Öykü

‘Babamın Kuşu Ötmüyor’ / Mehmet Ercan

Mehmet Ercan'ın ironi dolu öykülerinden birini daha yayımlıyoruz. Gülmecenin tüm özelliklerini taşıyan bu sağlam yapılı öyküde, insan tekinin zavallılığı üzerine eleştirilerle dolu öyküde anlatıldığı gibi: 'Kendi evini geçindirmekten aciz biri, memleketi kurtarma hastalığına kapılabilir. Üstelik bu durum, memlekette çok normal görülür.'

‘Babamın Kuşu Ötmüyor’  /  Mehmet Ercan
17-02-2023 00:45
17-02-2023 01:02

Bu memlekette herkesin bir hastalığı var. Kimi araba hastasıdır. Kimi pul hastası. Kimi av hastasıdır. Ne eder eder, bir yolunu bulur ava gider. Kimi futbol hastasıdır. Son kuruşunu takımı için harcar. O para, ekmek parası olsa bile. Kimi yeme hastasıdır. Memleketi verseniz yok demez. Kimisi moda hastasıdır. Yoksulluğuna aldırmadan, modaya uymaya kalkar. Hani derler ya: “Ayranı yok içmeye tahterevalliyle gidiyor sıçmaya" diye. Kimisi hastalık hastasıdır. Durup dururken kendisine hastalık yaratır. Kimi siyaset hastasıdır. Kendisine putlar yapar, sonra döner ona tapar.

Kendi evini geçindirmekten aciz biri, memleketi kurtarma hastalığına kapılabilir. Üstelik bu durum, memlekette çok normal görülür.

Kimse: “Yahu kardeşim, sen git önce kendini kurtar. Sonra zamanın kalırsa memleketi kurtarırsın” demez.

Kimi sağırlık hastalığına tutulmuştur. Eski bir Başbakan: “Ben en çok zenginleri severim ”demişti. Yoksul milletimiz, bunu hiç duymamış gibi yapar. Seçim zamanı koşa koşa, onun partisine oy vermeye gider. Aynı şey, şimdiki Başbakan tarafından da değişik bir şekilde, dile getirilmiş, Başbakan köylüleri kastederek: “Bu millet, hep size mi çalışacak!” diyerek, köylüleri paylamış, ne ki bizim anlı ve de şanlı köylümüzün sağır kulakları bunu da duymamıştı. Duysalardı, aynı Başbakanın partisinin oy oranı, kamuoyu yoklamalarında, yüzde 36 dan, yüzde 48’e yükselir miydi hiç?

Bu sağırlık hastalığının İsmet’ten bulaştığı söyleniyor. Ben söyleyenlerin yalancısıyım. İsmet işine geleni duyar, işine gelmeyenleri duymazlıktan gelirmiş. Öyle diyorlar.

Millet, öyle bir duruma getirilmiş ki kendisine “asalak” diyen Başbakanı bile duymazlıktan geliyor.

Şükür, hala kulakları sağlam, az sayıda insanın var olduğunu bilmek beni mutlu ediyor.

Herkesin bir hastalığının olduğu bu memlekette, Resul’ün da kuş hastalığı vardı. Toplam yirmi kanarya ve bülbülüyle, evi balta girmemiş ormanlar gibi, kuş sesleriyle yankılanırdı.

Resul’ün karısı, kuşların evi kirletmesinden bıkmış, usanmıştı. Kuşların gübrelerinin eve yaydıkları koku ise, işin çabasıydı. Zavallı kadın, Resul’ü kuşları satmaya bir türlü ikna edemiyordu. Kendisine olmadık diller döküyor, fakat her seferinde başarısız oluyordu. Resul kuşlarını satmamakta direniyor, kadının bü-tün umutları kırılmış, kuşlara beddua etmekten başka, bir şey elinden gelmiyor-du.

Bir kişiye, kırk defa beddua edersen, sonunda tutar derler ya, kadının sonunda bedduası tuttu.

Kuşlar hastalanmaya başladı. Önce dut yemiş bülbül gibi ”sus-pus oldular.

Resul bu duruma bir anlam veremedi.

Sonra işin ciddi olduğunu anlamakta gecikmedi.

Kuşları öttürmek için boşuna ıslık çalıp durdu. Resul’ün bütün çabalarına rağmen, kuşlarda hiç bir değişiklik olmadı. Kuşlar o ünlü özdeyişteki “dut yemiş gibi” susuyorlardı.

Resul telaşlanmaya başladı.

Kuşları kafesleriyle birlikte, arabaya koyup veterinere götürdü. Araba dediysem eski bir dolmuştu. Resul onu kuşları için almıştı. Kuşları yarışmalara onunla götürüyordu.

Veteriner, kuşları teker teker muayene etti. Bu duruma hiç bir anlam ve-remedi. Kuşların görünürde bir hastalığı yok gibiydi. “Strese girmiş olabilirler” diyerek, gagalarından ağızlarına birer ilaç damlattı.

Resul’e dönerek: “Eğer kuşlar da farklı bir gelişme olursa, beni çağır gelirim. Şimdilik her hangi bir rahatsızlık belirtisi görmedim” diyerek, onu evine gönderdi.

O akşam, Resul’ün kuşlarından onu öldü. Resul, evinden ölü çıkmış gibi yakılıp-yıkılıyordu.

Bu duruma, için için sevinen tek kişi, Resul’ün karısıydı.

Resul anlamasın diye, yalandan: “Vah yavrularım vah! Ne oldu size?” dese de içinden seviniyordu.

Ne ki ondan sonra ölen her kuşla, Resul’ün da bir parçası da ölüyordu.

Zayıfladı, yemekten-içmekten kesildi. Karısından gizli gizli gözyaşları döküyordu. Utanmasa kuşlarına ağıt yakacaktı.

Kalan kuşları, Veteriner Fakültesinin araştırma bölümüne götürdü. Fakülte kısa bir süre sonra teşhisi koydu.

Kuşlar, “Kuş Anemisi” tutulmuşlardı. Tedavisi zor bir hastalıktı. Resul bu teşhisten sonra iyice zayıflamaya başladı.

Resul’ün kuşlarından, bir kanarya hayatta kalmayı başarmıştı. O da Resul’a inat ötmüyordu.

Resul’ün talihsizliği bununla kalmadı.

Bir hafta sonra, Resul’ün oğlu Boran, ansızın hastalandı. Acil olarak hastaneye kaldırdılar. Çocuk ateşler içinde yanıyordu. Doktorlar, hastalığına bir türlü tanı koyamıyorlardı. Bölümün bütün doktorları başına toplanmış, ateşini düşürmeye çalışıyorlardı. Ne ki ateşi bir türlü düşmüyordu. Sonunda ılık su ile duş aldırarak, ateşini kısmen düşürebildiler.

Boran, bir hafta, yoğun bakımda yattı. Sonra yavaş yavaş kendine gelmeye başladı.

Doktorlar hastalığına tanı koydular. Boran’a “Malta Humması” tanısı konuldu. Bulaşıcı olan “Kuş Girbin’den” korkuyorlardı. Ne ki korkulan hastalık çıkmamıştı. Bazı iğneler vererek her gün vurulmasını söylediler. Bu sevindirici bir durumdu.

Boran kısa bir zamanda eski sağlığına kavuşmuştu. Resul ile eşinin keyfine diyecek yoktu.

Resul’ün karısı, yaşanan olaylardan güç alarak, kalan kanaryayı götürüp satmasını, artık evde kuş istemediğini söyledi. Resul bu konuşmadan sonra deliye döndü. “Boran hastalanmışsa, çok şükür sağlığına kavuştu! Neden bu işi bu kadar uzatıyorsun! Benim de zaafım kuşlar! Neden bu hobime saygı duymuyorsun? Ben sizin, çok şeyinize, baba olarak katlanıyorum. Benim bir tek kuşum, senin gözüne neden batıyor anlamıyorum?” diyerek, karısına çıkıştı.

 Kadın gene sus-pus olmak zorunda kaldı. Kocası haklıydı. Bu kadarına da katlanmalıydı. Ne de olsa tek uğraşı bu kuştu. Onu da elinden alacak olursa, adamcağız delirirdi. “Peki kocacığım kalsın kuşun, yalnız başka kuş istemiyorum, anladın mı?” diyerek onu uyardı.

Resul mırın-kırın etse de bu fikri sonunda kabul etti. Resul, karayollarında, müdür yardımcılığı yapıyordu.

İl Müdürü yeni atanmıştı. Kendisine bağlı daire başkanları ve yardımcıla-rıyla tanışmak, eşlerinin de davetli olduğu bir toplantı düzenlemek istiyordu. Bu durumu daire müdürlerine ve yardımcılarına bildirdi. Herkesi bir heyecan sar-mıştı. Böyle bir tanışma toplantısı, ilk defa yapılacaktı. İl Müdürü yeniliklere açık birisiydi.

Bu arada, Resul, kalan tek kanaryasını ötürmek için, olmadık araçlara başvuruyordu. Bülbül ötüşlerinin kayıt edildiği bir bant almış, boş zamanlarında onu teybe koyup çalıyordu. Teybi yüksek sesle çalıyor, kuşu bu şekilde ötürmeye çalışıyordu. Resul ne kadar uğraşırsa uğraşsın, kuş bir türlü ötmüyordu.    

Resul’ün karısı ikide bir kendisini yanına geliyor: “Kuşun ötmüyor mu canım? Şunu ötür de biz de bu çileden kurtulalım! Bu gidişle kuş değil, biz ötmeye başlayacağız!” diyerek, kocasına, dokundurmalarda bulunuyordu. Resul bu dokundurmaları duymazlıktan geliyordu.

Bant işinde başarısızlığa uğrayan Resul, yine pes etmedi. Bu sefer, dil altına konulan, üfleyince, bülbül gibi ses çıkarmayı sağlayan, bir alet aldı. İşten artan zamanlarında bülbül gibi ötüyor, kan- ter içinde kalıyordu. Bir yanda da kollarını açıp kuşlar gibi uçma hareketleri yapıyordu.

Karısı, Resul’ü bu durumda görünce katıla katıla gülmekten kendini alamı-yordu. Karısının kendisine güldüğünü görüyor, fakat bir şey yapamıyordu. “Kuş-un yine mi ötmedi hayatım? Boşuna çabalıyorsun. İnan bana, ötmeyecek senin bu kuş. Sen bu şekilde ötmeye devam edersen, bir gün çatlarsan, hiç şaşırmaya-cağım. Gel, vazgeç bu sevdadan, bir tanem. Benden çok kuşunla vakit geçiriyorsun. Bilmiyorum, benimle mi evlisin, yoksa kuşla mı?” diyerek, kendisini uzun süredir ihmal ettiğini ima etti.

O gece Resul, karısının gönlünü hoş etti. Böylece, aralarında ki buzları çözdüler.

İl Müdürüyle tanışma toplantısı gelip çatmıştı. Resul’ün karısı kuaföre gitmiş, saçını yaptırıp gelmişti.

Resul hala kanaryasını ötürmekle meşguldü.

Kadın, bu durumu görünce kıyametleri kopardı. “Resul, sen daha hazırlan-madın mı? Aklını mı yitirdin? Toplantı neredeyse başlayacak, sen hâlâ kuşunla uğraşıyorsun! Bıktım artık senin bu kuş hastalığından! Beni deli ediyorsun! Senden de kuşlarından de bıktım, usandım!” diyerek, kıyameti kopardı. Kuşu ötmediği için sinirleri bozuk olan Resul da patladı.

Karı-koca birbirleriyle tartışmaya başladılar. Evde kıyamet kopuyordu. Öylesine yüksek sesle birbirlerine bağırıyorlardı ki bütün komşular kulak kesilmişti. Resul’ün evi kuş seslerinden sonra, karı-koca kavgasıyla yankılanıyordu.

Sonra kendilerini toparladılar.

Resul hatalı davrandığını anlamış, karısından özür dilemeye çalıyordu. Kadın hiç bir şeyi kabul etmek istemiyor, kocasına kızmaya devam ediyordu.

Resul: “Bırak şimdi darılmayı! Bu toplantıya gitmemiz gerekiyor! Yoksa beni yanlış anlarlar! Böyle bir şey ilerde ki terfimi de etkiler! Ne olursun kalk gidelim hayatım!” diyordu karısına yalvararak.

 Kadın bir türlü ikna olmuyordu.

Resul karısının yüzünü-gözünü öpüyor, onun gönlünü almaya çalışıyordu.

 Kadın sonunda gitmeyi kabul etti. Çünkü, bu toplantının, kocası için ne kadar önemli olduğunu, o da biliyordu. Nihayet kocasının geleceği, kendilerinin de geleceğiydi.

Hazırlanıp arabayla yola çıktılar.

Evdeki kavga, Boran’ın gözleri önünde gelişmişti. Çocuk bu durumdan etkilenmiş, gizli gizli ağlamıştı. Toplantının olacağı salona vardıklarında, üçünün de yüzünden düşen bin parçaydı. Salonda bulunanlar bunu hemen hissetmişlerdi.

İl Müdürü tombul, neşeli, şakacı birisine beziyordu. Rahmetli tiyatrocu Vahi Öz’ün ikizi gibiydi. O da Resul ve karısının yüz ifadelerinden, evde nahoş bir şeylerin olduğunu anlamıştı. Kendisi de bu tür durumlara alışıktı. Çünkü, “sirke yüzlü” bir hanım, onun da başında vardı.

İl Müdürü “hoş geldiniz” diyerek onları karşıladı. Zaten topu topu eş ve çocuklarla kırk-elli kişi civarındaydı. İl Müdürü deneylerinden insan sarrafı olmuştu.

Birisinin yüzüne bakınca, ruhunu okuyacak kadar umur görmüştü. Emeklisine iki senesi kalmıştı. Torun-torba sahibi olmuştu.

Emekli olursa, köyündeki bağ evine gitmek istiyordu. Hanımı bu işe yanaşmıyordu. Bu yüzden aralarından “kara kedi” girmişti. Kentin gürültüsü-patırtısından usanmıştı. Hiç olmazsa yaşlılığında kafa dinlemeliydi. Oysa, bu masum isteğini, karısı büyük bir sorun haline getiriyordu.

Resul ve hanımı orda bulunan herkesle merhabalaştı. Zaten çoğu arka-daşlarıydı.

Hiç birisi Resul’ün hastalık derecesinde kuş sevdiğini bilmiyordu. Resul ve eşi kendilerine ayrılan masaya oturdular. Müdür, konukları kapıda karşılamayı yeterli görmemiş olacak ki tek tek masaları dolaşıyor, bir daha hal-hatır soruyordu.

Müdür yardımcısı, konuklara, İl Müdürü’nü tanıtıyordu. Resul ve eşinin bulunduğu masaya vardıklarında, karı-koca arasında esen soğuk rüzgârı hemen hissettiler.

Müdür sevecenlikle, “Sorunlarınızı dışarıda bırakın çocuklar. Yaşanan anın tadını çıkarın. Sonra benim yaşıma geldiğinizde, her şeye geç kalırsınız. Bırakın surat asmayı” dedi babacan bir tavırla. “Gençliğinizin tadını çıkarın. Gün gelir bu zamanları çok ararsınız!” diyerek, kurnazca göz kırptı.

Müdür çocukları çok seviyordu. Boran’ın saçını okşadı, yüzünden öptü.

“Ne kadar sevimli şeysin sen” dedi, gözlerini sevimlice kırpıştırarak.

“Söyle bakalım oğlum, annenle, babanın neden suratları böyle asık. Neden somurtup duruyorlar, sen biliyor musun?” dedi, bütün babacanlığıyla.

Resul’ün altına su gitti. Çocuğun ne diyeceğini hissetmişse de yapabileceği bir şey yoktu.

Müdür, genç çifti barıştırmak istiyordu. Ortaya çıkabilecek durumu tah-min dahi edemezdi.

Müdürün böyle üstelemesi üzerine, Boran: “Kuş yüzünden müdür amca” dedi.

Müdür bu yanıt karşısında şaşırdı. “Ne olmuş kuşa?” dedi üsteleyerek. Resul, Boran’a kaş-göz etiyse de çocuk hiçbir şey anlamadı.

“Babamın kuşu yüzünden” diye, yanıtladı müdürü.

Müdür kurnazca bıyık altından gülümsemesini saklamaya çalışarak, “ne olmuş senin babanın kuşuna?” dedi.

“Babamın kuşu ötmüyor da ondan müdür amca” deyince, önce müdür, sonra yardımcısı kahkahalarla gülmeye başladılar.

Kahkaha tufanı kısa sürede salonun dört bir yanında yükselmeye başladı.

Salon kahkahadan yıkılıyordu. Herkes Resul’ün masasına bakıp katıla katıla gülüyordu.

Resul ve eşi kıpkırmızı olmuşlardı.

Çocuğu aldıkları gibi, kendilerini salondan dışarı attılar. İçeriden hâlâ kahkaha sesleri geliyordu.

Arabaya nasıl bindiklerini, eve nasıl geldiklerini bilemediler.

Evde ikinci kıyameti, bu sefer karısı kopardı.

Resul, düştüğü durumdan dolayı çocuklar gibi ağlıyordu. Karısının bağırmasını duymuyordu bile. O, ertesi gün, işyerine nasıl gideceğini düşünü-yordu.

Bu haber, kısa sürede karayollarının en küçük birimine kadar ulaşmıştı. Karayolları Resul’ün “ötmeyen kuşuyla” çalkalanıyordu. Memlekette tartışılacak o kadar sorun varken, herkes “Resul’ün kuşuyla” uğraşıyordu.

Resul ertesi gün, işyerine gitmedi.

İlk işi, son kalan kuşu satmak oldu.

Hiç kimse gerçeği öğrenmek istememişti.

Onlar “Resul’ün küçük kuşunun ötmediğini sanıyorlardı. Çünkü böyle bir şey, onların küçük dünyasında tebessüme neden oluyordu.  

Az gelişmiş ülkelerin, az gelişmiş kafalarına uygun bir durumdu. Bu da onlara yetiyordu.

Keşke bir de gerçeği öğrenme, tartışma hastalığımız olsaydı. Böyle hastalıklara kimse tutulmak istemezdi.

Böyle hastalıklar tehlikeli ve sakıncalıydı. İnsanın başına bela açabilirlerdi. Onun için herkes, bu hastalıklardan uzak durmaya çalışırdı. “Ne olur, ne olmaz?” diye.

Mehmet Ercan
Gerçekedebiyat.com

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?
ÇOK OKUNANLAR
ANKET TÜMÜ
GÜNÜN KARİKATÜRÜ TÜMÜ
Karikatürler