Hitler Faşizminin kıyımından Hazarlar ne ölçüde etkilendi? / Prof. Dr. Onur Bilge Kula
Hitler faşizminin Yahudi soykırımı, öldürme ve zorla toplama kamplarına atma gibi uygulamalar, başka ülke yurttaşı Yahudilere, örneğin Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı Yahudilere ve Ukrayna ve Macaristan’dan Orta Asya’ya değin uzanan ülkelerde yaşayan bir bölümü Yahudi olan Hazar Türklerine değin uzanmıştır.

Hangi ülkede ve ulusta olursa olsun, ırkçı ve dinci ideoloji, her zaman başka türlü olanı dışlama ve yok etme eğilimi taşır.
Bunun en açık örneği, 1933- 1945 arasında Almanya’da yönetim erkini ele geçiren ırkçıların gerçekleştirdiği kıyımlar ve soykırımdır. Bu insanlık dışı ideoloji, Yahudi soykırımının yanı sıra, karşıt güç olarak gördüğü sosyal demokratları, sosyalistleri, romanları da kıyımdan geçirmiştir.
Böylece Alman toplumunu tek-tipleştirmeyi amaçlamıştır.
Yahudi kıyımıyla ve tüm politik karşıt güçleri etkisizleştirmekle yetinmeyen Hitler faşizmi, Yahudilikle özdeşleştirdiği “sünnet” gibi bir bedensel özellik taşıyan, ancak Yahudi olmayanları da öldürmüştür.
Öldürme ve zorla toplama kamplarına atma gibi uygulamalar, başka ülke yurttaşı Yahudilere, örneğin Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı Yahudilere ve Ukrayna ve Macaristan’dan Orta Asya’ya değin uzanan ülkelerde yaşayan bir bölümü Yahudi olan Hazar Türklerine değin uzanmıştır.
TÜRKİYE’NİN MARSİLYA KONSOLOSLUĞU VE ALBERT ROUTİER’İN İNSANCIL TUTUMU
Bu denli kapsamlı bir kıyım, doğal olarak karşı tepkilere yol açmıştır. Türkiye’nin bazı yurt dışı temsilcilikleri de yer almıştır.
Bu konuda tekil örnekler vardır. Bunlardan biri 1942 yılında Türkiye’nin Marsilya Konsoluğu’ndaki görevlilerin ve onursal konsolos olarak görev yapan Fransız yurttaşı Albert Routier’in Türk Yahudileri toplama kampı ya da kıyımdan kurtaran çalışmalarıdır.

Routier, Türk Yahudilerine yardım etmenin yanı sıra, Türkiye yurttaşı olmayan kişilere de Türkçe belgeler düzenlemiştir.[1]
Harvard Üniversitesi öğretim üyesi David Motadel özellikle “İslam ve Nazi Almanya’sının Savaşı” (Islam and Nazi Germany's War, Cambridge: Harvard University Press, 2014.) kitabında, Nazi Almanyası’nın milyonlarca Müslümanı kapsayan Kuzey Afrika, Doğu Avrupa ülkeleri ve Kırım’daki ölüdürümleri de ele alır. Böylece, söz konusu kıyımların da açığa çıkarılmasına katkıda bulunur.
Bazı Yahudilerin yaşamını kurtaran Türkiye’nin Lyon onursal konsolosu Albert Routier, Yad Vaşem’in Uluslararası Dürüst ödülü ile onurlandırılır.
Ödül töreninde soykırımdan kurtulan Arielle Krief, “Nazi ideolojisinin kaçınılmaz yok etme isteğine boyun eğmeyi reddedenleri onurlandırarak, Uluslararası Dürüstlük ödülü tarihi, gerçeğe göre düzeltiyor” der.
Yad Vaşem, Routier’e ödül kararını şöyle açıklar: “Fransa’da Yahudiler ölüm kamplarına yollanmaya başladıklarında, II. Dünya Savaşı’nın Türkiye ve İspanya gibi tarafsız ülkelerinin Yahudi yurttaşları, kendi ülkelerinin koruması altındaydı ve bu ülkelerin pasaportları ve diğer belgeleri yaşam kurtarıyordu. Lyon’un Fahri Türk Konsolosu olan Fransız Albert Routier Yahudi kökenli Türk yurttaşlarına elinden gelen yardımı esirgemedi. Ayrıca Türkiye ile ilgisi olmayan Yahudilere de sahte belgeler hazırlayarak onları, Türk ve Müslüman olarak belgeledi.”
Bir noktayı özellikle vurgulamak gerekir. Türkiye Başkonsolosluğu’nun resmî belgelerini kullanan Routier’in bu kurtarma eylemlerini gerçekleştirmesine, Türk Dış İşleri yetkililerinin olanaklılaştırdığı açıktır. J. Stanford’un verdiği bilgiler bunu doğrulamaktadır.
Ayrıca, anonim bir yakınma üzerine konuyu araştıran Türkiye Büyükelçisi Behiç Erkin şu açıklamayı yapar: “Lyon Fahri Konsolosumuz Routier’nin, Türkiye’de doğmuş bazı Yahudilerin başvurusu üzerine, bunların eski nüfus tezkerelerini çevirip onayladığını ve bunu elde eden Musevilerin kendilerinin Türk olduklarını kanıtlamakla, Yahudiler hakkındaki bazı kararlardan kurtulduklarını Marsilya Başkonsolosu Bedi Arbel bana bildirmişti. İnceleme sonucunda, Routier’nin bu işte hiçbir kötüye kullanımı olmadığı ve salt insancıl bir düşünceyle hareket ettiği anlaşıldı.” Routier’in kurtardığı Yahudilerden bir olan İzmirli Nissim (Nick) Levy, Fransa’nın Alman işgalinden kurtulmasının ardından 31 Aralık 1944’te duygularını şöyle dile getirir: “Son aylarda başımıza gelenlerin bir bilançosunu yapmaya çalıştığımda, sizin adınız içinde bulunduğumuz karanlığın ortasında bir güneş ışını olarak aklıma geliyor.”[2]

SOYKIRIM, ÇOĞUNLUĞU TÜRK KÖKENLİ OLAN DOĞU YAHUDİLERİNİ DE KAPSAR
Hitler faşizmin öldürümlerinin, Türk kökenli Hazarları da kapsadığı açıktır.
Yazıncı Arthur Koestler’in anlatımları, bunu doğrular niteliktedir. Macaristanlı Almanca konuşan bir aileden gelen Arthur Koestler, (1905 Budapeşte- 1983 Londra) çok dilli ve çok kültürlü bir yazıncıdır.
Yapıtları çoğunlukla Almanca ve İngilizcedir. Az sayıda yapıtını Fransızca ve Macarca yazamıştır.
Çocukluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu döneminde Macaristan’da geçmiştir. Yahudiliğe duyduğu ilgi, 1926’da Fiistin’e gitmesiyle belirginleşir. Koestler, Kudüs ev Paris’te gazeteci olarak görev yapar.
1930’da Berline’e taşınır. 1932- 1933 arasında Türkmenistan’ı da kapsayan Sovyetler Birliği ülkelerini dolaşır.
Hitler faşizminin Almanya’da yönetim erkini ele geçirmesinin ardından Paris’te sürgün yaşamı başlar. 1937’de İspanya İç Savaşı üzerine gazetelere yazıları yazmak için, İspanya’ya gider. Bu ülkede “ajan” olduğu gerekçesiyle tutuklanır.
İngilizlerin tutsak değişimi kapsamında üç ay sonra özgürlüğüne kavuşur.

Koestler, 1940’tan sonra “yeni yurt” olarak seçtiği İngiltere’de yaşamaya başlar. Bu ülkede çeşitli gazeteler için yazılar yazmayı sürdürür.
Çok sayıda romanı ve araştırması yayımlanır. 1983’te Koestler ve İngiliz eşi yaşamlarına son verir.
Koestler’in şu sözü önemsenir: Evrende var olan uygarlıklardan “kötü olanlar” özünü yok ederken, “iyi olanlar varlığını sürdürecektir.” Bu yazıncı “insanların kendi türlerine karşı savaşlar yapmasını” eleştirir ve şu belirlemeyi yapar: “Salt insan, tekil ya da topluluk olarak kendi türünü öldürür.”
Koestler Almanca olarak yazdığı “Beyaz Geceler ve Kızıl Gündüzler” (1934) yapıtında Sovyetler Birliği ülkelerindeki azınlıkların durumlarını irdeler.1976’da yazdığı “On Üçüncü Kabile- Hazar İmparatorluğu ve Mirası” adlı denemesi, “Thirteenth Tribe” (1976) başlığıyla İngilizce ve “Der dreizehnte Stamm. Das Reich der Khasaren und sein Erbe” (1977) Almanca olarak yayımlanır.
Koestler, bu denemesinde Abraham N. Poliak’tan esinlenerek, Doğu Yahudiliğinin çoğunluğunun Hazar Türklerinden kökenlendiği savını geliştirir.
Abraham Nachum Poliak (1910 Kiev- 1970 Tel Aviv) Tel Aviv Üniversitesi Orta Çağ tarihi profesörüdür. Poliak da Hugo von Kutschera ve diğerleri gibi, Doğu Yahudilerinin çoğunluğunun Hazar soyundan geldiğini, dolayısıyla da Semitik değil, Türk kökenli olduklarını öne sürer.[3] Bu bağlamda Poliak ve Koestler’in Doğu Yahulerinin büyük bir bölümünün Hazar Türklerinden kökenlendiği savına karşı çıkanlar da vardır. Karşı çıkanlar, Koestler’in bu savıyla, İsrail devletinin yasal varlığını tehlikeye attığını öne sürer.[4]

KOESTLER: HAZARLAR UKRAYNA, MACARİSTAN, POLONYA VE LİTVANYA’YA YERLEŞMİŞTİR
Bu açıklamların düşünsel temelini açığa çıkarmak için, Arthur Koestler’in “On Üçüncü Kabile”[5] yapıtında serimlediği görüşleri irdelemek yararlı olabilir. Anılan yapıtının girişinde şu saptamayı yapar: “Hazarlar Türk kökenli bir ulustu. Ülkeleri, Karadeniz ile Hazar Denizi arasında önemli geçit niteliğinde stratejik kilit önem taşıyan bir noktada bulunmaktaydı” (s. 11).
Bu yazıncının anlatımıyla, Hazarlar MS 732 yılında Arapları yenmesinden sonra, “Bizans İmparatoru V. Konstantinos bir Hazar pransesiyle evlenmiş” ve bu evlilikten doğan erkek çocuk “İmparator IV. Leon’dur ve Hazar Leon adıyla tanınmaktadır” (s. 12).
Koestler’in Macar Marksist tarihçi Antal Bartha’dan aktarımıyla, “Macarlar IX- X. Yüzyıllarda Hazarların egemenliği altında” bulunmuştur. Hazar devleti yöneticileri arasında “resmen kabul edilen din, Yahudi dinidir.” Yahudi soyundan gelmeyen Hazarların, Yahudiliği seçmelerinin başlıca nedeni, “Hıristiyanlığı kabul ettirmeye çalışan Bizans ve Doğu’dan sokulmaya çalışan Müslümanlığın baskısında” kurtulma düşüncesidir.
Yahudi Hazarların imparatorluğu 13. Yüzyılda yıkıldıktan sonra, Hazar toplulukları “Kırım, Ukrayna, Macaristan, Polonya ve Litvanya’ya” yerleşmiştir.
Hazarların bir bölümü, “Yeniçağın başlamsından önce Orta Avrupa bölgelerine, özellikle Rusya ve Polonya’ya” yerleşmiş ve bu ülkelerde kalıcılaşmıştır (s. 14). Ayrıca, Encyclopaedia Judaica’da verilen bilgilere göre, “Türkçe konuşan (Yahudi) Karaimler genellikle Kırım’da, Polonya’da ve yakın çevrelerde yaşamakta olup, Hazarlarla ilişkili olduklarını kabul etmektedir” (s. 15).
Koestlerin aktarımıyla, Yahudilerin büyük bir bölümünün “Hazar kökneli” olduklarını dile getiren Tel Aviv Üniversitesi Orta Çağ tarihi profesörü A. N. Poliak’tır. Anılan bilimci “Hazarya” (1944). Adlı kitabında “Doğu Avrupa Yahudilerinin çoğunluğunun Hazar kökenli” olduklarını belirtir (s. 15).
Ayrıca Hazarlar “güçlerinin doruğuna vardığı yıllarda otuzu aşkın ulus ya da kabileyi” denetimleri altına almış, egemenlik alanları Kafkaslar’dan Aral Denizi’ne, Ural Dağlarından Keiv kentine, Ukrayna steplerine” değin uzanmıştır. “Hazar egemenliği altında yaşayan toplumlar arasında Bulgarlar, Oğuzlar, Macarlar, Kırım’ın Yunan kolonileri ve Slavlar bulunmaktadır” (s. 18).
“Türk” sözcüğünün, “Çince bir tepenin adından alınma olduğunun öne sürüldüğünü” ve sonradan bu sözcüğün “Türki dilleri konuşan” bütün soyları kapsadığını belirten Koestlerin deyişiyle, Türk kavramı, “bir ırktan çok bir dil kümesini” anlatır. Bu açıdan bakıldığında “Hunlar ve Hazarlar da ‘Türki’ uluslardır.” Hazarların dili, “Türkçenin Çuvaş lehçesidir” (s. 21).
Koestler’in Hazar Türklerini ve bu soydan gelen Hazar Yahudilerine ilişkin bu açıklamaları temel alındığında şu belrileme yapılabilir: Hitler faşizminin Yahudi soykırımı, salt semitik kökenden gelen Yahudileri değil, anadilleri Türkçe olan ve Polonya, Ukrayna, Macaristan, Bulgaristan ve Rusya’da yaşan Hazar kökenli Yahudileri de kapsadığı söylenebilir.
Almanya’da 1933-1945 arasında Hitler faşizminin anılan ülkeleri de kapsayan toplama kamplarındaki kıyım ve öldürümleri bütün dünya deneyimlemiştir. Bu dönemde gerçekleştirilen Yahudi kıyımı ve başka türlü düşünen ve yaşayanların tutuklanması ya da öldürülmesi gibi insanlık dışı uygulamalar, bütün insanlık için her zaman bir uyarı niteliği taşır.
Söz konusu uyarı, her toplumun ya da ulusun kendi içindeki ırkçı ve dinci eğilimlere karşı eleştirel yaklaşmasını gerektirir. Çünkü Adorno’nun da ‘Auschwitz’ten Sonra Eğitim’ adlı önemli irdelemesinde de vurguladığı gibi, her uygar toplum ya da ulus her zaman barbar bir ulusa dönüşebilir.

KARL MARX:’ YAHUDİ SORUNU’ VE ÖZGÜRLEŞME
Karl Marx ve Theodor Adorno’nun konuya ilişkin yazıları, Almanya’da Hitler döneminde Yahudi soykırımı ve ideolojik nedenlerle, devlet gücünü kullanarak karşıtları tutuklama ya da öldürme gibi eylemleri irdelemeye yönelmemi özendirdi. Bu bağlamda anılan düşünürlerin konuya ilişkin görüşleri, Yahudi soykırımını anlamlandırmanının yanı sıra, ırkçı ideolojilerin insanlık düşmanı özünü de açıklar niteliktiedir.
Karl Marx’ın Almanya’da Yahudilerin emansipasyonu, bir başka deyişle, eşit haklara kavuşması, özgürleşerek eşit yurttaş düzeyine yükselmelerine ilişkin ‘Yahudi Sorunu’[6] adlı irdelemesi, soykırım ideolojsinin yanı sıra, ulus devlet, din ve ulusal-dinsel azınlık sorunu açısından ve ele alınmaya uygun görünmektedir. Marx’ın ‘Yahudi Sorunu’ irdelemesindeki çözümlemesi uyarınca, “Alman Yahudiler” politik özgürleşim anlamında “yurttaşlaşmaya” ve böylece eşit haklara kavuşmaya uğraşmaktadır.
Marx’ın ironik anlatımıyla, Yahudiler, “Hıristiyan uyruklarla hak eşitleştirimi istememektedir.” Böyle bir istek, “Hıristiyan devleti meşrulaştırmak, var olan genel boyunduruğu” tanımak olur. Ayrıca, eğer Yahudi “Alman’ın kurtulmasıyla ilgilenmez ise”, Alman “neden Yahudi’nin kurtulmasıyla ilgilensin?”
Marx’ın bu saptamasından şu çıkarım yapılabilir: Bir ulusun içinde yaşayan farklı etnik ve dinsel kökenden toplulukların eşit haklara kavuşması anlamında özgürleşmesi, o ulusu oluşturan öğelerinin tümünün ortak savaşımıyla olanaklıdır. İnsanın öz-belirlenimi olan özgürlük, tekil kümelerin ayrı ayrı yürüttükleri savaşımlarla elde edilemez. Bu kapsamda çoğunluk, azınlığın hak ve özgürlüklerini, azınlık da çoğunluğun ulusal bütünlük duyarlılığını gözetmek zorundadır.
Marx’ın çözümlemesi uyarınca, ‘Hıristiyan devlet’, “sadece ayrıcalıkları” tanımaktadır. ‘Yahudi’, “bu devlet içinde Yahudi olma ayrıcalığına” sahiptir. Bu bakımdan, bir Hıristiyan’ın sahip olmadığı bir “ayrıcalığa” sahiptir. Yahudiler, Hıristiyan devlet tarafından eşit haklara kavuşturulmalarını istemekle, bu devletin “dinsel önyargısını” bırakmasını istemektedir; ancak Yahudilerin devletten böyle bir istekte bulunması için, önce “kendi önyargısından” kurtulmaları gerekir. Yahudiler, Yahudi olarak, Hıristiyan devlet de “Hıristiyan” olarak kaldıkları ve özsel bir değişim geçirmedikleri sürece, özgürleşme ya da eşit haklara kavuşma gerçekleşemez (Marx 1964, s. 347- 348).
Bu belirlemeler uyarınca, bir ulus devlet içinde yer alan farklı toplulukların özgürleşmesi ya da eşit haklara kavuşması için hem söz konusu toplulukların hem de ulusal devletin, özgürleşmeyi olanaklılaştırmak amacıyla, özsel bir değişim geçirmesi gerekmektedir.
Yalnızca var olan etnik ya da dinsel bir niteliği korumak için verilen savaşım, özgürleşmeyi sağlamaz; çünkü var olanı korumak, tutuculuktur ve bu özelliğiyle değişim ve gelişimi engeller. “Yahudi sorununun eleştirisi, Yahudi sorununun yanıtıdır” diyen Marx’ın belirlemesiyle, bir kişi, bir dinsel topluluk ya da bir halk, “başkalarını özgürleştirmeden önce kendini özgürleştirmelidir.”
Hıristiyan ile Yahudi arasındaki ‘çelişkinin en donuk biçimi’, “dinsel karşıtlıktır.” Böyle bir karşıtlık ancak onu “olanaksızlaştırmak” ile çözülebilir. Dinsel bir çelişkiyi olanaksız duruma getirmek ise, “dini ortadan kaldırmak” ile olur. Böyle bir şeyse, nesnel ve yansız bir irdeleme alanı olan bilimle olanaklıdır; çünkü “çelişkiler, bilimde yine bilim ile” çözülür (Marx 1964, s. 348- 349).
Marx’ın nitelemesiyle, Yahudi’nin ve Hıristiyan’ın, dolayısıyla “dinsel insanın” politik özgürleşimi, devletin “Yahudilikten, Hıristiyanlıktan, dolayısıyla da dinden” özgürleşimidir.
Devletin “dinden özerkleşmesi” ise, devletin devlet niteliği kazanmak için “hiçbir dine” inanmamasıyla, bir başka deyişle, devletin, “devlet olarak salt kendisine inanmasıyla” olanaklıdır.
‘Politik’ anlamda dinden özgürleşme, “gerçekleştirilmiş, çelişkisiz özgürleşme” değildir; çünkü politik özgürleşim ya da eşitleşim, “insan özgürleşmesinin gerçekleştirilmiş, çelişkisiz tarzı” değildir. Politik özgürleşimin “sınırı”, insanın gerçekten özgürleştiği bir engelden “kendisini kurtarması” ile olanaklıdır. “İnsan, özgür bir insan olmadan”, devlet, “özgür bir devlet” olamaz.
Marx’ın devlet-yurttaş ilişkisi bağlamındaki ‘insan özgür bir insan olmadan, devlet özgür bir devlet olamaz’ belirlemesi, çağdaş, laik ve bağımsız devleti tanımlamaktadır.
Yurttaşlarını özgür ve özerk bireyler durumuna getirmeyen, hatta onların öz çabalarıyla bu duruma gelmelerini önleyen bir devlet, özgür ve bağımsız bir devlet niteliği kazanamaz.
Öte yandan, özgür bir devlet, yurttaşlarının etnik kökenine ve dinine karşı tümüyle ilgisiz davranır. Marx’ın nitelemesiyle, gerçek devlet olan “demokratik devlet” ise, kendi “politik yetkinleşmesi” için, dini gereksinmez.
Hatta kendini dinden soyutlar; çünkü demokratik devlette “dinin insani temeli dünyasal bir biçimde” gerçekleştirilmiştir. Demokratik devletin temeli, Hıristiyanlık değil, Hıristiyanlığın “insani temelidir” (Marx 1964, s. 355- 360).
THEODOR ADORNO: BARBARLIK UYGARLIĞA, UYGARLIK BARBARLIĞA DÖNÜŞTÜRÜLEBİLİR
Tarih, bilim, teknik ve kentleşmeyi geliştiren uygar toplumların da yeniden en koyu barbarlığa düşen toplumlara tanık olmuştur. Bunun en somut örneği, 1933- 1945 arasında Hitler faşizminin egemen olduğu Almanya’dır.
Filozof ve toplumbilimci Theodor Adorno, 'Auschwitz'ten Sonra Eğitim'[7] adlı yazısında, Hitler faşizminin gerçekleştirdiği anlatılamaz barbarlığın "yinelenebilir" olduğunu ve yinelenmemesi için öncelikle eğitimde neler yapmak gerektiğini anlatır.
Adorno’ya göre, Auschwitz’ten sonra bir daha benzeri olayların yaşanmaması için, eğitim dizgesi tümüyle yeniden yapılandırılmalıdır.
Eğitim dizgesinin yeniden yapılandırılması, korkunç boyutlara ulaşabilen bu yok etme güdüsünün “yinelenme olanağının, insanların bilincinde ya da bilinç-altında varlığını sürdürdüğü” bilinciyle gerçekleştirilmelidir.
Her türlü eğitim ülküsüne ilişkin tartışma, Auschwitz’in yinelenme olasılığının karşısında hiçbir anlam taşımaz. İnsanlar ve toplumlar, her zaman “barbarlığa düşebilir” sözü, Auschwitz ile birlikte olasılık olmaktan çıkıp, gerçeğe dönüşmüştür (Adorno 1969, s. 85).
Dolayısıyla, Auschwitz’i ortaya çıkaran koşullar tümüyle ortadan kaldırılmadığı sürece, eğitimin başlıca görevi, barbarlığa karşı uygarlığı savunacak bireyler yetiştirmektir. İnsan doğasından kaynaklanan saldırganlık ve yok etme güdüsü tümüyle ortadan kaldırılamayacağına göre, eğitim, sürekli bir eleştirel öz-değerlendirme süreci ve edimi olarak yürütülmelidir.
Adorno, Sigmund Freud’un kültür ve toplum biliminin derinliklerine inen ‘Kültürdeki Hoşnutsuzluk’ yapıtında somutlaştırdığı “uygarlık, karşıt uygarlığı ortaya çıkarabilir” uyarısının ne denli önemli olduğunun ortaya çıktığını vurgular.
Adorno’nun açımlamasıyla, uygarlık süreci barbarlığı içinde taşıdığına göre, barbarlığa karşı çıkış “umutsuz bir şey” olarak görülebilir.
Bu umutsuzluğu umuda dönüştürmek için, uygarlık-barbarlık karşıtlığının bilincine varılması gerekir. Milyonlarca insanın etnik ya da dinsel kökeninden ötürü öldürülmesi, bütün “ilerleme, Aydınlanma ve insancılık" bilincinin artmasına karşın, insanın içinde taşıdığı “planlı yok etme” güdüsünün ne denli güçlü olabileceği her zaman göz önünde tutulmalıdır.
Auschwitz ile insanın yok etme güdüsü, bir olasılık olmaktan çıkıp, gerçekliğe dönüşmüştür ve bundan sonra da dönüşebilir.
Bu bağlamda “ebedi değerleri” anımsatma ya da “kovuşturmaya uğratılan azınlıkların olumlu niteliklerine” ilişkin aydınlatıcı girişimler de pek işe yaramayabilir. İnsandaki yıkıcı, yok edici güdünün köklerini etkisizleştirmek için, saldırganlık ve şiddet güdülerini, “kurbanlarda değil", öldürme güdüsünün tutsağı olanlarda aranmalıdır.
ELEŞTİREL ÖZ DÜŞÜNÜMÜ, SALDIRGANLIK VE ÖLDÜRME GÜDÜLERİNİ ETKİSİZLEŞTİREBİLİR
Bu nedenle, insanları bu tür eylemleri “yapmaya” yönelten mekanizmalar bilinmeli ve bir daha böyle korkunç olayların olmasını önlemek için, “bu mekanizmalara ilişkin tümel bilinç” uyandırılmalıdır.
Bunun için, “nefretlerini ve saldırganlık çılgınlıkları” ile insanları yok edenlerin ‘suçlular’ oldukları anlatılmalı ve anlaşılmalıdır. Barbarlaşma güdüsünü denetleyebilmek için, genç insanlar eleştirel öz-düşünüme cesaretlendirilmeli, her türlü olumsuzluğun nedenini kendi dışında arama anlayışına karşı ilkeli ve ödünsüzce karşı çıkılmalıdır.
Bu yüzden, eğitim işlevli olabilmek için, “eleştirel öz-düşünümü” temel almalıdır Öte yandan, yıkım ve öldürüm eğilimi, çocuklukta oluştuğu için, saldırganlık ve barbarlaşma güdüsüne karşı öz-düşünümü temel alan eğitim dizgesi, özellikle “erken çocukluk” dönemine yoğunlaşmalıdır (Adorno 1969, s. 86- 87).
Yıkım ve yok etme güdüsünün ya da eğiliminin, artık Freud’un ‘Kültürdeki Huzursuzluk’ adlı kitabında anlattığının çok ötesine geçebileceği görülmüştür. Yönetilen, “ağlarla örülmüş” bir toplum yapısı, yoğun şiddet eğilimini özendirmektedir.
Ağlaşma sıklaştıkça, buradan çıkma istemi de artmakta ve bu durum, “uygarlığa karşı öfkeyi”, akıl-dışı ve eylemli şiddeti çoğaltmaktadır. Bunun önlenebilmesi için, eğitim başlıca araçtır.
Eleştirel düşünmeyi özendiren bir eğitim, “bir daha yinelenmesine izin vermeyen” tinsel-kültürel ve toplumsal tümel bir Aydınlanma ikliminin yaratılmasına ortam hazırlar.
Bu iklim, “korkunç olaylara yol açan motifleri” belli ölçülerde bilince çıkarabilir.[8]
[1] Shaw, Stanford J. Türkiye ve Holokost: Türk ve Avrupalı Yahudileri Nazi Zulmünden Kurtarmada Türkiye'nin Rolü, 1933-1945. (New York: New York University Press, 1993), s. 62-63 ve Türkiye'nin Lyon Fahri Başkonsolosunun etkenliklerine ilişkin Dışişleri Bakanlığı'na sunulan rapor, Türkiye Büyükelçiliği Arşivi (Paris) 26 Kasım 1942.
[2] https://www.salom.com.tr/arsiv/haber/105763/turkiyenin-lyon-eski-fahri-konsolosu-albert-routier-uluslararasi-durust-odulune-layik-goruldu.
[3] https://www.google.com/search?q=abraham+n.+poliak&oq=
[4] https://de.wikipedia.org/wiki/Der_dreizehnte_Stamm
[5] Arthur Koestler (2024): “On Üçüncü Kabile”; Alfa Yayınları, 4. Basım, İstanbul
[6] Karl Marx (1964): “Zur Judenfrage; MEW Band I, Dietz Verlag, Berlin (DDR), s. 3477- 377. Marx’ın bu denemesini “Felsefede Kültür Kavramı” kitabımda ayrıntılandırmaya çalıştım.
[7] Theodor Adorno (1998): “Erziehung nach Auschwitz”; içinde: “Kulturkritik und Gesellschaft II”, gesammelte Schriften 10. 2., EBG, Darmstadt, s. 674- 690.
Prof. Dr. Onur Bilge Kula
Gercekedebiyat.com
Yorumlar
Bu içeriğe henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.