Plazaların gölgesinde Anadolu Hümanizmi
Süleyman Zaman’ın Barış Kitap tarafında 2026 yılındsa yayınlanan “Ozan Çağdaş Yaşamı, Şiirleri, Yazıları ve Anıları” adlı kitabını, kitabın arkasındaki tanıtım yazısından bir bölüm alarak yazıma başlamak istiyorum: “Okudukça kendi yolculuğunuzu da bulacağınız bu kitao, kalemden dökülenlerin ötesinde, gönülden gönüle uzanan bir köprüdür.” Süleyman Zaman’ın bu derinlikli çalışmasını okurken, insan ister istemez kendini eski, kalender bir dost sohbetinde, memleketin bitmek bilmeyen sancılarını ve kültürel köklerini konuşurken buluyor. Kitap, alışılagelmiş, okuru metinden soğutan o kuru, ağdalı akademik incelemelerden çok uzakta, son derece samimi bir yerde duruyor. Yazar, Ozan Çağdaş’ın hayatını, felsefesini ve şiirlerini mercek altına alırken aslında sadece bireysel bir biyografi sunmuyor; bir dönemin, köyden kente göçen, aidiyetini kaybetmeden o ruhsuz beton blokların arasında sıkışıp kalan milyonların da kolektif hikayesini önümüze seriyor. Bu yönüyle eser, edebi bir inceleme olmanın ötesine geçerek sosyolojik bir hafıza kaydına dönüşüyor. Ozan Çağdaş adını duyduğumuzda ya da şiirlerine ilk kez göz attığımızda, zihnimizde hemen o bildiğimiz, alışık olduğumuz geleneksel halk ozanı figürleri canlanabiliyor. Fakat o, sazını ve sözünü sadece köy odalarında, harman yerlerinde veya bağ bozumlarında bırakmıyor; o tam anlamıyla sokağın, homurdayan fabrikaların, dar gelirli işçi mahallelerinin ve o devasa metropol curcunası içindeki kimsesizliğin ozanı olmayı seçiyor. Şiirlerinde Karacaoğlan’ın o içli, duru sevdası da var, Pir Sultan’ın haksızlığa karşı eğilmeyen dik başı ve toplumsal bilinci de... Ama Çağdaş, bu kadim gelenekleri bugünün modern dünyasıyla, yani geçim derdiyle, asgari ücretin kıskacıyla ve plazaların soğuk gölgesinde kaybolan modern insan gerçekliğiyle muazzam bir şekilde harmanlıyor. Süleyman Zaman da tam bu kırılma noktasında devreye girip, ozanın bu "modern kentli köklerini" çok iyi yakalamış. Şiirleri mekanik bir şekilde tek tek alt alta dizip biçimsel yapı analizi yapmak yerine; o dizelerin arkasında yatan gizli yoksulluğu, göçün getirdiği o sessiz, derin yabancılaşmayı ve insanı insan yapan o eski Anadolu hümanizmini adeta hissettirerek anlatıyor. Yazarın bu yaklaşımı, Ozan Çağdaş’ın edebi mirasını kuru bir övgü nesnesi yapmaktan kurtarıp, onu yaşayan, nefes alan bir toplumsal figür olarak koruyor. Kitapta en çok dikkat çeken ve okura nefes aldıran şey, bunca derdin, kederin ve sert toplumsal eleştirinin arasında "umudun" asla elden bırakılmaması. Ozanın başkaldırısı, yıkıcı ve körü körüne bir öfkeden değil; daha çok bir şeyleri onarma, insanı insana yeniden hatırlatma ve vicdanı uyandırma çabasından besleniyor. Onun elindeki saz bir kavga veya ayrıştırma aracı değil; toplumun kendi yüzüyle karşılaşmasını sağlayan, gerçeği tüm çıplaklığıyla gösteren berrak bir ayna. Süleyman Zaman’ın titiz kalemi de bu aynayı paslandırmadan, üzerindeki tozları üfleyerek olduğu gibi geleceğe taşımayı başarmış Her şeyin çok hızlı tüketildiği, müziğin dijitalleşerek tektipleştiği ve kelimelerin içinin fütursuzca boşaltıldığı şu modern çağda, bu çalışma sadece bir Ozan Çağdaş monografisi değil; aynı zamanda bu toprakların sözlü hafızasına, kaybolmaya yüz tutmuş zengin kültürüne bırakılmış son derece sahici ve saygın bir iz. Meraklısının dönüp dönüp yeniden okuyacağı, popüler kültürün insanı yalnızlaştıran ve tek tipleştiren çarklarına karşı verilmiş sessiz, estetik ama derinden gelen güçlü bir itiraz bu. Kitap, bittiğinde okurda şu hissi bırakıyor: Söz henüz tükenmedi ve bu toprakların mayasındaki o kadim ses, betonların arasından fışkıran bir filiz gibi hâlâ taze. Davut Köksoy
Gercekedebiyat.com














