‘Bütün amacımız, yurdu ve ulusu kurtarmaktır?’ / Prof. Dr. Onur Bilge Kula
Bu yazı dizisi, ‘Söylev/Nutuk’ başta olmak üzere, Atatürk’ün konuşmaları, demeçleri, söyleşiler ve yazılarından oluşan yapıtları kapsamında, durumları ve toplumsal-politik koşulları çözümleme ve bunlardan tutarlı çıkarımlar yapma ve sorun çözme yetkinliğini belirginleştirmeyi amaçlamaktadır.
YAZI I TARİH ÇÖZÜMLEMESİ: TÜRKİYE'NİN POLİTİKASI VE YÖNÜ NE OLMALIDIR? Atatürk ‘İzmit Konuşması’ (19 Ocak 1923) kapsamında, Osmanlı Devleti ve tarihine ilişkin görüşlerini açımlar. Bu devrim önderinin çözümlemesiyle, Fatih Sultan Mehmet “azametli, kudretli” ve “bütün İslam ve Türk dünyasının hakkıyla iftihar edebileceği” bir padişahtır. Bu padişah, “kendi büyüklüğüyle orantılı görkemli bir siyaset” izlemiştir. Doğu Roma’yı ele geçirdikten sonra “Batı Roma İmparatorluğu’nun tacıyla başını süslemek” istemiştir. Batı’ya doğru “geniş bir cephe üzerinde yürümüş ve başarılı olmuştur.” Bunun yanı sıra, dıştaki bu başarılara uygun düşen, “güçlü bir iç siyaset, güçlü bir iç örgütlenme, özellikle de metin, esaslı bir iç yönetim” gerçekleştirememiştir. Fatih, iç politikada başarılı olabilmek için ele geçirdiği ülkelerdeki başka dinlerden ve ulusal kökenlerden olan halkların “her birine ayrı özerklik vererek, bunların tümünü korumayı ve bunların her birini kendi fetihlerine katmayı” yeğlemiş ve bunda da “başarılı” olmuştur. Fatih’in izlediği bu politika, Atatürk’ün nitelemesiyle, “kendisine özgü, kişisel bir siyasetti”; ancak “devlet siyaseti” değildi. Bu politika, özellikle “o devleti kuran asli unsurun gerçek refah ve mutluluğuna yönelik bir siyaset sayılamazdı.” Atatürk’ün sürekli vurguladığı ‘asli unsur’, öncelikle Anadolu Türk halkıdır. İzlenen politikanın “devlet politikası” durumuna gelebilmesi için, “Fatih’ten sonra gelenlerin de aynı siyaseti yıllarca, hatta yüzyıllarca” izlemeleri gerekirdi. “Hâlbuki böyle olmadı”; çünkü devlet politikasının “bir kişinin beyninden değil, asli unsurun vicdanından çıkması lazımdı.” Böyle olmadığı için, Fatih’ten sonra gelenler “kendilerine özgü, fakat başka başka politikalar” izlemiştir (Atatürk’ün Bütün Eserleri, cilt 14, s. 331). Atatürk’ün belirlemesiyle, Sultan Selim, “Batı’yı bıraktı; Doğu’ya yöneldi. Hilafeti eline aldı ve İslam birliği siyaseti yaptı.” Kanuni, kendini ‘daha büyük bir kişi’ olarak gördü ve “hem Doğu ve hem de Batı’da fetihler yaparım dedi.” F atih, Selim ve Kanuni ‘büyük yetenek ve güce’ sahip padişahlardır. Daha sonra onlarla karşılaştırılabilecek padişahlar gelmemiştir; gelenler “kişisel keyifleri, arzuları ve hırslarını” öne çıkarmış ve ‘zorba, mutlak yönetim’ uygulamıştır. Bu zorba ve tek kişi yönetimi, Osmanlı Devleti’ni yıkıma götürmüştür (cilt 14, s. 331). Atatürk’ün anlatımıyla, “hükümet şeklinde amaç, ulusun ve ülkenin korunması, refah ve mutluluğunun sağlanmasıdır.” Osmanlı yönetiminin yol açtığı durum şudur: Ülke, Anadolu baştan sona haraptır; “memlekette yol yoktur; hiçbir uygar kurum yoktur.” Ülkenin durumu ‘acı’ vermektedir. Halk ‘yoksul, sefil ve çıplaktır.’ Kurtuluş Savaşı’nın kazanılması ve bağımsız Yeni Türkiye Devleti’nin kurulaması sonucunda, yoksulluğu ve ilkelliği ortadan kaldıracak devrimler başlatılmıştır. Ulus ‘mutlu olabileceği’ konusunda ‘büyük umutlar’ taşımaktadır; çünkü artık bağımsızlığını ve egemenliğini eline almıştır. ATATÜRK’E GÖRE EN GÜÇLÜ POLİTİKA NEDİR? Mustafa Kemal, Kasım 1918’de yaptığı bir söyleşide ülke ve ulusun durumu ve geleceği açısından politikayla ilgilendiğini, “derin düşüncelerinin gerektirdiği araştırmalar” yaptığını dile getirir. Bu bağlamda şu belirlemeleri önem taşır: “En iyi politika, her türlü anlamıyla ‘en güçlü olmakta’ bulunur.” En güçlü olmak, salt askeri anlamda güçlü olmak ile ilgili değildir. Güçlü olmak, “gücü oluşturan etmenlerin sonucudur.” Gücü oluşturan etmenlerse, öncelikle “düşünce, bilim ve tekniktir.” Düşünce, bilgi, bilim ve teknikte güçlü olmayan bir ulus, en güçlü ordulara sahip olsa bile güçlü sayılmamalıdır. Bu belirlemeler uyarınca, toplumsal aydınlanma amacıyla, düşünme, irdeleme, bilim ve tekniği temel alarak çözümleme, her türlü gücün kaynağıdır. Mustafa Kemal’e göre, güçlü bir ordu, “her üyesi, özellikle subayı, kumandanı uygarlığın ve bilimin gereklerini” anlayan ve uygulayan ordudur. Ülke ve ulusun “muhtaç olduğu yükselme, barışı, özgürlüğü ve bağımsızlığı korumak ve sürekli çalışmak” ile olanaklıdır. Yaptığı bütün savaşlar “asli görevi olan yurt savunması” savaşları olmuştur. Bu nedenle, “kalbinde kin ve nefret duyguları” bulunmamıştır (Atatürk 2025, s. 22- 23). ATATÜRK: BÜTÜN AMACIMIZ, YURDU VE ULUSU KURTARMAKTIR? Eylül 1919’da Sivas Kongresi’nin yapıldığı günlerde yaptığı bir konuşmada da İstanbul Hükümeti’ne karşın, yurt topraklarını her koşul altında savunmanın zorunlu gerekli olduğunu vurgulayan Mustafa Kemal şu belirlemeleri yapar: Osmanlı Yönetimi, yurt topraklarının “bir parçasını” düşmana verdiği takdirde, “elbette böyle bir karara karşı koyacağız. Bu karşı koyuşumuza isterlerse, ‘isyan’ adını versinler. Biz çabucak bir hükümet kuracağız ve ulusal işleri çözmek için azimle çalışacağız.” Bizim bütün amacımız “sadece yurdu ve ulusu kurtarmaktır.” Biz “bağımsız” bir yurt istiyoruz. Ülkeye düzen verecek, “yönetim biçimini değiştirecek” olan kurum “ulusal meclis” olacaktır. Her iş “sırasında ve zamanında yapılmalıdır” diyen Mustafa Kemal’e göre, bir işi zamansız yapmak, başarısızlığa yol açar. Bütün durumların ve gelişmelerin, Osmanlı yönetiminin, “yurdun kurtuluşunu, Amerikan mandası” düşüncesine bağladığını göstermektedir. Çünkü Osmanlı yönetimi, Türk ulusunun hedeflerinden, “uyanışından, ulusal istenç ve eğilimin gelişim yönünden tümüyle habersiz bulunuyorlar.” Bunlar, “İtilaf Devletlerinin baskısı ve ihanet şebekelerinin propagandası altında” şaşırmış durumdadır (Atatürk 2025, s. 24- 25). (Sürecek) Prof. Dr. Onur Bilge Kula
Gercekedebiyat.com














