Cumhuriyetimizin ilk 30 yılında Türk Hikayesi / Selim Esen
Türk Hikâyesinin altın çağı diyebileceğimiz yıllar Cumhuriyetimizin ilk otuz yılıdır desek abartı olmaz.
Hikâye ya da öykü… Gerçek ya da gerçeğe yakın bir olayı aktaran kısa, düzyazı şeklindeki anlatıdır. Kısa oluşu, yalın bir olay örgüsüne sahip olması, genellikle önemli bir olay ya da sahne aracılığıyla tek ve yoğun bir etki uyandırması ve az sayıda karaktere yer vermesiyle roman ve diğer anlatım türlerinden ayrılır. Arapça kökenlidir hikâye sözcüğü. Eş anlamlısı olarak kullanılan “öykü” sözcüğü Türkçedir. Öykün (mek) kökeninden türetilmiştir. Eski Türkçede ise bu sözcük “ötgünç” dür. Günümüzde kullanılmamaktadır. Öykü ve hikâye ayrımı edebiyat eleştirmenleri ve yazarlarının tartışma içinde olduğu bir konudur. Âlim Kahraman, Modern Türk Hikâyesi adlı kitabında edebî bağlamda hikâye yerine öykü sözcüğünü ilk olarak 1949 yılında Nurullah Ataç’ın kullanıldığını söyler. Biz, alışageldiğimiz sözcükle, “Hikâye” diyeceğiz. 1923 yılının en ilginç hikâye kitabı Dr. Fahri Celalettin Göktulga’nın (1895-1975) Talak-ı Selase adlı eseriydi. Kitap, Cumhuriyet öncesi Osmanlı toplum yapısından gözlemler içeriyordu. Kolay okunuyor, konularının özgünlüğüyle dikkat çekiyordu. Göktulga, 1918’de Darülfünun Tıp Fakültesi’ni bitirdi. Toptaşı, Manisa ve Bakırköy Akıl ve Ruh hastalıkları hastanelerinde hekimlik, klinik şefliği ve başhekimlik yaptı. Fahri Celalettin Göktulga 1924’de Selahattin Enis’in (1892-1942) Bataklık Çiçeği, natüralizme uzanan gerçekçiliği, günlük hayattan sahneleri konu ediniyordu. O yıllarda gazetelerde hikâye yayımlayan, çoğunlukla batı basınından gizli uyarlamalar yapan gazeteci-yazarlar arasında Enis, kendi toplum özelliklerine dönük anlatımıyla önemli bir görevi yerine getirmişti. Selahattin Enis, Antalya’da doğdu. Jandarma albayı olan babası Ahmet Enis Bey’in görevi gereği çocukluk yılları Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde geçti. Rüştiye ve idadi eğitimini İstanbul’da tamamladı. Selahattin Enis 1925’de Osman Cemal Kaygılı (1890-1945) adını görüyoruz. Eşkıya Güzeli adlı eseriyle öne çıkıyor. Gazeteciliğin gerektirdiği günlük gerçekçilikle mizahçılığının eleştiri bakışı birleşince, halk yazarı, güçlüklerden gelmiş Kaygılı’ nın yazarlık özellikleri ortaya çıkıyor. Osman Cemal Kaygılı İstanbul’da doğdu. Babası mahallenin bakkalı Mustafa Efendi, annesi Ülfet Hanım’dı. Orta öğrenimini Eğrikapı Merkez Rüştiyesinde tamamladıktan sonra Menşei Kuttab-ı Askeriye’yi (Askeri Kâtip Yetiştirme Okulu) bitirerek Erkan-ı Harbiye-i Umumiye dairesinde (1906), Kıtaat-ı Fenniye Müfettişliği kaleminde çalıştı (1909). İkinci Meşrutiyet’in ilânından sonra İttihat ve Terakki Fatih Kulübü’ne üye oldu. İlk yazısı Baha Tevfik’in Eşek adlı güldürü dergisinde yayımlandı. Osman Cemal Kaygılı Yine 1925’de Ercüment Ekrem Talu’nun (1888-1956) Sevgiliye Masallar, Peyami Safa’nın (1899-1961) Ateş Böcekleri adlı eserleri dikkat çekiyor. Talu İstanbul’da doğdu. Babası, Tanzimat dönemi şairlerinden Recaizade Mahmut Ekrem Efendi, annesi Güzide Hanım. Namık Kemal’e duyduğu sevgi ve saygıdan ötürü babası ona “Ahmet Kemal” adını koydu; annesi de “Ercüment” adını ekledi. Ailenin küçük oğlu idi. Peyami Safa ise İstanbul’da doğdu. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Matmazel Noraliya’nın Koltuğu ve Yalnızız gibi psikolojik türdeki eserleriyle Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında ön plana çıktı. Yaşamı ve fikrî hayatındaki değişimlerini eserlerine de yansıttı. Server Bedi takma adıyla birçok roman kaleme aldı. 1925’in bir başka hikâyecisi M.Ş.E. takma adıyla tanınan Memduh Şevket Esendal’dı (1883-1952). Meslek gazetesinde yayımladığı 35 hikâye ve 38 tefrikalık Miras romanı ilgi toplamıştı. Çiftçilikten gelen köy gözlemleri, İttihat ve Terakki parti müfettişi olarak dolaştığı yerlerden derlediği gerçekler, politikaya karışmış kişiliğinin izlenimleri, halkımızın topluluk halinde bulunduğu kahve, meyhane gibi yerlerdeki dikkatli tanıklığıyla Esendal, güçlü konulara değindi. Memduh Şevket Esendal 1927’de Aka Gündüz’ün (1883-1958) kitabı Bu Toprağın Kızları, Ercüment Ekrem Talu’nun Güldüren Kitap ve Fahri Celalettin Göktulga’nın Kına Gecesi yayımlandı. O yıl genellikle kitapçılıkta bir kısırlık gözlenir. Hikayeler genellikle gazetelerde mizah dergilerinin sayfalarında görülüyordu. Reşat Nuri Güntekin’in Tanrı Misafiri de bu yıl çıktı. 1929’da kitaplar yeni alfabeyle basılmaya başlandı. Yeni bir hikayecinin, Yedi Meşale grubundaki Kenan Hulusi’nin (1906-1943) tek hikâyelik kitabı Bir Yudum Su; Nahit Sırrı Örik’in (1894-1960) hikayesi Kırmızı ve Siyah ortaya çıktı. Bu dönem, hemen hemen bütün yazarlarımızın ya öğretmenlikten ya da gazetecilikten geçimlerini sağladıkları yıllardı. Yazarların çoğunluğu basın hayatında çalışmakta, günlük gözlemlerini zaman zaman edebiyat eserlerine konu ediyorlardı. 1930’da tek kitap çıktı. Reşat Enis Aygen’in (1909-1984) Kıvılcımı Sürüyorum adlı eseri yayımlandı. Daha sonra roman türüne geçecek olan Enis Aygen, magazin hikayeleriyle Kurtuluş Savaşı anılarını çarpıcı konular ve etkili sonuçlarla sundu. Bu yıl harf devrimiyle yaşanan bunalım kitap basımını azalttı, güçleştirdi. Bu nedenle yazarlar eserlerini genellikle kendi olanaklarıyla bastırabildiler. 1932’de Nahit Sırrı Örik (1895-1960) Sanatkârlar adlı hikâye kitabını kendisi bastırdı. 1933, Cumhuriyetin 10. yıldönümü’ nün coşkusuyla birçok kitap getirdi. Hüseyin Rahmi Gürpınar (1864-1944) üç hikâye kitabı yayımladı: Namusla Açlık Meselesi, Katil Buse ve İki Hödüğün Seyahati. Sadri Ertem (1898-1943) iki kitap çıkardı: Silindir Şapka Giyen Köylü ve Bacayı İndir Bacayı Kaldır. Ertem, hızlı tempolu düşünsel eserlerini gazeteciliğin gerektirdiği acele bir anlatımla ortaya koydu. Eserlerinde devrim yıllarının coşkusu vardı. Köylünün ve işçinin sömürülüşünü dile getirdi. Sadri Ertem yaşamını 1939’dan ölümüne kadar milletvekili olarak tamamladı. Hüseyin Rahmi Gürpınar Aynı yıl, Nahit Sırrı Örik’in Eski Resimler kitabını, Ümran Nazif Yiğiter’in (1915-1964) ilk eseri Kara Kasketli Amele kitabı izledi. Bekir Sıtkı Kunt da (1905-1959) Memleket Hikayeleri adını verdiği ilk hikâye derlemesini hazırladı. Necip Fazıl (1904-1983) Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil eseriyle, Fikret Adil (1901-1973) ise, Asmalımescit 74 kitabı ile döneme damga vurdular. 1933’de hikâye tekniği hemen hemen aynıydı. Bir yaşamın önemli olayını, anlatılması gereken anını, ilgiyle izlenen gelişmeleri okura iletmekti. 1934’de eskilerden Halit Ziya Uşaklıgil’in (1868-1945) Hepsinden Acısı, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Tünelden İlk Çıkış’ı ve Sadri Ertem’in Korku’su çıktı. Sadri Ertem eleştirici bir gerçekliği uygulayarak yenilik getirirken, diğer yazarların henüz Ömer Seyfettin, Halit Ziya ve Refik Halit’in başarısına ulaşamadıkları görüldü. Halit Ziya Uşaklıgil Bu yıl kitap dünyası doyurucu verimlilikte değildi; getirilenler fazla ilgi ve sevgi görmedi. Yeni kuşak yazılarını, ancak dergi sayfalarında parasız bastırarak gördü. Yeni çıkmaya başlayan Varlık dergisinin sayfalarında Samet Ağaoğlu’nun Strasburg Anıları, Sait Faik Abasıyanık’ın 11 hikayesi, Abdülhak Şinasi Hisar’ın anılar, izlenimleri, Nahit Sırrı Örik’in anıları, gezi notları, hikâye tefrikaları, Sabahattin Ali’nin 1934-1936 arasında yazdığı gerçekçi hikayeleri ile tiyatro tefrikasına rastlanıyordu. Sait Faik Abasıyanık 1935’de Sadri Ertem eserleri Bay Virgül ile sürdü… Bu yıl Halit Ziya Uşaklıgil’in romanı bıraktığı, anı ve hikayelere ağırlık verdiği görülüyor. Aşka Dair ve Onu Beklerken adlı kitapları çıktı. Yaşar Nabi Nayır (1908-1981) Bu da Bir Hikayedir; Ragıp Şevki Beni Yakan Bir Ateş Var eserleriyle öne çıkıyor. Sabahattin Ali’nin Değirmen’i göz dolduruyor. Sevdiği sakat kız uğruna kolunu koparmaya razı olan çingene kemancı Atmaca’nın romantik hikayesi... Yine de ortada bir hikâye suskunluğu var. Memduh Şevket Esendal’ın hikâye yayımlamadığı görülüyor. Halikarnas Balıkçısı Bodrum sürgünlüğünde sessiz kalıyor. 1936, iki önemli kitap getirdi. Sabahattin Ali’nin Kağnı’sı, Anadolu hayatının toplumsal gerçeklerini vurucu biçimde hikâye ederken, Sait Faik Abasıyanık Semaver’de kendisini anlatıyor, içten ve etkili derinliklere giriyordu. Kitap, Anadolu yerine İstanbul ve de Avrupa öğrenciliğinin izlenimlerini aktarıyordu. Sabahattin Ali’nin Kağnı, Ses, Esirler (Oyun) kitabı içerisinde yer alan Gramofon Avrat’ın ise yazarın ustalık eseridir denebilir: “Gramofon Avradın acayip bir huyu vardı: Bir gördüğünü bir daha hiç hatırlamıyordu. Uğruna evini barkını harcayanları bile ikinci görüşünde tanımamazlıktan geliyor, daha doğrusu sahiden tanımıyordu. Çünkü karşısındaki kendisini ona hatırlatmak için: ‘Nasıl bilmezsin canım, Sillelinin bağına gittik ya!..’ dedikçe öyle masum bir tavırla: ‘Bilemedim hay efendiciğim, bilemedim işte!’ derdi ki, yalan yaptığını söylemek insafsızlık olurdu.” 1937’de Halit Ziya Uşaklıgil’in zayıf bir derlemesi İhtiyar Dost, Refik Ahmet Sevengil’in (1903-1970), yaşamının tek hikâye kitabı Köyün Yolu çıktı. Bekir Sıtkı Kunt ikinci kitabı Talkınla Salkım’ı yayımlarken, Sait Faik dergi hikayeciğine devam etti. O zamana kadar bir öykü yazarı olarak tanınan Sabahattin Ali ise Kuyucaklı Yusuf adını verdiği ilk romanını yayımladı. 1938’de önemli kitaplar görülmedi. Sadri Ertem’in yeni bir denemesi Bir Şehrin Ruhu, Osman Cemal Kaygılı’nın ikinci ve son hikâye kitabı: Sandalım Geliyor Varda, İzzet Melih Devrim’in (1887-1966) gezi notlarıyla birkaç hikayesini barındıran eseri: Her Güzelliğe Aşık, İlhan Tarus’un acemiliklerini yansıtan ilk kitabı: Dr. Monro’nun Mektubu ve Mahmut Yesari’nin (1895-1945) kişisel serüveninin gözlemlerinden oluşan hikâye benzeri röportajlar: Yakacık Mektupları… Sadri Ertem 1939 zengin bir yıldı. Kemal Bilbaşar’ın (1910-1983) ilk kitabı Anadolu’dan Hikayeler, Uşaklıgil’in sağlığında bastırdığı son eseri Kadınlar Pençesi kitap raflarında yerini aldı. Hüseyin Rahmi Gürpınar Gönül Ticareti adını verdiği kitabında bir derleme yaptı. Kenan Hulusi’nin büyük hikayesi Son Öpüş, Enver Naci Gökşen’in (1916-1986) İnan Bana okuyucuyla buluştu. Yılın başarılı kitapları Sait Faik’in ikinci kitabı Sarnıç ile Halikarnas Balıkçısı’nın (Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın, 1890-1973) Ege Kıyılarından adlı eserleridir. Sait Faik, Sarnıç’da Grenoble anılarıyla Adapazarı’ndaki gençlik izlenimlerini, İstanbul’un kenar-kıyı insanlarını ve sokak çocuklarını anlattı. 1940’da bir iki kitap çıktı. Yurda dönmesine izin verilen Refik Halit Karay’ın eski yazılarından derlediği Gurbet Hikayeleri, gazeteci-yazar Burhan Arpad’ın Şehir 9 Tablo, Kenan Hulusi’nin Bir Otelde Yedi Kişi ve Sait Faik’in üçüncü eseri Şahmerdan… Sait Faik bu eserinde, hikayemizde bulunmayan izlenim ve yorum değerlerini getiriyor; başkalarında kendini, kendinde başkalarını bulan iç ve dış gözlemle konuları zenginleştiriyordu. Ne var ki birkaç etki ve küskünlük yüzünden 1948’e kadar hikâye kitabı çıkarmayacaktı. Refik Halit Karay 1941, 1940 gibi İkinci Dünya Savaşı’nın sıkıntılarını yansıtan kısır bir yıldı. Kemal Bilbaşar’ın hikâye kitabı Cevizli Bahçe okurla buluştu. Samim Kocagöz (1916-1993), romanın ardından hikâyeye yöneldi: Telli Kavak… Milletvekili yazar Bekir Sıtkı Kunt kendini kitabını bastırdı: Herkes Kendi Hayatını Yaşar. Zonguldak yargıçlığının gözlemlerini konu eden Ümran Nazif Yiğiter’in (1915-1964), kitabı İçimizden Birkaçı Halkevi Yayınlarından çıktı. İçeride Milli Şef’in tek partili yönetimi, dışarda insanlık üzerine kara bulut gibi çöken İkinci Dünya Savaşı vardı. Şiirdeki canlılık ve dedikodulu tartışmalar sürerken, hikâyenin etkisi iyice azaldı. Gazeteler sansürle, dergiler kâğıt bulmakta zorlandılar. Karartma gecelerinde taksiler bir gün tek bir gün çift plakalı olarak işledi; ekmek vesikaya bağlandı, şeker alabildiğine pahalı oldu. Savaş, sonraki yıllarda hikayelerimize konu olacak anıları biriktiriyordu. 1942’nin kitapları arasında yalnızca Enver Naci Gökşen’in Son Çare kitabı anımsanır. 1943 yılının kitaplarının bekletilmiş eserlerden oluştuğu söylenebilir. Dr. Fahri Celalettin Göktulga’nın Eldebir Mustafendi’si, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Melek Sanmıştım Şeytanı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın psikolojik dünyaların derinliklerini arayan Abdullah Efendi’nin Rüyaları, Salim Şengil’in ilk eseri Kafasını Törpüleyen Adam ve Sabahattin Ali en olgun eseri Yeni Dünya ile Anadolu yaşamının gözlemlerinden olgun örnekler verdi. 1944’de Samet Ağaoğlu’nun ilk kitabı, Strasburg Hatıraları kitabıyla karşılaşıyoruz. Ağaoğlu eserinde bir Avrupa kentindeki gözlemlerini, hastalıklı kişilerin iç dünyasını yansıttı. Kemal Bilbaşar Pazarlık kitabında kasaba yaşamından kesitler sundu. Ölümünden sonra hikayeleri derlenen Kenan Hulusi’nin Bir Yudum Su kitabına dostları birkaç yeni ürününü de eklediler. Baki Süha Ediboğlu (1915-1972) Sel Geliyor kitabında, Akdeniz bölgesi köy ve kasabalarını konu aldı. 1945’de savaş sona erdi, çok partili hayata geçmek için ilk adımlar atıldı. Hikâye yazarlarında verimsizlik ise sürüyordu. Halil Aytekin’in Harman Yangını ile Halide Nusret’in Beyaz Selvi’sinden başka anılacak kitap yayımlanmadı. 1925 doğumlular yirmi yaş edebiyatçılığına başlıyorlardı. 1946’da Oktay Akbal (1923-2015) adı duyuldu. İlk hikâye kitabı Önce Ekmekler Bozuldu adını taşıyordu. Aşk ve Sümüklü Böcek Mehmet Fuat Hop ve Tuna Baltacıoğlu’nun ortak üretimleriydi. Memduh Şevket Esendal hikayelerini Hikayeler, I, II adıyla kitaplaştırdı. Samim Kocagöz Sığınak hikayeleriyle okurla buluştu. M.Ş.E. güçlü bir kalemdi. Hikayeler kitabında yer alan “Gençlik” başlıklı Hikayesi’nde Hayriye Hanım’ı şöyle anlatıyordu: “İpek gömleğin kolunu çekip açıyor, düzeltiyor, masanın üstüne seriyor, ütüyü deniyor, sonra sürüyor. Yakasını yahut göğsünü açıp ütülüyor, devşiriyor; o bitince, bir başkasını alıyor, bu arada ‘perdelerin tüllerini de çıkarıp yıkatmalı’ diye düşünüyor, sonra bu takım düşünceler arasında dün sütçüye verilen paranın üstü eksik geldiğini de hatırlıyor, daha sonra İstanbul’a inip hem kendisine hem de hizmetçisine ayakkabı almayı aklından geçiriyor, bir gömleği bitirip yenisine geçerken sol kaşının ucunu yavaşça kasıyor, sanki bu güzel kaşı okşuyordu.” 1947’de Sabahattin Ali toplumsal eleştirilerini bir araya getirdiği Sırça Köşk adlı hikâye kitabını yayımladı. Yakup Kadri Karaosmanoğlu Kurtuluş Savaşı yılları ürünlerini Milli Savaş Hikayeleri adı altında bir araya getirdi. Ercüment Ekrem Talu’nun (1888-1956) eski dizisi Meşhedi Hikayeleri yeniden yayımlandı. Genç hikayecilerden Naim Tirali (1925-2009) ilk kitabı Park’ı yayımladı. Yaşadığı yörenin doğa tasvirlerini coşkulu bir anlatımla canlandıran Halikarnas Balıkçısı’nın Merhaba Akdeniz kitabı da raflarda yerini aldı. 1948’de Sait Faik hikayeciliğimize yine değerli bir kitap ekledi: Lüzumsuz Adam… Sait Faik bu kitabında eski anılarından arınmış, yaşanan günlere dönmüş izlenimi verdi. Dr. Fahri Celalettin Göktulga Avurzavur Kahvesi, Bekir Sıtkı Kunt Yataklı Vagon Yolcusu, Naim Tirali 25 Kuruşa Amerika, Umran Nazif Yiğiter Yaşamak İçin eserleriyle 1948 yılına katkıda bulundular. Sayılan bu eserler on beş yıldan beri yayınlanmakta olan Varlık Yayınevi’nin Türk Yazarları dizisinin ürünleriydi. Bütün eserlerde gerçekçilik esastı. Eski resimli hikayelerle magazin ürünleri değerini yitirmiş, hikâye okuyucusu yetişmişti. Oktay Akbal’ın ikinci eseri Aşksız İnsanlar da bu yılın ürünüydü. Tarık Buğra’nın Oğlumuz, Orhan Kemal’in Ekmek Kavgası yılın diğer dikkat çeken eserleri oldu. Haldun Taner’in (1915-1986) Yaşasın Demokrasi adlı eseri de bu yılın ürünüydü. Yılın kitapları içinde İlhan Engin’in İnsanlar Bilselerdi, Enver Naci Gökşen’in Durakta Bir Adam, Afif Yesari’nin Tren Yolu eserleri de hikâye türünün ilgi görmeye başladığını gösteriyordu. (F15. İ Engin) 1950, iktidarın değiştiği yıldı. Canlı bir basın hayatı, demokratik düzenin vazgeçilmez koşuluydu. Dergiler çoğaldı, kitap sanayii ilerledi. Samet Ağaoğlu’nun Zürriyet hikayeleri psikolojik çözümlemelere ağırlık veren bir eserdi. Uşaklıgil’in elde kalmış ürünleri ölümünden sonra İzmir Hikayeleri adıyla derlendi. Yılın başarılı eseri Sait Faik Abasıyanık’ın Mahalle Kahvesi adlı eseriydi. İnsanların kişisel bunalımlarının yanı sıra acılarına, yalnızlıklarına, düşmüş lüklerine değinen Sait Faik, sanki kendisiyle hesaplaşma içindeydi. İlhan Tarus’un Apartman kitabı Varlık dizisinden çıktı. İlhan Tarus, cinsel sorunları ve aşkı önemsemeyen toplumcu gözlemciliğiyle, çevresinde rastladığı suçluları, zavallıları anlattı. Urgancı Naim Usta adlı eserindeyse, geçmişin güzel adetleriyle geleneklerin yitirilişini, çağdaş insanın yaşadığı büyük hüznü gördük. İlhan Tarus 1951, yeni kuşak yazarları taçlandırdı. Sait Faik, 13 hikâyeyi birbirine bağlayarak kendisini merkez yapan Havada Bulut adlı eseriyle ortaya çıktı. Kumpanya adlı kitabıyla hikayeciliğini başarıyla sürdürdü. Muzaffer Hacıhasanoğlu’nun (1924-1985) Bir Tespih Tanesi, Haldun Taner’in Tuş’u, Ümran Nazif Yiğiter’in Gar Saati, Varlık dizisi içinde yayımlanan eserler hikayemize güzel katkılar sağladı. Bu arada Yeditepe Yayınevi de Türk Edebiyatının ürünlerine yer vermeye başladı. 1950’de Yeni İstanbul gazetesinin düzenlediği bir yarışmada Sam Amca adlı kitabıyla Türkiye birincisi olan Samim Kocagöz parlıyordu. Makineleşen tarımın getirdiği sorunlar, kente akan köylülerin yarattığı gecekondular, yoksulluk suçları, köylü yaşantıları kitapta işlenen başlıca konulardı. Memet Fuat, Yaşadığımız kitabıyla hikâyeden vazgeçeceği izlenimini verdi. Orhan Kemal’in Sarhoşlar’ı ise kendi özelliklerini sürdürüyordu. Ekmek kavgasındaki küçük insanların günlük gerçekleri, kişilerin özelliklerini ve ihtiyaçlarını yansıtan kendi konuşmalarıyla iletiliyor, yazar işe karışmıyordu. Sarhoşlar, Orhan Kemal’in ilk hikayesi “Balık” la benzer özellikler taşıyordu: “Altan, evden içeri yıldırım gibi girdi: ‘Anne! Babam balık almıya gitti ha!’ Alı al, moru mor, ellerini çırptı: ‘Eheey! Balık yiyecez, balık yiyeceez, yaşasın!!!’ Kenar mahallede, bir gözden ibaret odanın dört basamağını hızla çıktı. Sedire sırtüstü uzanmış, tavana yapıştırılmış gazete kağıtlarını mırıl mırıl okumakta olan ablasına: ‘Abla’ dedi, ‘Babam balık almıya gitti ha!’ On bir yaşındaki abla altı yaşındaki kardeşine sevinçle baktı: ‘Sahi mi?’ ‘Vallaha… Balık alacam dedi, gitti… Yaşasın babam… Ben balığı çok severim ha… Sen?’ ‘Ben de…” 1952’de Sabahattin Ali’nin ölümünden sonra hikâye türünün tek ustası olarak Sait Faik’in varlığı, pek çok kişiyi bu türe özendirdi. Haldun Taner şöyle dedi: “…Kendimi bambaşka bir mesleğe hazırlamıştım. Hatta -niye saklamalı- şiir yazan, roman yazan arkadaşları bu marazi hassasiyetlerinden ötürü küçümserdim de. Ama kader işte… İlkin Ankara Radyosu’na şakacıktan skeçler gönderdim. Artarda hepsi oynanınca bir de hikâye deniyeyim dedim. Namı müstearla 7 Gün’e yolladığım bu hikâyeye Sedat Simavi Bey 5 lira ücret ve teşvikkar bir mektupla cevap verince arkası kendiliğinden geldi…” (Edebiyatçılarımız Konuşuyor, 1953, s.128). Bu yıl Yaşar Nabi Nayır’ın etkisini görüyoruz. Varlık dergisinin kırkıncı yıldönümüydü. Varlık yayınevinin kitapları da 907 özgün esere ulaşmıştı. Kırk yıldır yayımlanan derginin sayfaları, arada bazı bunalımlı dilimler varsa da yine de zengin edebiyat ürünleriyle doluydu. Varlık’ın yanında Yeditepe, Türk Dili, Yeni Ufuklar, Dost, Hisar, Çağrı yayınlarını aksatmadan sürdürdüler. Yaşar Nabi Nayır 1952’nin kitapları içinde Sait Faik başta gelir. Havuz Başı ve Son Kuşlar… Sait Faik İstanbul gezintileri içinde kendini ve insan gerçeğini arar, “Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey” der. Yazdıkları, yazarlık felsefesini açıklamaya fırsat yaratan özlü hikayelerdir. Haritada Bir Nokta adlı eseri özellikle önemlidir. “Yatak odama da bir tane asmışımdır; geceleyin yatmadan evvel okuduğum kitaba inanmazsam, canım sıkılır da gözümü kitaptan kaldırırsam haritaya gözüm ilişsin diye. Haritayı görünce bir nokta ada, ada görünce de hemen fırtınaları, rüzgarları, uğultuları, köpek balıklarını, sonra birdenbire adanın namuslu insanlarını hatırlayıveririm. Haritada herhangi kargacık burgacık şekil almış adalara, karasevdalıya kurşun döken bir ihtiyar kocakarının aklı veya sezişleriyle dalar, bir şeyler bulur çıkarırım da daha çok şekilsiz, ancak bir nokta gibi gözüken adalar merakımı çeker.” 1953, yeni katılışlarla hikayemizi güçlü bir alan haline getirdi. Nezihe Meriç Bozbulanık’la, Orhan Hançerlioğlu İnsansız Şehir’le öne çıktılar. Bozbulanık, 1953’ün en başarılı eseriydi. Ve… Aziz Nesin Geriye Kalan kitabıyla kendini kanıtlıyordu. Samet Ağaoğlu, Öğretmen Gafur kitabıyla yine mariz insanların psikolojik düğümlerini konu aldı. Oktay Akbal, Bizans Definesi ile çocukluk düşlerini anlatırken, anılarındaki mutlu günlerini özlüyordu. Kemal Bilbaşar, Pembe Kurt’la Batı Anadolu görünümlerinin makine tarımıyla değişen yaşantısına tanıklıklar getirdi. Dr. Fahri Celalettin Göktulga, Salgın adlı kitabında eski hikayelerini bir iki yeni eklemeyle derledi. Haldun Taner, Şişhaneye Yağmur Yağıyordu eseriyle hangi rastlantıların ne gibi sonuçlar doğuracağını ince mizah anlayışla anlattı. Naim Tirali, Aşka Kitakse ile belki de son hikâye kitabını çıkardı. Ekin İti ise, İlhan Tarus’un toplumsal düzensizliklerin yarattığı insan bozuluşlarını anlattığı bir kitaptı. Sonuçta… Cumhuriyetimizin ilk on yılında Anadolu gerçeklerini Kurtuluş Savaşı yıllarında görmek bir iki yazarımız için önemliydi. Karaosmanoğlu, Adıvar, Refik Halit gibi… Ardından Sadri Ertem’in yeni devletin yüklenmesi gereken çözümlere sunulan tezli sorun hikayeleri geliyor. Samet Ağaoğlu ile Ahmet Hamdi Tanpınar’ın psikolojik derinliklere, mariz kişilerin iç dünyalarına önem veren hikayeleri ise azınlıkta kalıyor. Yeni Gerçekçilik diyebileceğimiz bir tutumla bazı yazarlar, yurt sorunlarıyla insanlarımızı keşfe çıktılar. Sabahattin Ali’nin öncülüğünde aydınların yaptığı bu gözlemcilik, taşralarda çalışan okumuş yazarların iş edineceği bir görevdi. Kemal Bilbaşar, İlhan Tarus, Samim Kocagöz ve Halikarnas Balıkçısı bunlar arasında sayılabilir. İnce bir zekâ mizahını kullanmakta birleşen Aziz Nesin’le Haldun Taner; daha çok büyük kent gözlemlerinden yararlanarak, yanlışlıkları, güldürerek gösterdiler. Daha köy hikayeleri yetişmemişti; hikâye de geniş kalabalıklara yayılan bir genişlikte değildi... Kendini merkez yaparak çevresinin küçük gözlemlerini ve insan dramlarını hikayeleştiren Sait Faik’in para getirmeyen profesyonel yazarlığı, türü şartlayan bir etki olunca onun izinde gidenler yetişti. Oktay Akbal, Tarık Buğra, Nezihe Meriç gibi… Bu tutum, Necati Tosuner gibi kendi sorunlarına öncelik tanıyan kişilerin elinde tekelleşti. Artık Anadolu’nun hiçbir yeri bilinmez değildi. Arada batı edebiyatlarına özenerek denemelere girişenlerin elinde hikâye daraldı, okuyucu yitirdi. Hikâye, Türk Edebiyatında şiir gibi bir gençlik hevesinin dürtüsüyle çalışılan ilk türdür. Kısalığı, kolay yazılışı, yayın yoluyla ortaya çıkış kolaylığı, okunma hızı, geleneksel alışkanlığa dayalı yerliliği, kendini ifade etmeye yardımcı olan içtenliği, gazete ve dergilerde yer bulmasının rahatlığıyla pek çok yazar, ilkin hikâyeye yöneldi. Ne var ki bu ilgi her zaman aynı derece de kalmadı. Para getirmesi zor bir ürün olduğu, yakın zamanlara kadar hikâye kitapları yazarlarına kazanç sağlamadığı, yayımlanması da bir sorun olduğu için, yazarların karşılıksız fedakarlıklarıyla oluşan cılız kitapçıklar oluştu. Otuz yılda, edebiyat yeteneklerinin çıkışında yurt çapında bir canlanma gözlüyoruz. Basım-yayın sanayii de her eseri topluma yansıtabilecek güce erişti. Böylece dergi köşelerinde kalan kapalı devre edebiyatı yerine halka, yığınlara dağılan açık bir canlılık gözlenir. Yüz akıyla zaferler kazanabileceğimiz en güçlü edebiyat dalımız, hikayedir. Ve yeni katkılarla gittikçe güçlenecektir. Kaynakça: Rauf Mutluay, 50 Yılın Türk Edebiyatı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları: 126, 1973. Ayşe Demir, Başlangıcından Cumhuriyete Kadar Ana Çizgileriyle Türk Hikayesi, Araştırma Makalesi, Erciyes Üni. Fen-Edb. Fakültesi Türk Dili ve Edb. Bölümü, 1 Mayıs 2006 Alim Kahraman, Modern Türk Hikayesi, Ay Yayınları, 2015. Kemal Tahir, Türk Hikayeciliği Üstüne, Parşomen, 13 Mart 2019. Cumhuriyet Dönemi’nde (1923-1940) Hikâye, https://www.turkedebiyati.org Kültürel Değişim, Gelenek ve Türk Halk Hikayeciliği, https://turkishstudies.net Selim Esen
Gercekedebiyat.com














