Dışarıda kıyamet kopuyordu. Ardıç ağaçlarının korku ve ürküntü yüklü ıslık sesleri, inin alacakaranlığında dolanıp duruyordu… Kuru taş duvardan ve çulla örtülü eğreti kapıdan giren bu sesler, keçi ve koyunların meleme seslerine karışınca da dayanılmaz bir hal almıştı. Böyle bir olayı ilk kez yaşıyordum ve nineme belli etmesem de doğrusu çok korkuyordum.

Etrafta açlık, yokluk, yalnızlık ve endişeyle örülmüş gecenin dayanılmaz ağırlığı vardı. Altı gündür içerde sıkışıp kalmıştık. Bu nasıl bir haldi? Günahımız neydi? Ne yapmıştık da başımıza bu afet gelmişti? Böyle giderse ya açlıktan ölecektik, ya da korkudan; ya da bit pire yiyip bitirecekti hepimizi.

Azrail kol geziyordu ortalıkta; şimdiden beş koyun, iki keçi ve dört kuzuyu alıp götürmüştü. Ölüm bize çok yakındı; bu ihtimal daha önce hiç aklıma gelmemişti. Daha çok gençtim ve ölüme hiç de hazır değildim… Ninem, kalın hırkasını sırtına almış vakitli vakitsiz namaz kılıyor, durmadan dua ediyordu. Gözünü kırpmadığı gibi sekideki yorganın içine de girmemişti gece boyunca. Köpeğimiz karabaş da eşiğe yakın yerde kıvrılmış yatıyordu, meleşen davara arada bir havlamaktan yorgun düşmüştü garibim. Ben ise yorganın altında uyuyamamanın ve çaresizliğin sıkıntısıyla kan ter içinde dönüp duruyordum...

Babamın yokluğunu hiç bu kadar derinden hissetmemiştim daha önce. Onu çok özlüyordum. Ama şimdiki durum özlemin ötesinde telafisi olmayan bir ihtiyaçtan kaynaklanıyordu; çünkü korku karabasana dönmüştü…“Babam şimdi burada olsaydı mutlaka bir çözüm bulurdu, şu çaresiz kalışımıza. Bulamasa bile, en azından korkmazdık böyle..! Varlığı yeterdi… “Olmaz olaydı şu seferberlik, hepten bitirdi bizi!” dedim içinden. Önce Çanakkale dediler gitti üç yıl sonra geldi, savaş bitti diyerek. Bir yıl oldu olmadı tekrar gitti; bu sefer düşman İzmir’deydi. Bu savaş da her nedense hep bizi buluyordu… “Böyle giderse bir iki yıl geçmez beni de alırlar herhalde” diye düşündüm. Henüz on beşindeydim; ama savaştı bu, hiç belli olmazdı…

Ne zaman babamı hatırlasam, içimde bir serinlik, ferahlık ve rahatlama duyardım. Bu kez öyle olmadı; içime dolan karanlık, inin dibinden daha koyuydu sanki. Savaşa benim de gitmem ihtimali değiştirmişti işi; lafı bile ürkütüyordu adamı. Yorganın altında bir daha titredim. Korktuğum için utandım, utandığım için saklandım…

Başımı yorganın altından tekrar çıkardığımda, ninemin duasına ara vererek körelmekte olan ocağa bir iki odun daha atmakta olduğunu gördüm. Paçavralara sarılmış, iki kuzuyla bir oğlağı kast ederek, kendi kendine, “Bari üşümesin şu yavrucaklar!..” diyordu. Sonra da “Allah’tan yeterli odumuz var da…! Bir de yemi olsaydı şu gariplerin!.. Nereden bilebilirdik kışın geri geleceğini! Köyde olsaydı da biraz daha ot getirseydik yanımızda! Allah’ım, ne günah işledik de bu cezayı reva gördün bize? Hadi biz günahkarız diyelim, şu hayvancıklardan ne istedin?” diye sitemle karışık, yakınma dozunda kaygılanmalarına devam etti. Yorganın kenarından onu izlemeye başladım. Duramadı kendi kendine yine konuşmaya başladı. Elindeki eğsiyle de ocağı eşeliyordu. “Bu bahar yaylası işini de kim icat ettiyse gözleri kör olsun, boyunları devrilsin inşallah… Neydi derdimiz, niye üç gün daha bekleyemedik sanki? Hayvanların otu bittiyse, bulamadık mı ondan bundan? O kadar mı çaresizdik! Biliyorum sağımızda solumuzda başka obalar da var; lakin onların da bizden kalır hali yok! Şu bizim oğlan da tam askere gidecek zamanı buldu!… Hoş, zamanı mı olur bunun? Düşman gelmiş kapıya dayanmış!.. Benimki de laf işte; ne dediğimi bilir muyum? Bu kış da tıpkı düşman gibi; vakitli vakitsiz ne zaman geleceği belli değil… Tam bitti derken önce kar sonra da fırtına, tipi… derken kıyamet… perişan etti bizi....” Kendi kendine konuşana deli derlerdi bizim buralarda. Bu yüzden ninemin hali korkutmaya başladı; “ya gerçekten delirdiyse dedim” içimden, yorganın kenarından ona bakarak.

Altı günden beri vadiyi abluka altına alan tipi yayladakilere göz açtırmamıştı. Yeterli malzemeyi önünde bulan fırtına, karla doldurmuştu kuytuları. En fazla nasiplenen yerler de yayla evi olarak kullanılan, önü taş duvarlarla örülü inlerdi. Derme çatma ahşap kapıların önü en az iki metre kalınlığında karla kaplanmıştı. Bu yüzden burunlarımızı dahi çıkaramıyorduk kapıdan. Arada bir kapıyı zorlayarak aldığımız karları eriterek elde ettik içme sularını. Hem kendimiz içtik hem de davarlarımızı suladık. Banyo yapmak ise sırtımızda apalaşan bitlere rağmen aklımızın köşesinden bile geçmiyordu. Nasıl olsa vaktimiz boldu; yakaladığımızı ocağa atıyor, zevkle çıtırtısını izliyorduk.

Her ihtimale karşı köyden getirdiğimiz birkaç burma ot ve iki harar saman da suyunu çekmişti iki günde. Oysa idareli kullanmıştık. Doksan altı hayvana ne olacaktı ki… Bu yüzden üç gündür, Karabaşa yaptığımız gibi yalla beslemeye çalıştık davarları. İlk gün her şey yolunda gitmiş, başlarda yabancı oldukları bu yiyeceğe yanaşmayan hayvanlar da yemişti... Ama ne olduysa ikinci günün akşamında oldu; yalı yiyen davarın hepsi ishale tutuldu. İş orada kalsaydı bir ölçüde iyiydi, ama kalmadı ve bütün davarın götü başı boka battı. Bu da yetmedi, yayla evinde ayak basacak yer kalmadı… Bu manzara karşısında dayanamadı ninem; hüngür hüngür ağlamaya başladı… Bir yandan da sızlanıyordu: “Yokluğun, yoksulluğun gözü kör olsun! Bizi bu hallere düşüren, bize şu rezilliği reva gören kader utansın. Ne demeyeceğim: El alem bu saatte sıcak yataklarında horul horul uyurken şu bizim halimiz hal mi şimdi? Hey  koca Rabbim, bizi de gör ve gözet ne olur!.. Kıldığımız namazların, tuttuğumuz oruçların, verdiğimiz zekatların hayrına, ihsanını bizden esirgeme!... Her şeye yeten gücünün azıcığını da bize göster; bize acımıyorsan şu zavallı hayvancıklara, üç günlük yavrulara acı!...”

Ninemin bu hali yüreğimi dağladı; ağlamamak için kendimi zor tuttum. İlk kez isyan etmek geldi içimden; ama yapamadım. Babama söz vermiştim: buradaki her şeye göz kulak olacaktım ve içlerinde isyan etmek diye bir şey yoktu. Gözlerimden dökülen yaşlara rağmen kendimi tuttum. Üstümdeki yorganı bir yana atarak kalktım, boynuna sarılarak ninemi yatıştırmaya çalıştım: “Ne olur ağlama nine! Sen her zaman, ‘Allahtan umut kesilmez, her şeyin bir çaresi vardır mutlaka’ demez misin? Hele bir sabah olsun! Bir de bakarsın fırtına dinmiş , güneş doğmuş olur!..” dedim, sanki biliyormuş gibi.

Gözyaşlarını eteğiyle silmeye çalışan ninem, yüzüme baktı sevecenlikle, “Şuna da bakın! Büyümüş koca adam olmuş da akıl verir ninesine! İyi ki yanımda sen varsın be Hasan’ım! Ya sen de olmasaydın, ben ne yapardım tek başına buralarda!.. Allah’ıma çok şükür!.. Daha çok gençsin, ama Maşallah aklın her şeye eriyor. Kuş uçmaz kervan geçmez bu kayalıklarda erkek olmak başka be Hasan’ım! Bak bu kadar davarı tek başına güdüyorsun! Hem de otu en bol yerlerde… Değme çoban bunu yapamaz oğlum! Sen bu yaylada bir tanesin!” dedi de içindeki yangın soğuyuverdi… Sonra da kalktı, bakracın dibinde kalan birkaç kaşık sütle meleye meleye bir hoş olan kuzucuklarını, üç gündür yaptığı gibi parmaklarını süte bandıra bandıra beslemeye başladı. İlk sırada yeni doğanlar vardı. Garipler açlıktan yavrularını besleyecek sütü dahi olmayan annelerini doğru dürüst emememişlerdi henüz. Aç yavrular bir kaç damla süt için adeta parmaklarını yiyordu ninemin.

Çişim gelmişti; daha fazla dayanamadım. Birkaç gündür yaptığım gibi inin dibine doğru gitmek istemedim bu kez. “Ayağım kayar da düşersem…” diye düşündüm. Yatarken yün çorabımı ve pantolonumu çıkarma adetim yoktu. Çarığımı giydiğim gibi kapıya yöneldim. Karabaş durur mu, o da takıldı peşime kuyruğunu sallaya sallaya. Eritmek için aldığımız karın yeri hem boştu, hem de kuytuydu. Karabaş bir tarafa ben bir tarafa, kendi köşelerimize döndük. O bir ayağına kaldırarak yana işedi, Ben ise kamışım elimde öne doğru işedim gezdire gezdire ve de kar duvarının erimesini seyrede seyrede… Sonra da dışarıyı dinledim bir süre. Karabaş üst üste iki kez havladı. Başta, içerdeki davarın acı acı melemelerinden bir şey duyamadım. Oysa bir süre önce içeriyi bastırıyordu dışarının uğultusu ve ıslık sesleri…

Ardımdaki çullu kapıyı kapatarak tekrar kulak verdim dışarıya. Islık seslerinin azaldığını fark ettim; ama tamamen de kesilmemişti. İçimi belli belirsiz bir iyimserlik doldurdu. “Fırtına duracak gibi, nineme haber vermeliyim” dedim içimden. Durduğum yerden, Nine Nine, fırtına duracak gibi!” diye bağırdım. Ninem duymamıştı; içerdeki delice koro izin vermemişti...  Geri döndüm ve içeri girdim heyecanla. Ninem hala kuzuları emziriyordu parmaklarıyla. “Nine, fırtına diniyor dedim sana!” Ninem kulak verdi dışarıya bir süre. “Sahiden ıslık sesleri gelmiyor artık! Dışarısı sustu gibi, ama ya şu garipleri ne yapacağız? Bir de onları susturabilsek! Dışarı çıkarabilsek, belki yiyecek bir şeyler bulurlar. İki gündür karınlarına bir şey girdiği yok zavallıların; lakin ha bire çıkarıyorlar!…”

Büyük tencerenin kapağını kaptığım gibi kapıya koştum tekrar. “Dayanamıyorum artık nine! Bunlar sadece melemiyorlar, ağlayarak bana yalvarıyorlar, ‘Sen nasıl çobansın, bizi açlıktan öldürecek misin?’ diyerek. Ne olursa olsun bugün dışarı çıkaracağım bunları. Hiç olmazsa biraz hareket edip hava alsınlar… Belki de fırtınanın süpürdüğü sırt ve yamaçlarda ağızlarına alacakları bir şeyler de bulabilirler. Aklımda bir yer var; orada gram kar kalmamıştır şimdi. Bakarsın güneş de çıkar…” dedim ve tünel açmaya başladım kar yığınının içinden… Ninemin, gözyaşları içinde beni izlediğinden emindim. Ayrıca ne yapmak istediğimi anladığı da ses çıkarmadığından belliydi. Yoksa, “Acelen ne oğlum! Otur da rahat rahat iç çorbanı!” demeden edemezdi.

Yarım saat sonra tünelin ucu görünmüştü. Benden önce Karabaş fırladı delikten. Çıkar çıkmaz da sevinç mesajlarını verdi havlayarak. Çıkıp ben de bir etrafı kolaçan ettim. Güneş ışıkları karşı dağların yamaçlarını yalıyordu. Dağların gülümseyen yüzü içimdeki bütün karartıyı yok ediverdi birden. Yeniden doğmuş gibi hissettim kendimi; “Dünya varmış!” dedim içimden. Ama hızı azalan tipi yerdeki karları savurmaya devam ediyordu. Yaklaşık dört metre uzunluğundaki tünelin içindeki karları bir güzel temizledim. Mağaradan çıkmanın vakti gelmişti. Bir işaretimle davarın dışarı fırlayacağını biliyordum, sevinçle daldım içeri.

Ninem buranın erkeklerini çok iyi tanıyordu! Ondan kaç kez duymuştum: “Akıllarına koyduklarını mutlaka yaparlar” dediğini. Hiç kuşkusuz ben de yapacaktım… Göz göze geldik içeri girince… Gözleri yine yaşlıydı ama bu kez gülümsüyordu. Ocaktaki harlayan ateşin şavkı vurmuştu yüzüne ve tıpkı güneşin karşı yamaçları aydınlattığı gibi aydınlanmıştı. “Sana en sevdiğin çorbayı yapacaktım, ama sütümüz kalmamış Hasan’ım! Ben de tarhana çorbası yapayım dedim” dedi sevecenle. Ocaktaki tencereyi görmüştüm; kaynamaya başlamıştı bile. Ama çorba içecek halim yoktu; aklım fikrim feryatlarıyla dağı taşı delen davarımdaydı. “İçmesem de olur nine; hele şunları bir kurtaralım da sonra bakarız. Hem bir çobanın görevi önce hayvanlarını doyurmaktır. Onların aç kalması ise bir çoban için en büyük cezadır, işkencedir. Ayrıca utanç verici bir durumdur… Ben altı gündür bu işkenceyi çekiyor ve bu utancı yaşıyorum nine! Daha fazla bekleyemem!…” dedim ve kalın abamı giymeye başladım. “Sıcacık çorbanı içmeden şuradan şuraya gitmene izin vermem Hasan’ım. Hem daha bekle de, ortalık biraz daha ısınsın!… Karınlarını doyuracağız derken soğuktan öldürmeyelim zavallıları. Otur şöyle hele!.. Çorba da pişmek üzere zaten… Biz böyle gördük yavrum: yola çıkacaklar doyurulur, yanına da azık katılır. Yoksa…”

Ninemi kıramazdım. İstemeyerek oturduğum sofradaki çorba tasına iştahla saldırdım. Aynı anda Karabaş da kendi çorbasını içiyordu şapır şupur. Aceleyle içtiğim sıcak çorbanın ağzımı yakmasına aldırmadım bile… Kalktığım zaman kendimi daha güçlü hissetmeye başlamıştım. “Sağ olasın ninem! İyi ki yapmışsın şu çorbayı; açlığımı hatırlattı bana da ilaç oldu derdime. Yoksa şu garipler açlıktan meleşirken bir şeyler yemek aklımın ucundan bile geçmemişti. ‘Davarı açken tok dolaşan çobana yedikleri haramdır’ derler… Allah beni affetsin!”

“Hasan’ım sen ne diyorsun? Bu kışta kıyamette ben seni hiç aç gönderir miyim?.. Bak azık çantan da hazır; unutma as boynuna! Başkalarının her dediğine de bakma sen! Çobanı aç olan sürünün kendisi de aç kalır unutma!.. Ayrıca, Allah seni affeder hiç merak etme; çünkü sen onları otlatmaya götürüyorsun, kasaba değil! Hadi artık, sürünü al da git bakalım! Bütün dualarım sizinle! Allah işinizi rast getirsin! Geç kalmayın, öğlene de gelin! Otlayabilirlerse memelerine süt iner, sağmak lazım, duydun mu Hasan’ım? ”

Ninemin son dedikleri kulağımda çınlayarak kalktım sofradan. Yün başlığımı ve eldivenlerimi giydim. Kapıya her gidişimde meleyerek yüzüme bakan koyunlarım bir kere daha acı içinde yalvarıyorlardı sanki. Onların bu hali içimi burktu… Keçilerim gerilerde sekilerdeydi, alaca karanlıkta zor fark ediliyordu. Onlara da şöyle bir göz attım; hazır olun der gibi… Karabaş çoktan dışarı çıkmış sağa sola havlıyordu. Beklemenin bir anlamı yoktu; kapıyı açtım, çulu topladım ve her zamanki gibi tanışık oldukları ıslığı çalarak çıktım tünelden. Önce sürü başı ardından diğer koyunlar ve aralarında keçiler itişe kakışa çıktılar peşimden. İçgüdüsel olarak güneşe ve yeme koşuyorlardı bana güvenerek. Ama ortalıkta bembeyaz kardan başka bir şey yoktu ve rüzgarın etkisiyle tül gibi etrafımızı sarıyordu yer yer.

Burada belanın adı beyazdı; balık düşmanı ağlar gibi dolanıyordu etrafımızda. Yanıma gelen Karabaş sevincinden kuyruk sallıyor, bel kıvırıyordu durmadan. Meleşmeler arasında şaşkın şakın etrafa bakan sürümün dikkatini toplamak için bir ıslık daha çaldım ve yürüdüm sol taraftaki yamaca doğru. Amacım ardıç ormanının içinden yukardaki düzlüklere, rüzgara açık alana çıkmaktı. Bir umudum orasıydı; “Güçlü rüzgar karı temizlemişse eğer otlar ortaya çıkmıştır” diye düşünüyordum.

Bugün ya karnımızı doyuracaktık ya da ölüp gidecektik hep birlikte bu dağda. Geri dönüşümüz yoktu o karanlık deliğe. Ben bir çobandım; görevim sürümün karnını doyurmaktı. Bunu yapamazsam ölürüm daha iyiydi… Bunu sırtlara doğru tırmanırken bir güzel anlamıştım; çünkü son enerjimizi kullanıyorduk ve bütün umutlarımızı yola harcıyorduk. Eğer başaramazsak aç koyunlarımı, keçilerimi bu yola sokamazdım bir daha; zorlasam da dinlemezlerdi beni. Çünkü bana olan inançları tükenmiş olurdu çoktan. İşte asıl o zaman ölürdüm ben…

Yolumuz çetindi; ortalıkta ne yol vardı ne de yolak… Her zaman gidip geldiğimiz keçi yolundan da eser yoktu. Ayrıca Katır Kıran geçidi tam bir belaydı her zamanki gibi; nefesimiz kesildi orayı geçerken. Bunlar yolculuğumuzun zor yanlarıydı. Kar yığıntılarının, kayma ve yamaçtan aşağılara kadar yuvarlanma riski taşımasına rağmen sert olması, bazı yerlerde ise ince ve hatta olmaması iyi tarafıydı… Yol aldıkça tipinin gücünü kaybetmesi ise mucizeydi… Az da olsa karsız alandaki otlarla davarın buluşma görüntüsü gözlerimi yaşartmaya yetti. Ortada bir kavga yoktu; sadece yumulan başların arasına bir umut ve telaşla sokulma vardı; “Biraz da bana bırakın” der gibi. Kimse kimseyi itmiyor, yok saymıyordu. Ne varsa o bölüşülüyordu.  Güçlü olanlar ilk ağızda yiyordu otu; ama diğerlerine de bırakıyordu. Ortada bir arsızlık ve hırsızlık yoktu. Yaşam mücadelesi neyi gerektiriyorsa o vardı gördüklerimin içinde... Karabaş bu zorlu yolculuktaki en becerikli yardımcımdı; sağa sola sapan keçileri topladı durdu…

Ardıç Düzüne vardığımızda gözlerime inanamadım! Manzara tam da tahmin ettiğim gibiydi: Hava nispeten ısınmış, yüzeydeki kar kalıntıları erimiş, tipi çoktan uçup gitmişti. Yerinde ise yemyeşil taze otlar, aralarında sarı sarı çiğdem çiçekleri, sümbül ve laleler görünüyordu. Birden bütün yorgunluğum kayboldu. Bu tam bir bayram şenliğiydi; koyunlarım, keçilerim ve benim için…

Epeyce ileride bir sürü daha vardı; çobanının kim olduğunu seçemedim uzaktan. Hiç de umurumda değildi… Gözlerim davarımdaydı; her birini tek tek izliyordum. Kendilerini kaybetmişçesine saldırıyorlardı önlerindeki yeşilliğe. Haksız da değillerdi hani; karanlık bir inde, açlık içinde geçen altı günün acısını çıkarıyorlardı sanki. Son gülerde hiç bu kadar mutlu olmadığımı düşünerek saatlerce seyrettim onları. Onların da benimle aynı fikirde olduklarından emindim.

Büyükçe bir taşın güneş gören kuytu bir köşesinde uyumuş kalmışım. Telaşla uyandığımda sürünün karşımda, neredeyse aynı yârde otladığını, Karabaşın da az ötemde onlara göz kulak olduğunu görünce rahatladım. Ne kadar uyuduğumu bilmiyordum. Karnımdan gelen seslere, güneşin batıya doğru devrildiğine göre en az üç saat uyuduğumu tahmin ettim. Benim için yeterliydi; ne de olsa geceden kalan alacağımın bir kısmını tahsil etmiştim. Havanın serinliğinden su içme isteği duymuyordum, ama bir şeyler yemeliydim.

Karnımı doyurduktan sonra tekrar uyumamak için biraz dolaşmak için kalktım. Sürünün etrafında gezinirken ninemin sevdiği tomurcuk halindeki çiçeklerden azık çantama topladım biraz. Sonra da ilerdeki çobanı görmek istedim merakımdan. Ne de olsa köylümdü ve bu dağ başında ikimiz de yalnızdık. Günlerdir ninemden başka kimseyle de konuşmamıştım; “Acısını çıkarırız” dedim içimden. Sürüyü Karabaş’a emanet edip yürüdüm ona doğru…

Durmuş Emmiydi diğer sürünün çobanı. Babamdan duyduğuma göre, Balkan Harbinde şehit düşen dedemin askerlik arkadaşıydı. “Ooo, sen miydin yeğenim, hoş geldin!” dedi beni fark eder etmez. “Sen de bilir miydin buraları Hasan’ım? Yaylalara biraz ırak düştüğünden  herkes bilmez de!..” dedi her zamanki babacanlığıyla sırtıma vurarak. “Babamla gelirdik bazen emmi!” diye yanıtladım onu. “Babanın çobanlıktaki mahirliğini bilmeyen mi var yeğenim. Ondan epeyce büyük olmama rağmen, rahmetli dedenden sonra az arkadaşlık etmedik onunla buralarda… Hey gidi günler hey!.. Gel şöyle otur da anlat bakalım, vakitsiz gelen karda kışta ne yaptınız?”

Dilim döndüğünce anlattım başımızdan geçenleri uzatmadan. Korktuğumu söylemedim tabi. “Yeğenim, Allah seni inandırsın, altmışına merdiven dayadım, ama bu güne kadar Nisan ortasında böyle bir kış görmedim. Zemheriden beter geldi bana. Kendim değil ama, şu hayvancıklar için korkmadım desem yalan olur. Allahtan gelir gelmez biraz geven sökmüştüm de onunla idare ettik… Üttükten sonra küçük küçük kıydım öyle verdim sütlü geven köklerini; bir yediler bir yediler. Az kalsın onlara imrenip ben de yiyecektim! Günlerdir dilim şişti biriyle konuşamamaktan, seni görünce de çenem düştü yeğenim kusura bakma. Sormayı unuttum: Eben karı nasıl, yaylaya onunla geldin herhalde?” deyince aklıma gelmişti sabahleyin dedikleri. Aceleyle kalkarken, “İyi emmi iyi; sizden iyi olmasın, turp gibi maşallah! Bana erken gelmemi tembihlemişti, unuttum… Gitmeliyim, sağlıcakla kal emmi!” dedim ve koştum davardan tarafa, arkamdan, Durmuş emminin, “dur yeğenim, acelen ne? Akşama daha çok var” demesine aldırmadan.

Gün batımına daha vardı ama, batmadan obada olmalıydım. Yoksa huyunu bilirdim ninemin; yollara düşerdi merakından. Davar iyice doyurmuştu karınlarını; çoğu geviş getiriyordu uzandığı yerde. Yavrulu olanların ise memeleri şişmişti sütten;  taştı taşacak gibi duruyorlardı ortalık yerde. Bir kez daha ninemin dedikleri aklıma geldi. “Sütü dökmeden götüremezsem ninemim dilinden kurtulamayacağımı düşündüm. Güldüm kendi kendime. Ve son bir hafta içinde ilk kez güldüğümü fark ettim. Güçlü bir ıslıkla uyandırdım davarı. Karabaş yaltaklanarak yaklaştı yanıma, “Davar eksiksiz olarak emir ve görüşlerine hazırdır!” der gibi havladı iki kez. Bir çoban için mutluluk buydu işte; dönüş yolunda güler yüzlü çoban ve süt yüklü memeler… Zengin bir tüccarın kervanı gibi görülmeye değerdi…

Obaya vardığımda güneş batmak üzereydi. Ninem ortalıkta görünmüyordu. Davarı içeri alır almaz, bir kıyamet kopmuştu doğal olarak; bu analar kuzular bayramıydı her akşam yaşanan. Bilen bilir: Davarın otla buluşması ile kuzu ve oğlakların analarıyla buluşması, dünyanın en anlamlı ve en güzel şenliğidir...

Onları güzellikler içinde bırakarak ninemi aramaya çıktık Karabaşla. İçimde geç kalmanın pişmanlığı vardı. Geldiğimiz tarafta rastlamadığımıza göre diğer tarafta aramalıyım diye düşündüm. Altımız seki üstümüz seki olduğundan gidebileceği başka bir yön yoktu. Bir koyak ötede Süleyman emminin obası vardı. Aklıma ilk önce onlar geldi; “mutlaka görmüşlerdir” diye düşünmüştüm. Giderken sağıma soluma da bakıyordum. Karda davarın ayak izleri arasında çarık izleri de gözüküyordu; ama kime ait oldukları konusunda hiçbir fikrim yoktu. Şerife halayı obanın önünde buldum; telaşlı bir hali vardı. “Emmini gördün mü yavrum, Hasan’ım” dedi daha ben ninemi sormadan. “Görmedim hala, ne oldu da?” dedim merakla. “Sabah erkenden davarı aldı gitti, daha gelmedi, oysa her zamanki gibi öğle üzeri gelecekti. Merak ettim!.. Öğleye kadar tipi sürdü buralarda. Başına bir şey gelmesinden korkuyorum” dedi. Aklıma kötü ihtimaller de gelmişti, ama belli etmeden, “Emmime bir şey olmaz hala; bu dağların kurdudur, ne yapacağını bilir, sen merak etme! Hem daha akşam olmadı, bakarsın az sonra gelir. Sen ninemi gördün mü ninemi?” Yüzüme baktı ne dediğimi anlamamış gibi. “Bu sabah bir tuhaftı; ne bir şey yedi, ne bir şey söyledi. Yanından hiç eksik etmediği tüfeğine bile dokunmadı… Sürüyü aldığı gibi çıktı gitti” dedi ben orda yokmuşum gibi kendi kendine. Sonra da aklına gelmiş gibi, “ sen ne dediydin yavrum, duyamadım da?” dedi yüzüme yarım yamalak bakarak. “Ninemi dedim hala, ninemi; gördün mü?” “Gördüm gördüm, az önce buradan geçti; o da seni arıyordu, karşılaşmadınız mı?” dedi heyecan içinde. “Ne tarafa gidiyordu” diye sorunca da şaşaladı. “Bilemiyorum oğlum; şu tarafa mı desem yoksa öbür tarafa mı desem… O sırada içerdeydim. Seni sordu telaşla, ben de görmediğimi söyledim, çıktı gitti. Bencileyin o benden de telaşlıydı..”

“Anladım hala, ben biraz daha gideceğim daha ilerde olmalı” dedim yürüdüm. Arkamdan, “emmine de bakıver yavrum. Meraktan çatladığımı söyle, hava kararmak üzere, çabuk gelsin.”

Epeyce yürümüştüm, görünürlerde kimse yoktu. Karabaş birden havlamaya başladı. Huyunu bilirdim: bir tehlike işaretiydi bu… Aynı anda dikkatimi bir şey çekti: Kar üzerindeki davarlara ait olduğunu tahmin ettiğim izler birden yok olmuştu. Geri döndüm, iyice baktım. Normalde sağa dönmesi gereken izler doğru gidiyordu. Birden içime korkuyla karışık bir şüphe düştü. Buraları iyi biliyordum: iki adım ötesi uçurumdu. Karabaş durmadan havlıyordu. Benim hareket ettiğimi görünce uçuruma doğru fırladı. Dikkatli adımlarla peşinden gittim. Balkon gibi duran kayanın ucuna yaklaştım ve endişeyle aşağıya baktım. Gördüğüm manzara korkunçtu; uçurumun dibi, aradaki katlar keçi ve koyun ölüleriyle doluydu. İçlerinde canlı yok gibiydi… 60, 70 metre yüksekliğindeki kayalıkta kan izleri seçiliyordu ve batmak üzere olan güneş daha bir kızartıyordu ortalığı. Sanki kayalık alev alev yanıyordu. Yıllarca keyifle seyrettiğim gün batımı ilk kez bu kadar korkunç göründü gözüme. Elimde olmayarak binlerce lanet okudum, hedef göstermeden.

Emin olmamakla birlikte ilk aklıma gelen Süleyman emmiydi. Ona ne olmuştu? Yoksa… “Hayır olamaz, o buraların usta çobanlarından biridir, böyle bir acemilik yapamaz!” dedim içimden. O değilse kimin sürüsüydü bu? İkimizden başka kimse gelmezdi buralara. “Mutlaka  tipiden yolunu şaşıran bir çobandır” diye düşündüm iyimserliğimi koruyarak. Anladım ki bunu öğrenmenin tek bir yolu vardı: aşağıya inmek. O yüzden ilerdeki, nadiren kullandığımız keçi yoluna doğru koşmaya başladık Karabaşla. Aslında buna keçi yolu bile denmezdi; çok sarp ve tehlikeliydi. Hele bu şartlarda… Tek avantajım gençliğim ve bu yolu çok sık kullanmamdı. Ayak basacağım ve basmayacağım yerler tek tek ezberimdeydi neredeyse.

Süleyman emmi, ninem, uçurumun dibinde kanlar içinde yatan davar sürüsü; gün batımı, kar tufanı, tipi; obada çığlık çığlığa geçen kabus dolu altı gün… kafamın içinde yarasalar gibi uçuşuyordu. Bir yandan da uçurumdan aşağı dökülen sürünün Süleyman emminin sürüsü olmasın diye dilim döndüğünce dua ediyordum. Bunun bir faydasının olmadığını bilmeme rağmen, kendimi yatıştırmaya çalışıyordum; en azından kafamdaki yarasaları bir düzene sokacağını zannediyordum.

Bu düşünceler içinde hiç tereddüt etmeden başladım sekiden inmeye. Karabaş benden önce başlamıştı inmeye; o benden daha çevikti… Aralarında 10 ile 20 metre yükseklik olan beş katlı bir apartmana benziyordu seki. Yer yer kaya, yer yer topraktı bastığım yerler. Katlar arasında dinlenme yerleri vardı; buralar bir yerde apartman katlarının balkonlarıydı. Birinci katı, ikinci katı inmiştim ki, karşımda Karabaş sızlanarak bir şey yalıyor; sanki ağlar gibi. Önünde, karın üzerinde bir karaltı; “bir kadın bu!” diye bağırdım birine duyuracakmışım gibi. Daha bir iki adım atmadan ninemin sırtından çıkarmadığı kalın yün hırkasını tanımamla nine nine diye bağırmam bir oldu. O anda içime bir ateş düştü yangına dönüşecek. Süleyman emmiyi düşünürken nineme rastlamıştım tesadüfen. Aklımdan böyle bir karşılaşma geçmemişti. Neredeyse onu unutmuştum bile… Birden ne yapacağımı şaşırdım… “Nine nine…!” diye seslendim… Yanıt vermedi. Bir yerde gördüğüm gibi ağzına yüzümü yaklaştırdım ve sıcak nefesini hissettim. Yaşıyordu. Ölesiye sevindim… Karabaş etrafımızda fır dönüyordu. Kaygılandığı her halinden belliydi. Ninemi yavaşça kucaklarken bir inilti geldi kulağıma. Duyduğum hayatın sesiydi… Buna da sevindim, ama daha dikkatli olmam gerektiğini de anlamıştım. Ninemin kuş kadar hafif olduğunu ilk kez fark ediyordum. Kat kat giysiler içinde heybetli görünen ninem aslında çocuk kadardı. Karın üzerinden alıp balkonun saçağı altındaki daha kuytu bir yere götürdüm fazla yıpratmadan. Yere yatırıp üzerine abamı örttüm; yorgan gibi oldu nineme… Karın üzerine düşmüş olsa da muhtemelen kol ve bacaklarında kırıklar vardır diye düşündüm. İki elimle aldığım karla yüzünü bir süre ovdum; uyanır gibi oldu. Fısıltı gibi bir sesle “Hasan’ım, yavrum!” diye sızlandığını duydum. Ona, “Yanındayım nine; ben torunun Hasan’ım Hasan!” diye kulağına eğilerek yanıt verince, gözlerini açar gibi oldu. Gece burada bırakamazdım, tek başına da götüremezdim… O anda aklıma gündüz karşılaştığımız Durmuş emmi geldi; bana ancak o yardım edebilirdi. Eğer bulabilirsem Süleyman amca da yardım edebilirdi, ama… Karabaşa orada kalmasını söyleyerek kalenin dibine kadar indim ve koşarak telef olan sürüyü buldum. Manzara, yakından daha bir dayanılmazdı. Gözlerim dolu dolu oldu ama ağlamanın sırası değildi, bir kez daha erteledim onu. Ortalıkta benden başka canlı olmadığının farkındaydım. Bunu bir kez daha görmenin derin acısını yaşıyorduk, yalnızlığımla baş başa. Cesetler sağa sola dağılmıştı, ama az ileride bir yığıntı vardı. Oraya yaklaşarak daha yakından görmek istedim. Sanki içimden bir ses orayı görmemi istemişti. Ürpererek girdim aralarına ve de bir yerlerine basıp incitmekten çekinerek… Süleyman emminin cansız bedenini o zaman fark ettim; gözleri açık bana bakıyordu. Böyle bir manzarayla karşılaşacağım hiç aklıma gelmezdi. Üç dört koyun cesedinin altındaydı. Bir ölüyle ilk göz göze gelmiyordum, ama yine de korktum. Üzerindeki yükleri temizlemekten başka yapabileceğim bir şey olmadığını biliyordum. Bunu yaptım… Sonra da emmime dokunamadan kaçarcasına uzaklaştım oradan... Biraz uzakta da olsa, geç olmadan Durmuş emmimi bulmalıydım…

Gece geç vakte kadar yaralı ninemle ve rahmete kavuşan Süleyman emmiyle uğraştık. Sağdan soldan, acı haberi duyan birkaç köylü gelmişti. Gelenler ya emmim gibi yaşlı erkek ve kadın, ya da benim gibi çocuk ve gençti. Onların yardımıyla obaya çıkardık ninemi, Durmuş emminin yaptığı salla. Onun söylediğine göre ninemin sol kolunda hem çıkık hem de iki yerden kırık vardı. Ayrıca sol bacağında da kırık vardı. Kaburgadan da şüpheleniyordu… İki gün yaşarsa iç kanama yok demekti; o zaman kefeni yırtardı. Tüm bunları sıhhiye olarak yaptığı askerlik sırasında öğrendiklerine dayanarak söylüyordu Durmuş emmi. En son balkan savaşlarında bulunmuştu; ne yaralar tamir etmiş ne kırıklar onarmıştı orada…

Ninemin kırıklarını komşu köylerin birinden gelen, kırık ve çıkık konusunda tecrübeli olduğu söylenen biri sardı. Sonra da tesadüfen bulunan yeni kesilmiş öküz derisi içinde üç ay yattı yaylada hiç kıpırdamadan. Durmuş emminin dediği gibi kefeni yırtmıştı, fakat henüz ayağa kalkıp yürüyecek durumda değildi. Sonradan anlaşıldığına göre kalçadan da sorunu vardı… Herkesin o deriden sağ çıkamaz, bir ay geçmeden ölür dedikleri ninem 15 yıl daha yaşadı topallayarak. Bunu çok hareketli ve yeğni olmasına ve de yayla yoğurduyla beslenmesine yorduk…

Ninemin başına gelenlerden kendimi sorumlu tutuyordum; “yarım saat erken gelebilseydim başına bu olay gelmeyecekti” diyerek. Anlattığına göre uçuruma giden davarın bizimkisi olduğunu ve benim de uçurumun dibinde olduğumu düşünmüş zavallı ninem. Onları öyle görünce can havliyle bastığı yere bakmadan atmış kendini keçi yoluna…

Beni asıl düşündüren ve aklımı kurcalayan Süleyman emmi oldu bu güne kadar: yaşadığı olay bir kaza mıydı yoksa intihar mı? Kimse de bir yorum yapmadı; Allah’ın takdiri deyip geçtiler. Bu da nerden çıktı demeyin! Babamdan duyduğum söylentiye göre, buralarda yıllar önce bir çoban, benzer bir afet yüzünden sürüsüyle birlikte intihar etmiş. Bu sekiye Kanlı Kayalar denmesi de o yüzdenmiş…

Celal Ulusoy
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)