avam Kamarasında bir konuşma yapan İngiltere Dışişleri Bakanı da, Makarios'un tam yetki ile Kıbrıs'ta tekrar yönetimin başına geçmesinin bütün Ortadoğu bölgesinin güvenliği için gerekli olduğunu söylemişti...

Savaş başlamıştı. Son günlerde gördüğü askeri kamyonlar, sıklaşan eğitim uçuşları, sık sık duyulmaya başlayan siren sesleri, hava birliğinde girişte görev yapan nöbetçi askerlerden alınan bilgilerden oturdukları semtte bir süredir konuşulan savaş sonunda gerçekleşmişti. Sabahtan beri oturdukları semtin hemen yanında yer alan Hava Birliklerinden kalkan jet uçakları havada iz bırakarak uçmaya devam ediyordu. Çekirge’de otobüs durağından indi. Savaş’ın neden olduğu karışık duygularla Leyla’nın uzak olmayan evine doğru yürümeye başladı. Çok heyecanlıydı. İlk defa bir kadınla beraber yaşamaya başlayacaktı. Hem de savaşın içinde. Aklına Amerikan savaş filmlerinde birbirine aşık olan ama savaşın ayırdığı sevgilileri getirdi. Karaborsanın şahlandığı, bir ekmek için insanların birbirini öldürdüğü, gaz, yağ, tüp kuyruklarının insan zincirine döndüğü günlerde sevmek, sevdiğinle beraber yaşayabilmek önemliydi...Kapıdaki Leyla’nın babasının adı yazılı zili çaldı. Kapının açılmasını bekledi. Sonra içeri girdi. Asansöre binip yukarı kata çıktı.

Vücudunun hatlarını cömertçe sergileyen bir kot pantolon ve diri memelerinin fındık büyüklüğündeki uçlarını gösteren siyah bir tişört ile kapıyı açan Leyla gülümsedi, “Hoş geldin...” dedi. Metin’e sarılıp öptü.

Göğsünde Leyla’nın memelerini hisseden Metin, isteksiz bir sesle “Geldim ama gitmek zorundayım...Merak edebileceğini düşünerek sana haber vermeye geldim...” dedi bir ilkokul talebesi gibi Leyla’ya baktı tepkisini görmek için.

“İyi yapmışsın” dedi Leyla. Ama biraz bozulmuştu. Daha ilk günden! “Nereye gitmek zorundasın? Bende seninle gelebilirim?”

“Bugün olmaz...” dedi Metin, “Bizim yeğenle buluşucam. Teyzeme beni Heykel’de beklediğini söylemiş. Şimdi gitmezsem olmaz. Hem kendisiyle bizim durumumuzu da konuşmak istiyordum iyi oldu...

Metin’in yeğeniyle buluşması için kendisine uğrayıp haber vermesine biraz önce bozulan Leyla, gülümsedi “Haber verdiğin için teşekkür ederim...”

Metin, Leyla’ya sarıldı. Kendine çekti içtenlikle, sevgiyle, ihtirasla, şehvetle kalçalarını okşadı. Boynunu, kulak memelerini öptü.  “Ben sana teşekkür ederim...” dedi. Gözlerinden, yanaklarından, alnından öptü defalarca “Seni çok seviyorum...”

Metin’in ellerini kalçalarında hisseden Leyla’nın içi gıdıklandı bir an. “Gitmesen olmaz mı?”

“Kendisine ulaşma şansı olsa inan gitmezdim. Seni hiç kimseye değişmem bunu bilmeni istiyorum. Artık sen benim karımsın...”

-Karımsın- sözü Leyla’nın içinde yıllardır uyuyan yanardağları tetikledi o an ve aşk, sevgi dolu lavlar bütün vücuduna yayılıp kendisini teslim aldı...” Çok güzel söyledin...Bir daha söyler misin...”

Metin, Leyla’nın yanaklarından tuttu, gözlerinin derinliğinden yükselen gözlerinin içine baktı sevgisini görebilmesi için, “Karıcığım benim...Papatyam…” dedi. Boynundan öptü. “Dünyanın en güzel karısına sahip olduğum için ne kadar mutlu olduğumu bilemezsin...seni ne kadar sevdiğimi tahmin bile edemezsin...” dedi. Parmaklarını Leyla’nın saçlarına arasına sokup kendine yaklaştırdı, kalın biçimli dudaklarından öptü defalarca...

“Yapma...” dedi Leyla, “Tahrik oluyorum...” Metin’in ellerini tuttu. “Ne zaman gelirsin?”

“Geç kalmam” dedi Metin, “En geç iki saat...Saat ikide buluşucaz...” Leyla’nın yanağını okşadı sevgiyle. “Seni çok seviyorum buğulu gözlüm benim…” Tuttuğu elleri bırakmadan kapıya doğru geri geri birkaç adım attı.  “Gelirken bir şey ister misin? Evde eksik olan ne var?”

Dün akşamdan beri doğru dürüst uyuyamayan Leyla, “Yok gerekirse ben hallederim...”dedi yorgun bir sesle.

“Bundan sonra ben varım...” dedi Metin...Eğilip tekrar gözlerinden öptükten sonra kapıyı açıp dışarı çıktı...Evden çıkarken annesinin gülen yüzünü anımsadı. Neşeli ve sevinçliydi. Kendisi için değil ama annesi için sevinmişti. Kendisi için artık bazı şeyleri geri getirmesi çok zordu. Kendisini genç yaşta çok büyük zorluklarla karşı karşıya bırakmış, incitilmiş, kırmış darmadağın etmişti. Babasına olan güvenini tamamen yitirmişti...Onu koruyan birisi yoktu artık o kendisini korumayı öğrenmeliydi. Babası kendi yaşam biçimini belirlemişti ve o yaşamın içinde Metin’in yeri yoktu. Bunu her gelişinde belli ediyordu babası. Belliydi bu. Heykel’e geldiğinde Kenan henüz gelmemişti. Daha önce Kenan’la geldikleri Heykel’in karşısındaki pasaj çaycısı aklına geldi. Canı çay içmek istiyordu. Caddeden karşıya geçerek Çay ocağına girdi. “Hayırlı işler, kolay gelsin.” dedi ufak hasır taburelerden birine oturdu. Ocakta dizdiği bardaklara çay dökmekte olan Arif, kendisini başıyla selamladı. “Abi hoş geldin...” dedi. Metin Cebinden çıkardığı tabletten iki tane alarak attı ağzına.

“Ne o moruk papikleniyor musun? ”dedi Arif

Gerçi yabancı değildi ama yine de bilmesine gerek yoktu.” Yok canım...” hapların kutusunu gösterdi çıkarıp... “Öksürük hapı...Zayıflamak için”

Güldü Arif, “İyi o zaman sana demli bir çay yapayımda içinde patlasınlar...”

“Ben de biraz sonra birisinin içinde patlarım zaten...” dedi sonra Leyla için yaptığı benzetmeden dolayı kendine kızdı. Saçmalamıştı…

“Kenan nasıl? Neler yapıyor?”

“İyi ne yapıcak çalışıyor...”

“Severim kendisini, çok kıyak bir delikanlıdır. Abisi de iyidir ama Kenan bir başka hem çok da iyi top oynuyor bana kalırsa birkaç yıl içinde Bursa’nın A takım kadrosunda oynamaya başlar...”

“Doğru...olabilir...”

“Şu haplardan birkaç tane de bana versene...”

Metin şaşkınlıkla bakar gibi yaptı. “Ciddi misin?”

“Yaa sen ver oradan...”

Metin, cebinden çıkardığı alüminyum kutuyu Arif’e uzattı. “Buyur…Bundan sonra bana lazım değil...”

“Eyvallah...” Yılmaz’ın avucuna koyduğu hapları ağzına atarak susuz yuttu. ” Şimdi hasosundan bir iki de çay kaydım mı değme keyfime...” Metin’e döndü… “Sağ ol bilader...” elini göğsüne koyup hafifçe eğildi.

“Ayıpsın...” dedi Metin...İnşallah konuşmaya başlamazdı. Saate baktı. Bir iki çay içtikten sonra kalkardı. Yoksa biraz sonra çekilmez olurdu Arif “Çayın yok mu?”

“Yeni demledim, çeksin hemen uçurucam sana bir tane...” Başıyla kenardaki masanın üzerinde duran gazeteleri gösterdi, “Okumak istersen...”

“Otobüste okudum...” Arif’in çay ocağının kenarından uzattığı çayı aldı. Mis gibi kokuyordu. “Çay güzel olmuşa benziyor eline sağlık...”

“Bu ocakta kötü çay satılmaz, hileli çay satılmaz. Her şey harbidir. Ne karbonat katarım ne de haşlarım çayı” kendi kendine başını salladı, “Biliyor musun bazıları çayı demlerken içine sigara izmariti bile atıyor icabında ama burada müşteriye kelek olmaz…Her şey harbi…”

“Biliyorum,” dedi Metin sıkıntılı bir sesle. “Kenan seni sever…”

“Ah be” dedi Arif gömleğinin cebinden çıkardığı Samsun paketinden bir tane alarak yaktı. “Kenan abı delikanlı gibi delikanlıdır. Biliyorsun ayni semtte oturuyoruz...”

“Biliyorum…” dedi Metin, “Bana bir çay daha verebilecek misin?”

“Ne demek abim...”

Haplar tesirini göstermeye başlamıştı anlaşılan, Arif’in çenesi düşüvermişti. Bu sefer ocağın arkasından çıkıp çayı Metin’e verdi...

Metin şekerini karıştırıp acele acele içti. Bir an önce dışarı çıkmak istiyordu, bunalmış, sıkılmıştı ufacık çay ocağında. Yüreğinde yağmur mevsimleri yaşanıyordu ve elinden bir şey gelmiyordu. Saate baktı tekrar. “Ben çıkıyorum, sonra görüşürüz. Borcum nedir?”

“Ayıpsın abem…iki çayın sözü mü olur. Kenan abiye selam söyle...”

“Tamam söylerim. Sana hayırlı işler görüşmek üzere…”dedi

“Mersi yaparım...kal sağlıcakla”

Cay ocağından çıkınca önce güneş karşıladı kendisini sonra Uludağ’dan inen tertemiz hava...pişman oldu çay ocağında oturduğuna. Yavaş adımlarla Heykele doğru yaklaşan Kenan’ı gördü. Islık çaldı. Elini salladı. Arabaların arasından dikkat ederek karşıya geçti. Sarılıp öpüştüler. “Beni görmek istemişsin?”

“Sana tereyağlı bir yumurta yedirtmek istemiştim...”dedi Kenan gülümsedi

Metin’de güldü, “Benim en zayıf noktamdan vurdun yine…Neredeymiş senin bu tereyağlı yumurtacın? Yumurtalı işkembe çorbasına benzemesin de…” dedi Kenan’ın koluna girdi…”Aşk meşk durumları nasıl? Hala o kadınla beraber mi yaşıyorsun?”

Kenan ciddileşti, “Boşver. Annem mi söyledi sana?”

“Ne anneni oğlum Beyoğlu, Bursa’nın ünlü tekstilcisinin pavyondaki büyük aşkını konuşuyor… duymadın mı?”

“Bu konuda yorum yapmak istemiyorum…Gel” dedi Kenan. Yürümeye başladılar. Ara sokaklardan birinde ufacık sadece dört tane masası olan bir lokantaya girdiler. Renkleri değişmiş tahta masaların üzeri renkli naylon masa örtüleriyle kaplanmıştı. Cam kenarındaki masalardan birine oturdular.

“Usta bize karışık bir yumurta yapsana…”

Metin, Kenan’a baktı, “Nasıl karışık?”

“Yani domatesli, sucuklu, pastırmalı...”

“Yok ben sade istiyorum...yanına da bir baş soğan lütfen…”

İstanbul’da ortaokul dönemlerinde okuldan kırdıkları zaman Çemberlitaş’taki Pasajda bulunan muhallebiciye giderdi tek başına. Orada da tazecik ufacık ekmeklerle beraber sahanda tereyağlı yumurta yerdi, bazen de tavuk suyu çorba içerdi. Tereyağın kokusu yayıldı etrafa. Karnının acıkmış olduğunu hissetti birden. Son günlerde aldığı haplardan dolayı iyice zayıflamıştı. Pantolonları bol gelmeye başlamıştı. Ama her şeyi düzeltecekti. İlk adımı da bugün atıyordu. Tarihi bir gündü bugün. Metin’in yaşamında yeni bir devir başlıyordu artık...

“Ne o durgunsun” dedi Kenan, “Papiklendin mi yine?..”

“Yok artık bıraktım o işleri...” dedi Metin.

“Bıraktıysan ben çok sevinirim...” dedi Kenan. “O zaman neyin var yine babanın davası mı?”

“Yok!” dedi Metin.    “Bir kadınla birlikteyim...”

Kenan doğruldu sandalyesinin üstünde, ” Ne o ulan şimdi de Jigololuk mu yapmaya başladın?..”

“Ne yapayım benim yakışıklı yeğenimi örnek alıyorum…kendisi bu konuda benden çok daha tecrübeli biz kızlarla oyalanırken o direk sonuca gitmeyi iyi biliyor…” dedi Metin, sesini kalınlaştırdı, “Salak salak konuşma...Öyle değil, kadın dediysem daha 23 yaşında...”

“Öyle söylesene kardeşim...” dedi Kenan, “Ben yaşlı bir kadının kapatması oldun diye düşündüm bir an?”

“Hay senin aklına...Düşünceye bak...” dedi, Kenan’a baktı

“Kız kim ben tanıyor muyum?”

“Bilmem? Disco da tanıştım. Adı Leyla...”

Kenan gözlerini yukarıya kaldırıp düşündü bir an, “Tanıyorum. Çok güzel bir kızdır kendisi. Benim bir ara takıldığım Nilgün’ün arkadaşıydı. Babası Almanya’da olmalı şimdi. Orospuluk yapan bir üvey annesi vardı sonradan kızın da üvey annesinin yolundan gittiğini hatta üvey annesinin kızı sattığı söylenmişti ama uzun bir süredir kendisinden bir haber almadım...” dedi

“Helal olsun...” dedi Metin, “Sen Belediye Başkanlığı için aday olsan kesin kazanırsın...sen kazandığında ise Bursa’nın Uludağ barları dahil bütün gece dünyası bayram eder kesinlikle...”

“Onun yanında İboş diye bir ibne vardı?..”

“Onu da mı tanıyorsun?”

“O beni iyi tanır...” dedi Kenan. “Bizim mahalledeki Mıstışın da arkadaşı olur. Ben onu çok kurtarmışımdır...İyi çocuktur İboş garibanın tekidir...Biliyorsun İboş çok zengin bir aşiretin oğludur...”

“Geçenlerde bir şeyler anlatıyordu ama kafam çok iyiydi bir şey anlamadım…”dedi yanlarına doğru gelen garsonun elindeki ufak tavalara baktı…Üstünde dumanı tütüyordu. Hele o tereyağ kokusu açlığını isyan ettirmeye yetmişti…Taze ekmeğin köşesini kopartarak bol tuz ve karabiber döktüğü yumurtanın sarısını patlattı, tereyağına banarak ağzına attı. Çok lezizdi. Ankara’ya taşınırken Bolu dağının tepelerinde sadece kamyonların dinlendiği bir mola yerinde yediği tereyağlı yumurtaya benziyordu. Kenan’ın diğer yumurtanın sarısını patlatmak için eyleme hazırlandığını görünce eliyle kapattı, “Herkes kendi önündeki yesin lütfen…” dedi.

Tadı damaklarında kalan yumurtadan sonra ikişer tane çay içip kalktılar.

“Kesene bereket...” dedi Metin. Bir sigara yaktı. “Eee şimdi ne yapmayı düşünüyorsun?”

“Ben mahalleye gidiyorum...” dedi Kenan. “Sen manitaya mı?”

“Evet artık onun yanında kalıyorum...”

“Teyzeme söyledin mi?”

“Ona sadece bir arkadaşımda kalacağımı söyledim. Kızdan haberi yok...” dedi Metin. Kenan’a Leyla’nın oturduğu evi tarif etti… “Buralarda çiçekçi var mı? Bir de tatlıcı?..”

Kenan ile bir demet gül ile bir kilo baklava aldıktan sonra taksiye bindiler. Disco’nun orada taksiyi durdurup sakladığı esrarları alıp tekrar taksiye bindi. Leyla’nın evinin önünde Kenan’la öpüştükten sonra indi. Görülmesin diye çiçeği arkasına sakladı ama balkonda bekleyen İboş kendisini gördü ve elini salladı... “Huuu huuu..” Metin bakıp gülümsedi sadece...

Kapıda Leyla karşıladı kendisini, “Hoş geldin canım...” dedi.

Metin gül demetini uzattı. “Seni çok seviyorum canım...” dedi.

Gülleri çocuğuymuş gibi kucaklayan Leyla, her karşılaştıklarında kendisini şaşırtmaya devam eden Metin’e baktı teşekkür eder gözlerle... “Biliyor musun yaşamımda aldığım ilk çiçek...”dedi. Gözlerinden akan yaşları sildi elinin tersiyle. “Beni nasıl mutlu ettiğini bilemezsin. İyi ki Allah seni benim karşıma çıkardı...İnan çok mutluyum...” dedi Metin’e sarıldı. Öpücük yağmuruna tuttu. “Cilalık bir şeyler de getirdim” dedi Baklava paketini uzattı.

“Teşekkür ederim...” dedi Leyla, paketi alıp Metin’in yanaklarından öptü. Mutfağa yöneldi.

Metin yeni evini kucaklamak istercesine kollarını açtı. Ayakkabılarını çıkartıp coşkuyla içeri girdi. Kendi yeri olarak görmeye başladığı deri koltuğa oturdu. Aklına toplantı gelince canı sıkıldı. Hamdi’nin teori dersi vereceği saatlerden hiç hoşlanmıyor canı sıkılıyordu.

“Karnın aç mı canım?..”

Leyla, bugün ikinci kez kendisine-canım- diyordu Afrika’nın sıcaklığını yüklediği sözcüklere...İçi bir hoş oldu... “Sadece sana açım...” diyebildi kısık ve boğuk bir sesle.

Leyla elinde tuttuğu çay bardaklarıyla odaya girdi.” Bundan sonra sana kendi ellerimle hizmet edicem canım...” dedi elindeki çayı uzattı...Balkon kapısını açıp önüne oturdular. Uludağın eteklerinden rüzgarın taşıdığı sarhoş yağmur damlaları düşmek için yer arıyorlardı. Rüzgâr komşu, ülkelerden, şehirlerden önüne kattığı gri bulutları koştururcasına sürüklüyor, masmavi gökyüzü ne gelişigüzel serpiştirdikten sonra, uzaklardan bir yerden kendine yol bulmaya çalışan güneş ışıltılarının önünden tüm engelleri kaldırarak Bursa ovasını aydınlatıyordu.. Sonra yine önce siyah ardından grinin tonlarını taşıyan bulutlar ve yine Güneş… Çayından bir yudum aldı.

“Yeğeninle görüştün mü?”

“Evet...” dedi Metin, “Selam söyledi sana...” Oysa selam filan söylememişti ama böyle durumlarda yalan söylenip karşısındaki insana önem verildiği gösterilirdi.

“Kendisine anlattın mı?” dedi merak dolu bir sesle.

“Evet...sana olan sevgimi...Beraber yaşamayı deneyeceğimizi” dedi Metin,” Bizim yeğen iyidir. Çok severim kendisini...Zaten benden birkaç ay ufak...”

“Tepki göstermedi mi?”

Metin, Leyla’ya baktı...” Buğulu gözlüm, bu tür sorular sormana gerek yok. Hiç kimse sana tepki gösteremez...Sakın aklına bir şey gelmesin...” dedi ellerini tuttu. Sıcacıktı. “Yanıyorsun. İstersen kahraman itfaiyecin olabilirim?”

“Pis. Tatlı maymun...” dedi gülerek.

“Hüzünlüsün...” dedi Metin,” Yanılıyor muyum? Oysa ben seni mutlu etmek. Senin yüzünü mutlu görmek istiyorum. Endişelerini, korkularını ardına at ve bir daha geriye dönme lütfen. Benim için değil ama kendin için yap...”

“Yooo!” dedi Leyla, yalan söylediği sesinden belli olmasın diye çayından bir yudum aldı. “Ben bugün kendimi çok mutlu hissediyorum...İlk defa bugün beni sevdiğini söyleyen birisinden çiçek aldım. Bu mutluluğu daha hazmedemedim. Sevgilim, dışardan eli boş gelmesin diye bana çok sevdiğim Baklava alıp getirmiş...Bütün bunları senden anlamanı beklemiyorum ama bana biraz zaman vermeni istiyorum...”

“Tamam bir tanem...sevgilim...Sürmeli karıcığım benim.” dedi ılınmış çayını bir dikişte içti.” Neden bir sigara yapmıyorsun?”

Şaşırmış gibi Metin’e baktı,” Ben de bir şey yok ki...” dedi Leyla. “Almamı ister misin? Hemen alırım...”

“Yok...” dedi Metin.” Bundan sonra bu tür işlere girmeni istemiyorum. İhtiyacın olursa bana söyle yeter...” dedi.

“Tamam canım...” dedi Leyla.

Metin, cebinden çıkardığı naylona sarılmış plakaları Leyla’ya uzattı.” Buyur...”

Esrar plakalarını gören Leyla parladı birden, “Ne o ulan lavuk sen ne hesap? Sen torbacı mısın yoksa?” dedi kara gözlerinde toplanan şimşek dolu bulutlarla baktı.

“Lütfen aşkım...”

“Aşkım deme bana...Sen ne ayaksın anlayamadım...Daha ilk günden -karıcığım-ayakları, çiçekler, tatlılar...satışa mı getiriyorsun ulan beni...Çizerim ulan seni...” dedi öfkeyle ayağa kalktı.

“Ama...dinle lütfen...istersen bizim Yüksel’e sorabilirsin o her şeyi biliyor…”

“Ama göte anlamam ben çık evimden benim evimde senin gibi pezolara yer yok...” Ayağa kalktı, ellerini beline koyup, ateş saçan gözleriyle ters ters Metin’e baktı.

Metin ayağa kalktı. “Bu kez gidersem dönmeyeceğimi bilmeni isterim. Beni istemeyen en ufak bir olayda beni evinden kopan bir kadınla geleceğimle ilgili planlar yapmak istemiyorum ben. Ayrıca beni pezevenk ve torbacılara benzetip onlarla karşılaştırmana da çok kırıldım ve üzüldüm doğrusu. Ben bu sözleri hak ettiğimi düşünmüyorum Leyla!” dedi. Sinirden sıtmalı hastalar gibi titreyerek ellerini nereye koyacağını bilmeden hareket ederken kendisine bakan Leyla’ya “İzin verirsen çantamı alabilir miyim...Bir daha beni görmeyeceksin…” dedi koltuğun üzerinden aldığı çantasıyla çıkış kapısına doğru yöneldi.

“Dur! Gitme...” dedi Leyla. Pişmanlığın sarmaya başladığı duygularla Metin’in elinden tuttu. Sıcacıktı. “O zaman anlat bana...gerçekten Yüksel biliyor mu?”.

Metin ayakta durmaya devam etti… “Ben her defasında sana en ufak ayrıntılara kadar bazı şeyleri anlatmak zorunda olursam bu birbirlerini seven iki kişinin ilişkisi olmaktan uzaklaşır Leyla. Ben nasıl sana güveniyorsam senin de bana güvenmeni isterim. Ben bu gördüğün Metin’im…” dedi tek kişilik deri koltuğa oturdu. Bir sigara yaktı. Daha ilk günden böyle tiyatrolar yaşanmaya başlarsa işi zordu...Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak istemiyordu doğrusu. Leyla’nın uzattığı çay bardağını aldı yanında duran şekeri içine atıp karıştırdı.

Leyla karşısına oturup, “Seni dinliyorum...” dedi.

Metin anlattıkça Leyla’nın yüzü odayı rehin alan loş ışığın siyahlığında önüne düşmeye başladı. Çizgi filmlere dönüşüp kendisini duvardan duvara vuran Tom kılığına bürünüverdi.

Metin son yıllarda babasıyla yaşadığı anlaşmazlıkları. Annesinin acılarını, hastalıklarını, sinir krizlerini, sara nöbetlerini. Ankara macerasını. Bursa’ya taşınışlarını. Hücre kurma çalışmalarını hepsini –kız arkadaşları hariç- anlattı. “...işte böyle...”

Metin anlattıkça Leyla küçüldükçe küçüldüğünü hissetti, buhar olup odaya dağılmaya ve kendisine kırılan Cem’in havasına dönüşüp bedenine girmeye, kendisini affetmesi için kızgın hücreleri kandırmaya başladı...Metin’in geçmişiyle ilgili tüm düşüncelerine yanıtını almış olmanın rahatlığı sadece mental olarak değil bedenini de gevşetmiş, huzura kavuşturmuştu. Biraz önce Metin’e söylediği kırıcı sözleri nasıl affettirebilecek ti? O kendisini mutlu etmek için ilgi gösterip insanca davranırken aptal kafası hala saçmalamaya devam ediyordu. Hep esrar denen lanetin yüzündendi bu sinir patlamaları. Birden sinirleniyor ve olur olmaz tepkiler verip yanındakileri kırabiliyordu…” Özür dilerim...” dedi Leyla. “Gerçekten çok özür dilerim, seni kırmak istemedim...Ne söylesen haklısın...”

Metin, Leyla’ya baktı, dilinin ucuna kadar gelen kırıcı sözcükleri yuttu…“Canım sevgilim senin geçmişinle hesaplaşmanın kurbanı ben olmak istemiyorum. Ben annemle babamın birbirlerine yaşattıkları kavgaları, ayrılıkları, yalanları, dolanları kendi beraberliğimde yaşamak istemiyorum. Çocukluğumda elimden uçup giden balonun arkasından onu yakalama ümidiyle koşmaktan bıktım. Ben sevdiğim kızın, kadının benim sevgilim, arkadaşım, dostum olmasını istiyorum. Tüm düşündüklerini korkusuzca benimle paylaşabilmesini istiyorum. Ben sevgilimim dürüst ve özgür olmasını istiyorum. Bana karşı yargısız infaz yapmasını istemiyorum. Anlamsız nedenlerle kalbimi kırıp beni kendisinden soğutmasını da istemiyorum. dedi Metin, bir sigara yaktı... “Tamam mı Leyla Hanım...”

Akşam sinsi sinsi yaklaşmış ve açık balkon kapısından içeri girerek odayı kırmızıya boyamıştı. Güneş odanın içinde batıyordu. Sokak lambasının cılız ışıkları, balkonun önündeki ağaçların gür, diri, yemyeşil dallarına çarpıyor, gölgelerini odanın duvarlarına taşıyordu esrarengiz şekiller eşliğinde. Korku filmlerinde yaşanan sahneler gibiydi…

Metin ayağa kalktı... “Müsaade edersen ben gitmek istiyorum...içinden gelen anlık hislerin etkisinde kalıp beni istediğini sanıyorsun ama duygu diye nitelendirdiğin o uyarılar cinsel isteklerinden kaynaklanmış olabilir. Yaşamak için bize gerekli olan iki şey hava ve cinsellik değil mi? İlkel, modern, genç, yaşlı, zengin, fakir, cahil, bilgin, kadın, erkek. Herkes, her yerde, her zaman bu dürtünün etkisi altında değil mi? -Ahlak-, -Namus-, -Şeref-, -Haysiyet- gibi değer yargıları bir yandan; -Ayıp-, -Yasak-, -Günah- gibi kınayıcı kavramlar bir başka yönden, nice özlemleri ve istekleri bilinç altına süpürmüyor mu her anımsayışta? Belki de seni bana iten de bu etkenlerden birisidir?..” dedi.

“Gitmeni istemiyorum!..” dedi Leyla. Ellerini ileri uzattı tutmak istercesine. “Yanlışım için özür diledim daha ne yapmamı istiyorsun...Gelecek ile ilgili korkularım beni paranoyak yaptı. Affet noluuurrrr..?”

“Bir sigara çevirebilirsin mesela…”

Mimiklerini tiyatro sahnesinde bırakan Leyla, koşup üstüne atladı Metin’in, ”Pis, aptal maymun...” dedi. Koltuktan yere yuvarlandılar. Güldüler durumlarına. Sırt üstü dönüp ellerini tuttular birbirlerinin.

O sırada kapı açıldı İboş sabun kokularının önceden göndererek içeriye girdi. Onları öyle görünce, “Aaaa siz ne yapıyorsunuz öyle?” dedi yanlarına geldi. Ellerini beline dayadı. “Abla, Metin abi...” Lambayı yakmak istedi.

“Yakma...” dedi Leyla.

“Siz kafayı bulmuşsunuz...”

Metin yattığı yerden kalktı. Leyla’yı kucaklayıp kaldırdı...

“İyi kaldırıyorsun...dedi Leyla...

“Ayyy kız abla çok terbiyesizsin...” dedi işveli bir sesle.

“Hani bir laf vardı dervişin fikri neyse zikri de odur diye...” dedi Leyla bir kahkaha attı...” Kız şeyin mi kalktı?”

İboş kırıtarak yanlarından ayrıldı.  “Kenan bunun bir aşiret mensubu olduğunu söylemişti doğru mu?”

“Anlaşılan Kenan sana çok şey anlatmış? Benim hakkımda da bana söylemediğin bir şeyler anlatmıştır...”

Metin, sesini sertleştirdi... “Anlatmadığını söylemiştim...”

“Tamam tamam...” dedi ama yine de Kenan’ın Metin’e bir şeyler anlattığı konusunda emindi. Belli ediyordu Metin. Sevişirken ağzından her şeyi alırdı nasılsa, uzatmadı.

“Evet. Doğru söylemiş...” dedi umarsız bir sesle.

Metin saate baktı. Cafe Hakan’da buluşma saati yaklaşıyordu. Tam savaş başlamak üzereyken bir süre ara verebilirlerdi. Zaten zorla katılıyordu. Ne işi vardı hücrede, örgütte? Eğer çalışacaksa bir partiye kaydını yaptırır orada çalışırdı...Bu işe bir son verme zamanı gelmişti...

“Bir yere mi gideceksin...” dedi Leyla, “Saate bakıyorsun da?”

“Evet askere gidiyorum...Savaş çıktı duymadın mı?”

Leyla gülümsedi, “Canım daha sigara içmedik!”

“Yoo gerçekten savaş çıktı...” dedi Metin. “Kıbrıs savaşı...”

“Sen ciddi misin?” dedi Leyla. Telaşlandı birden. “Kandırıyorsun...”

“Arkadaşlarla buluşacağımı biliyorsun. Siyasi konuların konuşulacağı bir toplantı...Gerçi ben çok sıkılıyorum ama şimdi ayıp olur gitmezsem...” Leyla’ya baktı, “Sen de gelmek ister misin?”

Leyla sevindi. “İsterim tabii.?” dedi Metin’e...

Kol kola evden çıktılar.

Erdem Buyrukçu
Gercekedebiyat.com

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)