Son Dakika



PINAR HİSAR: Bizimle konuşmayı kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Hukuk eğitimi aldığınızı biliyoruz. Yazıyla maceranız nasıl başladı? M. Şerif Onaran’dan duyduğumuza göre uzun yıllardan beri belge topluyormuşsunuz…

TURGUT ÖZAKMAN: Edebiyat ve Eleştiri dergisine başarılar dilerim... Sağolun... 18 yaşında 10 arkadaşla birlikte Polatlı‘dan Afyon’a Dumlupınar'a yürüdüğünüzde. İşte o günden beri anıları derlemeye başladım. Ama tek başına anılar yeterli olmayacağı için anıların bazı bölümleri kitap olarak yayımlandı. Bazılarını dergilerden kitaplardan taraya taraya… Sonra Kurtuluş Savaşı'yla ilgili bütün kitapları Harp Tarihi Dairesi'nde incelemeye başladım. Onları da fotokopi vermezler, defterlere yazmaya başladım. İşte anı derleme böyle başladı. Ben bunu çok büyük bir tutkuyla yaptım. Sonradan çok da mutlu oldum. Hukuk eğitimi aldım. Ben liseyi bitirdiğim zaman birkaç arkadaş ne yapsak diye düşündüğümüz zaman sosyal alanda yararı olacak bize destek verecek bir bilgi dalını seçelim dedik. Bir meslek olarak değil bilgi dalı olarak seçtik. İyi ki de yapmışız. Çok da büyük yararını gördüm. Ama ben Dil Tarih’in Macarca bölümüne gitmek istediğimde kayıt parası beş liraydı, bulamadım. O zamanlar iki fakülteye birden kayıt olunabiliyordu. Çok konforluydu. Şimdiki gibi değildi. Az öğrenci vardı. Sonra nüfus arttı sorunlar başladı.

PINAR HİSAR: Yazıyı çok geniş bir perspektifte ele alıyorsunuz. Oyun yazarlığı roman makale, deneme, köşe yazıları... Yalnız bu ayrım sizde bıçak gibi kesilmiş. Bir tarafta "kuvvacı" romancı özelliğini ve de o doğrultuda yazdığınız eserler. Bir tarafta ilk iki romanını da işlediğiniz romantik tensel ihtiraslı aşklar ve sevgililer. Bu tarihsel değişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

TURGUT ÖZAKMAN: Şimdi ben kendimi tiyatroyla ilgili heveskâr buldum. Çocukken masalları oyun haline getirirdim. Mahalledeki arkadaşlarımın yarısı oynardı, yarısı seyrederdi.  Öyle öyle gelişti. Okulda ev ödevlerini de diyalog diyalog yazardım. Hocalarımız da bir şey demezdi. Demek ki anlayışlı hocalarmış. Öyle gelişti tiyatroyla olan ilgim. İlk defa bir hikâye yazmıştım. Ulus gazetesinde çıkmıştı. Demek ki 1946 olsa gerek. Bundan sonra tiyatroya döndüm. Uzun yıllar oyun yazdım. Her yazdığımın bir öncesinden daha güzel olması için özen gösterdim. Tiyatro yazarlığının temel kurallarını bilmediğimiz için böyle yoklaya yoklaya adım adım yapıp öğrenerek deneme yanılma yoluyla geliştik. Onun için ben dramatik yazarlık bölümünde öğretmenlik yaptığım zamanlar çocuklara şimdi sizin bir sömestride öğrendiğinizi biz on yılda zorlukla öğreniyorduk diyordum. Sonra tiyatronun yanında bir tarih merakım vardı o tarihte. İlgili çalışmalarımı belge toplamayı, topladığım belgeleri tasnif ediyordum. Biliyordum bir gün lazım olur diye. Nitekim işte Kurtuluş dizisi için lazım oldu. Cumhuriyet dizisi için lazım oldu. Ama ben o arada tiyatroya yatkındır diye, yakındır diye senaryosunu da yazmıştım. Bir iki Keloğlan senaryosu... Birinin hikâyesini, ikisinin senaryosunu yazdım. Kurtuluş dizisinin senaryosunu yazarken senaryoyu oluşturacak bilgi belgeler kullanırken bu bir televizyon olayı, sinema olayı ama biz eğitsel yanının da olmasını istediğim için sinema sanatının bazı kurallarını yok saydık. Eğitsel yanı olsun diye. Çünkü o zaman da biliyorsunuz ki Türkiye'nin çok büyük bir bölümü ne yazık ki Milli Mücadelemizi bilmiyordu. O yüzden bilgi verme kısmını çok önemsedik. Cumhuriyet'te de aynı. Bunları birbirinden nasıl ayırdım? Çok uzun zaman içerisinde bir konu benim kafamda çok çabuk gelişmiyor ben ona uzun yer veriyorum. Korkma İnsancık Korkma yazılışından otuz beş yıl önce tasarlanmış; notlarım öyle. Romantika yirmi beş yıl önce bende oluşmaya başladı. Onun için diyelim ki hem bir taraftan tarih kitabı yazabiliyorum hem de bu tür kitapları üslubu da farklı kurgusu da farklı çünkü o benim içimde uzun zamanda oluşuyor biri diğerine benzemiyor kendi kuralları içinde gelişiyor. O uzun zamanda oluşmasının yararını görüyorum.

PINAR HİSAR: İlk iki romanınızı okuduğumda (Korkma İnsancık Korkma ve Romantika'yı) aşkın hem bu denli yalın ve onurlu fakat bir o kadar da ihtiraslı ve tutkulu yaşanabileceğine tanık oldum. 70'li yıllardaki kültürel dinamiklerle bugünü karşılaştırdığınızda değişen ne oldu da aşk, hayatımızda ihtilal yaratmayı başaramıyor?

Sadece aşkı yaşayanlarda o ihtilal oluyordur. Olmadan olur mu? Ama şimdi, çağımızda gençlere baktığımızda aşk diye tabir edilen şey küçük küçük flörtler. Aşk gerçekten bir ihtilal çok büyük bir yangın. Yanı onu taşımak zor iş. Yürek ister. Öyle değil mi?

ahmet yıldız

PINAR HİSAR: Eserlerinizde "kadını" kurallara ve dayatmalara karşı sağlam bir duruşla ele alıyorsunuz, İlerlemenin yolu kadının özgürleşmesinden geçiyor ve siz kadını ilerlemeyle paralel tutuyorsunuz, bunu Milli Mücadele Dönemimizi anlatan kitaplarınızda da görüyoruz.

TURGUT ÖZAKMAN: İçinde yetiştiğim ailenin kadına çok saygısı vardı. Kadının çok üretken ve yaratıcı olduğu aynı zamanda çok şefkatli ve sevgi dağıtıcı olduğu bir ortamdı. Onun için kışı yakın çevresinin etkisiyle doğruyu ya da yanlışı buluyor. Ben sanıyorum ki ailemin bu özellikleriyle doğruyu bulmuşum. Kadına o yüzden bizde bir saygı vardır. Ne kadınsız bir hayat olur ne kadınsız savaş olur. Ne kadınsız ilerleme olur ne kadınsız uygarlık olur. Şimdi biz evden sokağa çıkardık kadınımızı ancak savaş nedeniyle çıkardık. Türk kadını şimdi dışarıdan eve girmiyor. Bundan azap çeken insanlar var, kadının sokağa çıkmasını engellemek için onların ayaklarına manevi ipler bağlıyorlar. Ama onların da zaman içerisinde özgürlüklerine sahip çıkacaklarını umuyorum. Yanı özgürsüzlüğü özgürlük diye tanımlamalarını ben azap duyarak dinliyorum.

PINAR HİSAR: Yazılarınızdan ve romanlarınızdan çıkardığım bir diğer sonuç da belirli teknikleri kullanma veya belirli akımların peşinden gitmek değil de doğrudan ya da dolaylı bilgi verme yolunu seçiyorsunuz. Bu da beraberinde bana göre edebiyatta çok da önemli olan dilin sade ve akıcı kullanımını getiriyor.  

TURGUT ÖZAKMAN: Lütfedip övdüğünüz o dili ben otuz kırk yılda zor buldum. Bu çok zamanlı bir süreç. Hem dili hem de dilin içerisinde yer aldığı o kurguyu, o anlatımı bulmak uzun zamanımı aldığı o kurguyu o anlatımı bulmak uzun zamanımı aldı. Bu da bana tiyatronun bir getirisidir düz yazıya geçtiğim zaman bu tiyatro birikiminden çok faydalandım. Bana çok yararı oldu. Bir de bizim öğretmenlerimiz çevremizdeki arkadaşlarımızla biz edebiyat dünyasının içinde yetişerek, eğitilerek, yontularak, incelenerek, öyle büyüdük. Benim gençliğimin en önemli yanı klasiklerin biz lisedeyken yayınlanmaya başlamasıydı. Biz harçlıklarımızı biriktirip kitap alırdık. Beş kuruştu benim harçlığım diyelim ki iki gün onu biriktirsem bir klasik kitap alabiliyordum. Çok da mutlu oluyordum. Örneğin eleştiri deyince Ulus gazetesinde Nurullah Ataç yazıyordu. İstanbul gazetelerinin de sanat kültür sayfaları vardı. Bir edebiyat dünyası vardı. Biri bir kitabı çevirmiş, ama şu cümleyi yanlış çevirmiş, bu kelime bu şekilde çevrilemez, Türkçede onun karşılığı budur, diye müthiş tartışmalar yapılırdı. Dil üzerine, çeviri üzerine, çeviri tekniği üzerine... Milli Eğitim Bakanlığının yayımladığı o Tercüme dergisi olağanüstü büyük bir olaydı, ama bir süre sonra yayınlarını seyrekleştirdiler. Sonra da tarihe karıştılar. Yani Cumhuriyetin birçok kazanımı var ki onları zaman içerisinde yazık ki kaybedebiliyoruz.

Çılgın Türklere gelecek olursak, kitabın satışı edebiyat ortamımıza bir hareket getirdi. Her eve girdi okuma alışkanlığı olmayan insanlar bile kitabı okudu ve okumaya devam ediyor. Kitap sanki resmi bir zemine oturdu. (Genelkurmay askerlere öneriyor, okullarda okutuluyor...) Kitabın satışı ve en önemlisi satıldıktan sonra okunması paralellik gösterdi. Daha önce Milli Mücadele dönemimizi anlatan kitaplar oldu. Örneğin ilk aklıma gelen Hasan İzzettin Dinamo'nun Kutsal İsyan'ı.

ahmet yıldız

PINAR HİSAR: Çılgın Türklerin bu konuma gelmesindeki en büyük etken nedir? Bir de, eseri hangi bağlamda ele alıyorsunuz, Tahsin Yücel örneğin, kusursuz bir roman biçiminde olduğunu yazdı Milliyet Kltap'ta...

TURGUT ÖZAKMAN: Tabi ki biz uzun zamandan beri çocuklarımızı tarihsiz yetiştirmeye çalışıyoruz. Ve de kolay okunabilen bir tarih, bu eksikliği gıdım gibi giderir gibi göründü ilk başlarda. r, annelere, babalara... Genelkurmay diyorsunuz. Onlar Mehmetçiklerimiz tarih bilmiyorlar, öğrensinler diye öyle bir destek verdiler sağ olsunlar. Bunun dışında tarihi bilmeden olmuyor. Bir de üstelik biz tarihimizi çocuklarımıza anlatmayı başaramadığımız gibi 60’lı yıllarda başladı bir sahte tarih. Yakın tarihimizle, Milli mücadeleyle gerçekle ilgisi olmayan içinde çok haince vicdansızca insafsızca yalanlar saptamalar bulunan kitaplar yayımlandı. Yani insanımıza biz seksen yıldır gerçeği anlatıyoruz. Gerçek bir tanedir. Biz doğru olanı anlatıyoruz dedik. Ama bunun yanında sahtesi de olunca buna da inananlar oldu. Giderek de Avrupa’nın bize olan tavrında kuşku uyandırıcı şeyler ortaya çıktı. Sanki arkasında çok tatsız bir senaryo varmış gibi bir hava var.

Türkiye'deki iktidarın bu yaklaşımları birçok insanı kaygılandırıyor. Çünkü bunlar Milli Mücadele ile kazanılmış niteliklerimiz üzerinde çok rahat oynamaya başladılar ya da rahat konuşmaya başladılar. ama bu devletin bir kuruluş hikmeti bir kuruluş felsefesi bir gerekçesi var. Bu devletin nitelikleri sonradan belirlenmedi. Milli Mücadele içinde saptandı. Milli Mücadele'yi bilmeyince Türkiye'yi yönetirken hata yapılıyor. Son otuz yıldır aynı hata yapılıyor. Toptan hepsi için söyleyeyim. Milli Mücadeleyi bilmeden Türkiye'yi yönetmek olmuyor. Milli Mücadele bilinse daha az hata yapılır. Geleceğe daha güvenle bakabiliriz. Milli Mücadele ile ve tarihin mantığı ile itişile kakışıla bir yönetim olamaz.

PINAR HİSAR: Türkiye'de ki eleştirmenler ve incelemeciler dergilerde gazetelerde çok satan kitaplardan ve yazarlardan. Hatta edebiyat tarihimizde belirleyicinin çok satmak olmadığı da vurgulanır. Bu bağlamda siz Cumhuriyet tarihimizin en çok satan kitabına imza atarak çevrelerin de eleştiri oklarına maruz kaldınız popülerlik reklam ya da edebi nitelik bağlamında çizginin dışına çıkmak anlamında. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce edebiyat yapıtının reklamı olmalı mı ya da bunun ölçütü nedir? Bu yapıtı nasıl etkiler?

TURGUT ÖZAKMAN: Bu daha çok yayınevlerinin bastıkları kitapla ilgili yayın politikasıyla ilgili. Mesela bizim Bilgi Yayınevi’nin yayınladıkları her kitabı yazarının ve burayı yönetenlerin istedikleri gibi tanıtmasına gücü yetmez. Gücü yetenler başkaları onların zaten kendi mecraları var. Televizyonları, gazeteleri, dergileri var. Şimdi bir edebi eseri çok tanıtırsanız sanırım o edebi olmakta bir yara alıyor, okuyucuyu da bir kuşkuya düşürüyor. Şu Çılgın Türkler öyle bir reklam kampanyasıyla tanıtılmadı. Hatta hiç reklam kampanyası yapılmadı diyebiliriz ama yazarlarımız kitaba sahip çıktı. O bir tamamsa tanıtımı oldu. Bir de tabi ki anneler babalar torununa imzalatıp iki yaşındaki çocuğuna bu kitabı bırakanlar var. Öğretmenler sahip çıktı askerler sahip çıktı. Atatürk kuşağının çok büyük bir bölümü Cumhuriyet'e kanat germiş olanlar sahip çıktılar. Bu kitap öyle bir tarihte doğdu. Doğrusu ben yazarken de yayına verirken de bunun böyle olacağını düşünmemiştim. Beklediğimizden de çok farklı bir sonuç elde ettik. Bir süre sonra gelen talep doğrultusunda şaşırdık doğrusu. Meselâ en basiti kaç baskıya gidildiğini bile göremedik. Burada çalışan gençlerden bir tanesi bu kitap 100 baskı yapar dediği zaman içimden kahkahalarla güldüm bu ne kadar iyimser diye. Ama şimdi o bize kahkahayla gülüyor herhalde. Yani bizim tecrübemiz ne olacağını kestirmeye yetmedi. Ama imza günleri konferanslar sohbetler dertleşmeler sırasında görüyorum ki gençler tarihlerine sahip çıkıyorlar. Bakınız benim kitabımdan daha değerli Milli Mücadele dönemini anlatan kitaplar var.

Ama bunlar bilim kitapları. Şimdi bilim kitabını okumaya bizim cesaretimiz yok ya da isteğimiz yok herhalde bu roman gibi yazıldığı için kolay okunduğu için, öyle uzun bir cümle bile yoktur içinde. Kolay anlaşılır biçimde anlatıldığı için bir de insanlar var içinde insan sıcağı var, kahramansa adı belli soyadı belli, ayrıntılar var. Bir küçük aşk bile var içerisinde büyük aşkın yanında küçük bireysel bir aşk da var. O zaman daha yakın geldi insanlara, okudular okumaktalar. Hâlâ da aşağı yukarı yazın kazandığı tempoya yakın bir tempoyla talep devam ediyor. Bugün iki liseye gittim. Yani pop şarkıcısı gibi karşılıyorlar. Bir kitap yazarı gençlerden böyle coşkun bir sevgi görür mü? Yani belki görüyordur da ben bilmiyorum, duymamışımdır. Öyle utanıyorum ki, elimi ayağımı koyacak yer de bulamıyorum. Orada bana merhaba deseler, otursak konuşsak bana yeter zaten. Nefes almadan dinliyorlar... Artık benim yanlış yapmaya hakkım da kalmadı. Bir takım partiler davet ediyorlar katılmıyorum. Partiler dışında Milli Mücadeleye saygısı olan Türkiye’deki birçok akımı Milli Mücadele ile birleştirdiğimizi görebiliyoruz. Bir Kuvayı Milliye ruhu yavaş yavaş yeniden diriliyor. Kayseri’deydim. İstanbul’da ya da Ankara’da ne kadar milli bir coşku varsa, orada da aynısını gördük ki Kayseri için farklı şeyler söylenirdi. Hayır öyle değil. Adana... Adana uçuyordu. Samsun’da, Isparta'da, Eskişehir’de... Demek ki bizim atalarımızla, ninelerimizle övünmeye ihtiyacımız var ait olduğumuz milletle gurur duymaya... Gençler de bunun tadım çıkarıyor. Bana da çok büyük bir mutluluk düşüyor.

ahmet yıldız

PINAR HİSAR: Türk edebiyatında, okur, yazar, yayınevi ve eleştirmen bağlamında sıkıntılar neler sizce?

TURGUT ÖZAKMAN: Ahmet (Küflü/Bilgi Yayınevi Kurucusu) burada olsa daha güzel cevaplandırırdı. Bir iki kitap dışında perakende kitap satışında çok ciddi bir durgunluk yaşandığını söylüyor. Ama bu yılsonu itibariyle. Halkımız yoruldu mu... ama ben okuduğunu görüyorum. O kadar çok kitap yayınlanıyor ki bir kısmı pahalı geliyor, gençler ona yanaşamıyorlar. Bir kısmının tanıtımı yapılamıyor. Bazı kitabevleri işte () değerli kitaplar yerine, o magazin nitelikli kitapları sipariş edip vitrinlerine onu koyuyor galiba. Ama şunu söyleyeyim sonuç olarak aynı şeyi tiyatro seyircisi bakımından da kitap okuyucusu bakımından da iyimserliğimi koruyorum. Hiç de yanılmadım, kitap da okunuyor, tiyatroya da gidiliyor. Çünkü biz o kadar kendi içine çekilmiş, okumaktan, dışarıya çıkmaktan, sanatla meşgul olmaktan uzak bir toplum değiliz. Ama bunu büyük bir coşkuyla daha geniş bir kitleye yayarak yapamıyoruz. Bunun ekonomik sebepleri de var, sosyo kültürel sebepleri de var, yani geleceğimize o kadar kötümser bakmayalım, iyimser bakalım. Çünkü çok değişik çok aydınlık kuşak geliyor. Ben birçok liseye gidiyorum oralardaki çocukların sordukları sorular duruşları sevgileri yahut karşı çıkışları itirazları o kadar dinamik o kadar rahat o kadar güzel... Bu çocukları yoldan ve baştan çıkarmadan, hem iyi insan, hem iyi yurttaş yapmanın yollarını aramalıyız. Eğitimimiz sahiden hem milli, hem insanı olmalı; şu anda milliyetçilik kısmım sulandırmış durumdayız. İnsanlık kısmı tartışmaya değer. Tüm insanlığı kucaklayan bir eğitim sistemimiz olduğu şüpheli, Çünkü eğitimimiz sonunda kurslara dershanelere kaldı. Üniversitelere girmek sorun. Üniversitelerin maddi ve manevi sorunlarını çözmek zorundayız. Üniversite bir milletin hem aklı hem vicdanıdır. Yanı akıllarımıza ve vicdanlarımıza şiddetle sahip çıkmalıyız. Altını çize çize söylüyorum; çağdaşlık Türkiye’nin tek kurtuluş reçetesidir.

PINAR HİSAR: Yazılarınızda ulusalcı tavrınızı görebiliyoruz. 80'lerden sonra bir kanı vardı en iyi romanı tarafsız kimseler yazar, şeklinde. Örneğin Orhan Pamuk Kar romanını yazmadan önce, siyasi roman yazmayacağım, tarafsız bir şekilde roman yazmaya devam edeceğim, diyordu. Fakat öyle olmadı. Size göre yazar politik görüşlerini yapıta nasıl yansıtmalı?

TURGUT ÖZAKMAN: İsterse yansıtsın, ama bunu sanatlıya yapsın. Yansıttığı görüşle eğer tarihten güç alacaksa o tarihi iyi bilmesi lazım. Karakuş masalı değil bu; tarih. Bunun içerisinde belirli gerçekler var, onun içerisinde belirli şeyleri uydurursunuz, yaratırsınız, ama ana çizgileriyle doğu anlatırsınız. Yazar çağının tanığı olmak zorunda; tanık olmak için evvela yemin ettiriyorlar mahkemede. Yazar o tanık yeminini kendi içerisinde yapmıştır. Bir şeref tanığıdır, doğruyu söylemek zorundadır. Tarihi saptırmak için insanları yanıltmak için, insanların asıl gitmesi gereken yere değil de bir başka yere gitmesi için. O kendi küçük dünyası için, belirlediği hedefe itelemek için tarihi saptırıyorsa, değiştiriyorsa, sulandırıyorsa, bana öyle geliyor ki gerçeğe ve sanatlarına da ihanet ediyorlardır. Sanat bir fikrin propagandası değil ama içinde her türlü fikir yer alabilir. Sanatçı sanatçı gibi davranmalı; biraz politikacı biraz güncel politikacı biraz propagandacı biraz ne olursa olsun muhalif gibi davranmak için değil. Bunlarla sanat bir arada yürümüyor. Dünyada bunun bir örneği yok. Bizde ki kavram karmaşasını, iç disiplinsizliği bir sanat aleminin varlığından, ya da yeteri kadar yoğun olmamasından, ya da gevşekliğinden ya da fazla sulandırılmış magazinle sulandırılmış magazinle karışmış olmasından dolayı sorunlarımız var. Ama yine de Türkiye’de sanatçıların büyük bir çoğunluğu toplumuna karşı dürüstçe tanıklık görevini sürdürüyor. Fakat yeteri kadar tanımıyorlarsa bu onların değil bizim suçumuz.

PINAR HİSAR: Kimi aydınlarımız, bu hem sağda hem de solda, Milli Mücadele’yi ve Mustafa Kemal’i farklı konumlandırıyor. Oysa Cumhuriyet devrimlerinin kazanımlarının geriye gitmemesi ve demokrasi sürecinin ilerlemesi Atatürk’e ve devrimlerine verilen öneme bağlı değil mi?

TURGUT ÖZAKMAN: Milli Mücadele’yi bir doğru değerlendirenler var, bir de yanlış değerlendirenler var. İkisi de doğru değildir. Çünkü yalnızca bir doğru vardır, bir de bunu saptıranlar ve çarpıtanlar... Onların başka amaçları var maksatlı yapıyorlar bunu. Bunları birbiriyle mukayese etmek ya da bu tarafı ne sanat açısından ne tarih açısından bunları değerlendirmenin bir anlamı yok, onlar halkı kandırmak için, kendilerini kandırmak için çevrelerini bir yerden alıp başka bir yere götürmek için, bunları yazıyorlar, ayıp ediyorlar. Gerçeğe aykırı tarih kitabı yazıyorlar. Yani masal, kanıtsız belgesiz masal oluyor. Bizde masalı sevdiğimiz için bu uyduruk dayanaksız iddiaları sahi zannedip inanlar var, yazık oluyor onlara, Türkiye'nin geleceğine de yazık oluyor. Bakınız bu yalanları uyduranlar Osmanlı Devleti’ni batıranlardır. O kafa Osmanlı Devleti’nde de vardı. Bu kafanın Cumhuriyet’i batırmasına engel olmak lazım.

PINAR HİSAR: Şimdiye kadar birçok ödül aldınız. Acaba alınan ödüller yazara hangi meşruiyet kazandırıyor?

TURGUT ÖZAKMAN: Şimdi ödülü verenler bakımından çok önemli bu. Niye o ödülü veriyorlar? Eğer bir yanlışa taç giydirmek için bir ödül veriyorlarsa o ödül kandırmaca olur. Ama ben size bir şey söyleyeyim mi, bir kitabı okumuş, beğenmiş bir okur telefon edip yazarına yürekten bir teşekkür ediyorsa, bu galiba en büyük ve en kalıcı ödül. Aslında tabi bir insan profesyonelse sanatçı olma gayretinden geçmişse, kendisi bu süreci bilir, ne yapacağını bilir. Yani doğru mu yaptım yanlış mı yaptım? İşin sonunda evet ben bu işi doğru yaptım diyebiliyorsa asıl kendisini ödüllendiriyordur. Ama bir sanatçının bunu yapması çok zor. Kendini buna layık görmesi çok zor.

PINAR HİSAR:  Ülkenin en çalkantılı dönemlerine tanıklık etmiş bir yazar olarak, içinde bulunduğumuz süreci bir yandan bölünmez bütünlüğümüze ilişkin irticai ve terörist eylemler, bir yandan alt ve üst kimlik tartışmaları, öte yandan umutları özelleştirmelere ve IMF'ye bağladığımız ekonomimiz. Ve en büyük hayalimiz AB. Sizce hangi tehditlerle karşı karşıyayız. Kemalizm ninnileriyle uyutulup ilahiler mi söylüyoruz?

Türkiye yanlış bir zemin üzerinde dans ediyor. Bütün insanlarımızın bir araya gelip aklını başına toplaması gereken bir süreçten geçiyoruz. Avrupa sözcülerinin söylediklerini alt alta yazarsanız, bir bulmaca ortaya çıkıyor. Bu bulmaca bize huzur verecek bir bulmaca değil. Bunun cevabı emperyalizm… Emperyalizm yeniden dişini gösteriyor. Şimdi o zaman hem devlet olarak hem millet olarak hangi düşüncede olursak olalım bizim ateş üzerinde tetikte uyanık beklememiz lazım. Kritik bir süreçten geçiyoruz bunu bazıları anlamıyorlar. Onlar anlamasınlar zarar yok, ama çoğunluğun anlaması gerekiyor, dik durması gerekiyor. Milli Mücadele sırasında da İstanbul’da da, Türkiye’nin nereye gittiğini anlamayan, Sevr’e gittiğini anlamayan bir takım insanlarımız vardı. Sevr, gelip dayatınca ayıldılar ama onlar İstanbul adına geç kalmışlardı. Ankara ve Anadolu çok önceden uyanmıştı. Şükür ki öyle olmuştu. İşte bir avuç insanın başlattığı mücadele sonunda dev bir yangın oldu. Bir destan oldu ve sonunda bu devlet kurulabildi. Şimdi bizim uyanık durmamız lazım, aramızdaki siyasi imajları biraz ertelememiz lazım. Millet Meclisi zafere kadar aradaki ideolojik çatışmayı erteledi, kenetlendi. Şimdi Avrupa'nın karşısında kenetlenmemiz gerek. İktidarımız milli mücadele ile belirlenmiş devlet nitelikleriyle oynamaktan vazgeçmeli. Atatürk ile Milli Mücadele uzlaşmaları Türkiye’nin hayrınadır. Yanı onlar inatlaşıp Mustafa Kemal dönemini bütünüyle yok farz edeceğiz, bütün o devrimler geri gidecek diyorlarsa bir iki tane var, bunların içinde bunu söyleyen ve yazanlar, onun için yoktur demeyelim. Bu tarihin mantığıyla çatışmak olur. Millet olarak bundan yarar görmeyiz, bu bizi çok farklı yerlere götürür. Türkiye’nin ta 1945’lerden beri her gününü yaşanmış bir insan olarak söylüyorum. Şimdi bizim kürsüye “aklı” çıkarmamız zamanı. Aklımızı önümüze koyup derin derin düşünmeliyiz. Bu gidiş pek 'çok insana kaygı veriyor. Avrupa’nın sözleri kaygılandırıyor. Bir millet bu kadar kaygılandırıla kaygılandırıla yönetim yapılamaz. Türkiye bu kadar kaygılandırılırken bizim AB’nin içerisine eşit olarak girebileceğimize dair güven yokken bu konudaki görüşmelerin devam etmesi insanın içini ürpertiyor. Ve bu tek başına bir iktidarın evet ya da hayır diyebileceği bir şey değil milli mutabakatla olacak bir şey. Ama ben görüyorum ki iktidarımız muhalefetle işbirliği içinde değil. Sivil toplum kuruluşlarıyla bir anlaşma halinde değil. Hele yakın tarihimizle hiç barışık değil. Tarihin bir akışı vardır. Bu akışın farkında bile değil. Bunları okumak için temel sağlıklı kaynaklara başvurması gerekir. Ama konuşmalarından anlıyorum ki otuz yıldır Milli Mücadele’yi bilmeyenler ortadadır. Bunlar da onlardandır. Bilgi iktidarı değil, otuz yıldır bizim iktidarlarımız bunu bilmiyorlar. Bu Türkiye’ de Atatürk’ün ölümünden sonra gelenlerin büyük bir çoğunluğu kendilerini, daha akıllı sandılar. Türkiye’yi daha çok sevdiklerini sandılar, Atatürk’ün dışında reçeteler uygulamaya kalktılar, işte bugün dünyada borç şampiyonu bir ülke halindeyiz. Kendi içimizde parçalanma temayülleri belirmeye başladı. Bazı komşularımızla aramız pek de iyi görünmüyor. Üstümüzde bir Ermeni kıyımı gibi şantajlar belirmeye başladı. Avrupa da birçok parlamento bu olmayan şeyi varmış gibi kabul edebiliyor ve en önemlisi biz milli refleksimizi kaybediyoruz. Kibarca söylüyorum kuzu sürüsü gibi olup biteni izliyoruz. Bu hayra alamet değil biz iktidarla birlikte uyanmalıyız. Ne yapmamız gerektiğine karar vermeliyiz. Çünkü birbirimizi eleştirerek ve suçlayarak bir yere varılacak gibi değil bilimden bilim soğukkanlılığından tarihten ders alarak bundan destek alarak ilerleyebiliriz. Yoksa bazı insanlar sıkıntıyı görmeyip geçtiğimiz süreci çok doğal buluyorlarsa eyvah eyvah..

ahmet yıldız

PINAR HİSAR: 19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun’da romanınızda Atatürk 1999 yeniden aramıza katılıyor. Ve dönemin siyasilerinden ve ülkede söz sahibi olan insanların yapılanların hesabı sorup, halka kısa bir tarih bilgisi veriyor. Atatürk eminim ki bu bağlamda sizinle de görüşürdü. Siz ona ne söylemek isterdiniz?

TURGUT ÖZAKMAN: Çok uzun bir şeyler söylerdim. Pek çok ihsanı ona şikayet ederdim. Çünkü 1950’den beri şikayet edilecek pek çok insan var. Bunlara Atatürk çok büyük geldi. Atatürkçülük çok bol geldi, bunlar Atatürk’ü kavrayamadılar, idrak edemediler. Biz ne için kıyafet değiştirdik, biz niçin alfabemizi Latin harfleriyle değiştirdik? Biz niçin Milli Eğitimimizin başına "milli" sıfatını koyduk? Niçin cumhuriyeti ilan ettik? Biz niçin kadınımıza seçme ve seçilme hakkı tanıdık? Bunları çok derin düşünmek lazım. Şimdi bir takım siyasilerimizin bir takım konuşmaları var. Bunlara üst yapı devrimleri diyorlar, bir insana yapılan yatırım, bir üst yapı devrimi değil bu. Akla yapılan bir yatırım, gerçek bir üst yapı devrimi değil. Bunlar alışılmış Ortodoks Bolşevik anlayışıyla baktılar olaya asıl insanı gözden kaçırdılar. Bir kültür bilimiyle bakamadıkları için de birçok gençleri arkalarından sürüklediler. Sonuç olarak Türkiye birlikte barış içinde kalkınma eğilimine giremedi. Sayısal olarak bir takım elbette çoğalma ve ilerlemeler var ama niteliksel olarak birçok şeyi yavaş yavaş kaybediyoruz. En önemlisi milli refleksimizi kaybettik. Örneğin Kıbrıs deyince benim gençliğimde milyonlar sokağa dökülürdü bir yanlışlık yapılacak onun üzerinde diye. Şimdi Kıbrıs elden adım adım gidiyor ve herkes seyrediyor. Gençlerin, ev kadınlarımızın, politikacılarımızın, üniversitelerimizin, yaşlılarımızın şu anda olup bitenleri çok derin düşünmesi gerekiyor. Kendisi düşünemiyorsa düşünenlere danışması gerekiyor ve bütün bizi yönetenlerin mütemadiyen okuyan Atatürk’ten ders almaları gerekiyor. Kendisini okuyarak yenileyen bir lider. O zamanlar Atatürk ne söylese bu ülke içinde geçerliydi. Ama o öyle yapmıyor, tam tersine bir ilkokul çocuğu gibi, üniversiteye hazırlanan bir öğrenci gibi sürekli ders çalışıyor. Biz doğuluyuz biz bunu güç anlıyoruz. Ama başka türlü lider olunmaz, başka türlü bir memleket ileriye götürülmez. Avrupa’yı bilmek lazım dünyayı bilmek lazım, şimdi bizi otuz yıldır yönetenler Avrupa tarihini bilmiyor. Osmanlı tarihini bilmiyor yakın tarihimizi bilmiyorlar. Yani cehaletin sefasını sürüyorlar. Sonrada işler ters gidince Türkiye bir takım sıkıntılara girince şaşırıyorlar…

PINAR HİSAR: Şu anki edebiyat ortamımızı nasıl değerlendiriyorsunuz?

TURGUT ÖZAKMAN: Ben ciddi bir edebiyat ortamımız olduğu kanısında değilim. Çok az belirli küçük gruplarda var bu. Bazı akımlarımın içerisinde yer alanların içerisinde var bazı mekanlarda var. Daha önceleri genel olarak Türkiye'de bir edebiyat dünyası vardı. Ama bu şimdi yok. Ya da ben var olduğunu kanıtlayacak birileriyle karşı karşıya değilim. Edebiyat dergileri var ama çok az satıyor. Bir sanat dergimiz vardı o magazine dönüştürüldü. Ciddi eleştiriye çok az rastlıyoruz. Bazı eleştirmenler vardı ki yazarlar onları överse çok mutlu olurlardı, eleştirirse içleri titrerdi. Ama şu anda böyle eleştirmenlerimiz de kalmadı. Birbirlerini destekleyen gruplar oluştu. Arkalarında büyük reklam firmalarının olduğu ucuz kitap kampanyaları oluşturuldu. Şimdi Türkiye’de genel olarak hiç yormadan okunacak kitaplar ön sıralarda yer alıyor. Kitap bitince orada kalıyor. Ama bu edebiyat değil. Ama o kitaplar da okunsun, o da kitap okumada bir yoldur. Başka çare yok. Onu okuyanlar belki bir süre sonra nitelikli kitapları okumaya başlayabilirler. Biz 1970’lerde okumaktan korkutulmuş bir millet olarak tekrardan barışmak istiyoruz. Birçok kitap yayımlanıyor kitabevlerine gidiyorum, kalabalık ama kitaplar yeteri kadar satmıyor. İkinci, üçüncü baskısını yapmış bir kitap iyi satmış sayılıyor.

PINAR HİSAR: Şiir için bu durum daha da üzücü…

TURGUT ÖZAKMAN: Onun için cevabım uzun bir ahhh… Beş on tane ah’tan sonra bir tane daha ah! Gençlerimiz maalesef şiir bilmiyor. Geçenlerde bir yerde gençlere “Annabell Lee” şiirinden bahsettim. Hepsi bana bakıyor. Çıldırdım. Yani “Annabell Lee“ şiirini bilmiyor musunuz dedim, bilmiyoruz dedıler. Gençler şiirle meşgul olmuyor şiiri paylaşmıyorsa... Şarkı sözleri kitap gibi basılıyor. Bu çok acı tabi.

PINAR HİSAR: Çok teşekkür ediyoruz Turgut Bey.

(Turgut Özakman’la bu söyleşi Edebiyat ve Eleştiri dergisi (Ocak-Şubat 2006) 85’inci sayısında yayınlanmıştır.)

turgut özakman

Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)