Arıların sessizliği / Şerif Ağayar

news-details
Öykü

Kasabanın altındaki tuzlu kirli geniş kanalın kıyısına oturan adam, dizlerini karnına çekip uzaklara bakardı. Haftanın yedi günü her sabah gelir bir heykel gibi hareket etmez, ses çıkarmaz, yalnızca öyle dururdu.

Burada yaşayanlarla yıllardır tanışsam da göçmenlerin yaşamasına izin verilmesinden sonra bu kasaba neredeyse bana yabancı geliyordu. Bir türlü alışamıyordum.Kanalın ağzında gördüğüm gizemli bu karanlık ise beni iyice vehimlendiriyordu. 

Her gün saatlerce böyle oturan bu adamın duruşunda ağır bir hüzün vardı. Kimdi, merak ediyordum. Neden orada oturuyordu? Çılgın bir arzu beni ona çekti. Ama gitmedim. Gidemedim. Gitsem ne olacak ne değişecekti? O olmasa da hayat yinelenecek, her şey aynı biçimde tekrar edecekti. Mahallenin kanala yakın bloklarından bir evden başörtülü bir kadın bağırıp çağırarak adamın yanına gelecek, adam da onu görünce önüne düşüp eve dönecekti. Gördüğüm bu anlaşılmaz gizemli olaya zamanla alışsam da içimdeki merak dinmiyor, vehim soğuyup gitmiyordu?

Nazik ama gür ve heyecanlı ses kasabanın uyku sersemi göğüne yayıldı, uyandırdı. Heykel adam bu sesle canlandı, başı bedeninden yavaşça çıktı, boynu uzadı, sese dönüp yerinden kalktı. Yana çekildim. Kadın gelip tam yanımdan geçerken onu tanıdım: Şakura'ydı. Köyümüzden Medet adlı kişinin kızı. Çok değişmişti. Kocalmıştı. Yüzünü kara lekeler basmış, kaşı, gözü, ağzı eğilmiş, Şakura, siması kaybolmuş bir varlığa dönmüştü. O kadar değişmişti ki selam verip hal hatır sormaya bile çekindim. Yokuştan kadına doğru gelen karaltıyı da Medet Amca'ya benzettim. Sessizce oradan uzaklaştım.

Medet Amca'yı bir kaç yıl önce bu meydanda bir çayhanede görmüştüm. O zamanlar bu meydandaki evlerden eser yoktu. Şehre giden asfaltın yanında küçük bir kömürlük, tamirciler, bir çayhane, etrafta da beş on ev vardı. Çayhane kamıştan yapılmış, saman toprak karışımı sıvanmış bir yerdi. Dört tarafı koridorla çevrili bu yer bana peygamberin Medine'deki mescidi Kabe'yi hatırlatırdı. Çaycı merhametli kalender bir adamdı. Çay içmeyenlerin de gelip gölgede oturmalarına ses çıkarmazdı. Çayhanesi erkekler kadınlar çocuklar fark etmezdi herkese açıktı.

Çayhaneye arada ben de giderdim. Köylülerimle, eski tanışlarla sohbet ederdim. Burası aynı zamanda köyden kente göçmüş hemşehrilerimizin buluştuğu yerdi. Emanet eşyalar mektup, emanet para işleri burada olurdu.

Son geldiğimde polisle sohbet eden kişiyi uzaktan tanıdım. Medet Amca'ydı. Babamın yakın dostu, köyümüzdeki biricik dostumuz, Arıcı Medet... Üç kişi çayhanenin dibinde oturup çay içiyordu. Polis giysili kara bıyıklı kişiyi tanımadım. Yönetici temsilcisi işareti taşıdığı için köyümüzün yeni bir saha komiseri olduğunu tahmin ettim. Yaklaşıp görüşmedim. Zaten resmi görevlilerden başka kimse Medet Amca'yla selamlaşmazdı. Çünkü damadı baldızını (Medet Amca'nın küçük kızını) hamile bırakmış iş ortaya çıkınca ikisi de köyden kovulmuştu. Medet Amca da  oğlu için hükümete yanaşmış, yardım için devletten nafaka koparmaya çalışmıştı. Bu yüzden insanlar onu aşağılıyor, dalga geçiyor, uzak kaçıyordu.

İcra memuruna başımla selam verip geçtim, arkadaki masalardan birine oturup Medet Amca'nın kirli şapkasına, kirli tırnaklı eline bakarak konuşmalarını dinlemeye çalıştım. Yüksek sesle kendine özgü konuşma biçimiyle neşeyle bir şeyler anlatıyor, arada yerli yersiz kahkaha atıyordu. 

İcra memuru araya girip:

"Medet, orospuyu evden nasıl attın o olayı anlat polis kardaşımıza da eşitsin!"

Avurtları çökmüş, gözleri feribot gibi olmuş, alnı kırışmış Medet Amca, yana dönerek güldü. Dişsiz ağzı karanlık bir mağaraya benziyordu. Ürperdim. Garson kahvaltı ister misin diye yanıma yaklaşınca kalktım.

Medet Amca'nın, şimdi harabe halindeki köyümüzün önünden akan çayın az ilerde bir dereye karıştığı Çaykavuşan adlı yerde geniş bir çiftliği, bağı bahçesi vardı. Arı yetiştirirdi. Bazen fırsat bulunca köy özlemiyle kasabanın tepesine çıkar dürbünle köye bakardım. Cennet gibi görülen ilk yer Medet Amca'nın çiftliğiydi. Hatta arı kovanları bile görülüyordu. Beyaz, yeşil, mavi, kırmızı, sarı ve pembe renkte arı kovanlarını sayarak Medet Amca'nın köydeyken gerçek bir cennette yaşadığını hayal ederdim. Üç sıra dizilmiş rengarenk kovanlar uzaktan bir kasaba gibi görünürdü. Dürbünsüz bakınca da rengarenk bir eşarp gibi görünüyordu. Tam sayısını bile hatırlıyorum: 117 kovan vardı. On on beş kovanda arı yoktu, belliydi. Belki de kaçan arılar için hazırlanmışlardı.

Arıların kaçması da ayrı bir alemdi. Önceden çayın kenarındaki söğütlere konar, yumak gibi toplanırlardı. Orada arıların sesi birbirine karışır büyük bir uğultu çıkar sonra hüzünlü bir nağmeye dönüşürdü. Medet pelit ağacının köklerinden yaptığı kovuğun içine tatlı şıra döker, firari oğul arıların içine doluşmasını bekler, sonra da kovuğun kapağını kapatarak onları hapsederdi. İçindeki şıra bitene kadar iyi bir kovana yerleştirmeyi başarması lazımdı. Başaramazsa arılar kaçtı mı artık köyün uzaklarındaki ormana uçar, bir daha yakalamanın olanağı kalmazdı.

Medet Amca'yı arılarla konuşurken görenler hayran kalırdı. Garip bir lehçesi vardı. Öyle bir dili kimse konuşamazdı. Dişleri olmadığı için konuşurken ağzı sulanır sık nefes alırdı. Sözlerin en anlamsızını bile yürekten söylerdi.

İri ve çalışkan elleri vardı. O zamanlar  uzun boylu ve geniş omuzluydu. Büyük bir ağzı ve burnu, etli ve kıllı kulakları ve harika gözleri olan nazik bir adamdı. Güldüğünde, ağzından utanır ve eliyle kapatırdı. Babam onu sık sık arılarımıza bakması için evimize davet ediyordu. Öğleden sonra bir horozu her kesişinde, masaya yarım litrelik yeşil bir şişe votka koyardı. Medet içtiğinde daha tatlıydı, ağzıyla gülmekten utanmazdı. Dişsiz ağzıyla güldüğünde, yüzüne bir bebeğin masumiyeti yayılırdı.  Benimle tanıştığında, beni alnımdan öpmüştü mikrop bulaşmasın diye.

Bir gün Madat Amca bize geldiğinde kucağında bir arı kovanı vardı. Koştum. Kıyafetleri ölü arı kokuyordu. Kulağımı eğdiğimde arıların vücudundan vızıldadığını duyabileceğimi düşündüm. Ona dokunmaktan korkuyordum; sanki bir arı onun vücudundan çıkarak benim kolumu ısıracak, yakamdan boynuma girecekti. 

O ağzının suyunu yutarak:

"Baban nerededir?" dedi.

"Buradayım!"

Babam elinin tozunu çırparak merdivenin altından çıktı:

"Bu nedir ey Medet kardaş?"

"Arı! Balama arı getirdim!"

Bana bakarak sevgiyle güldü:

"Daha ilk gördüğümde arılara sevgisini gördüm!"

Kocaman bir kovanı küçük bir kutu gibi tuttuğunu gördüğüm o pehlivan cüsseli kendine güvenli özgür adamı, şimdi bu köhne çayhanenin bir köşesinde sersemce konuşan zavallı düşkün bir adam olarak görmek burnumun ucunu yaktı, içimde şimdiye dek hiç hissetmediğim ince bir sızıya neden oldu.

Göçmen olmanın en ağır günlerini burada yaşadık. Bu zor günlerde Medet Amca, her zaman babamın yanında oldu. Su boruları döşerken, damı aktarırken, babam öldüğünde, kardeşimi yılan ısırdığında, ineğimizi uğrular apardığında... Babamın defin işlemlerinde onunla mezar kazmaya beni yolladılar. O mezarı öyle bir özenle kazdı öyle güzel hazırladı ki çocuk aklımla içine girip uzanmak istedim.

Sonra ne oldu? Sonra yaşadıklarımız çok ağır geldi bana. Medet Amca'nın küçük kızı, ablası Şakure'nin kocasından hamile kaldı. Yaşlılar toplanıp, baldızını hamile bırakan eniştenin, hamile baldızı alıp köyü terk etsin kararı aldılar. Ancak bir diğer söylentiye göre, sık sık içki içen enişte, bir gece eve geldiğinde karısı Şakura'ın yatağıyla baldızının yatağını karıştırmıştı. Olayı duyunca Şakura baltayla köyün ortasında kocasının üzerine yürüdü, millet onu zor engelledi. Bağırıp çağırmaktan ağzından köpükler çıktı. Ahıra gidip bayıldı. Çocukları soğuk suyla zor ayılttılar. 

İşte Şakura o günden bu yana kimseyle konuşmadı, yalnızca kendi kendiyle konuştuğunu bazen görenler oldu.

Köyün yarısından fazlası Medet Amca'yla kavgalıydı. Herkes buradan gitsin köyü terk etsin diyordu. Köylüler bir namusumuz kalmıştı onu da ayakaltı etti, tez köyü terk etsin düşüncesindeydiler.   

İşte böyle en zor gününde Medet Amca'yı herkes terk etti. Babam bile onu görünce yüzünü çeviriyordu. Medet Amca da herkese küstü. Artık köyde bir hayalet gibi bir ceset gibi dolaşıyordu.

Şimdi kasabadaki göçebelik, sefalet, yaşlılık ve içini yeyip bitiren dert onu görünmez bir kuyunun dibine yuvarlamıştı.

Kasabadaki köylülerimizin söylenti çıkarmasından çekinip ben de Medet'ten uzak dolaşır, yüz yüze geldiğimde yolumu değiştirir, selam verdiğinde ise almıyordum.

Hafta sonu yardım unu dağıtıldığı bir gün sırada bekleyenlerden biriyle tartışmaya başladı. Adamın ailesi genişti; başladılar Medet Amca'yı makaraya almaya: 

"Evinde de böyle dikkatli olsaydın o kurumsak, kızının üstüne sürünmezdi! Hah hah ha!"

Bir bölük adam gülüp duruyordu. Kimsede onları uyarmadı, ayıplamadı. Medet de ne yapacağını bilemedi, un yardımını almadan sıranın ortasından çekip gitti. Ben sıranın arkasındaydım, onun ayrıldığını görünce içim cız etti. Eve dönünce babama, un payını gidip alıp Medet Amca'ya ulaştırmasını istedim. Yalvardım. Babam susmayacağımı görüp:

"Bana verirler mi bilmiyorum. Ben kendi unundan erişte kesemeyen bir adamım, nasıl başkasına yardım edebilirim? Başkaları meşgul olsun sen bırak.."

Babam yalan söylüyordu. İstese icra müdürlüğünden Medet Amca'ların payını alabilirdi. O dedikodudan korkuyordu.

İşte kanalın yamacında her sabah oturan kişi Medet Amca olduğuna emin değildim. O kadının da Şakura olduğuna emin olamadım. Oysa o da beni tanırdı en azından yüzüme bakardı.

Sabah kanalın yamacına tez elden gidecektim. Başı örtülü kadından hayli önce. Düşüncem kesindi.

Ancak sabah Medet Amca görünmedi.

Bir gün, iki gün, üç gün... O kadar bekledim bazen gece yarısı üçte dörtte bile kalkıp oraya gitmek istiyordum.

Dördüncü günün sabahı daha hava yeni ağarmaya başladığında karaltıyı tam yerinde gördüm, telaşla ayakkabılarımı giyip yürüdüm.

Gözünü kırpmadan, hatta belki nefesini bile vermeden uzaklara aynı noktaya bakıyordu. Yüzünde kederli bir tebessüm donmuştu. Rengi gitmiş, avurtları tamam batmış, alnı ve gözleri derin kırışıklıklarla dolmuştu.

Üst başı kir pas içindeydi. Eskimiş terliklerinden çıkan tırnakları kapkaraydı. Şapka takmadığı için onu tanımam zor olmuştu. Geldiğimin farkına varmadı. Ben de heyecanlıydım.

"Sabahın hayrolsun Medet Emmi!"

Bana taraf bakmadı bile. Yutkundum, kalakaldım. Belki sesimi işitmiyordu. Biraz daha yüksek sesle:

"Sabahın hayrolsun!.."

Yine kıpraşmadı. Yine uzaklara bakmaya devam etti. Geri dönmek istedim ama ayaklarım gitmedi. Bu sefer gözlerini diktiği yere önüne geçtim, ancak öyle dikkatini çekebildim.

"Sabahın hayrolsun Medet Emmi! Benim, tanımadın mı? Köyde bizim eve çok gelmiştin. Bana arı da getirmiştin.Burada köyden göçtüğümüzde bir odada kalırdık. Unuttun mu? Aklına gelmiyor mu?"

İlk kez yüzüne renk geldi, gülümsemesi arttı.   

"Benim Medet Emmi. Nasıl hatırlamıyorsun? Köyde bana arı hediye etmiştin. Babam öldüğünde mezarını ikimiz kazmıştık!"

Artık içimde başka bir adam konuşuyordu:

"Beni bağışla Medet emmi. Çocuktum, aklım kesmiyordu. Babamın kabrine yemin ederim ki şimdiki yaşım olsa selamını alırdım, seni savunurdum, sana sövdürmezdim, konuşturmazdım. O zamanlar güçsüzdüm. Senin suçsuz olduğunu biliyordum ama yardım edemiyordum."

Yürekten güldüm. Kırık ağzında çocukluktan kalma masumluğundan az bir işaret kalmıştı. Kuru budağa benzeyen elini pantolonunun cebine sokup eşeledi, kurumuş bir çörek parçası çıkarıp parmağının ucunda tuttu, anlaşılmaz bir şeyler söyledi.

"Medet Emmi, evimizde çok misafir oldun. Dedemle rakı içmiştin... Bana arı bağışlamıştın..."

Medet Emmide en küçük bir tepki yoktu. Yalnız kararlı bir şekilde:

"Çaykavuşan..." diye mırıldandı.

Başımın üzerinden yine uzaklara baktığını gördüğümde ben de yanına geçip aynı yere baktım. Uzakta sisler içinde zorlukla sezilen dağların silüetinden başka bir şey görmedim. Medet Emmi konuşmaya başladı:

"Sel basmış, hasar büyük. Gidip duvarın düşen taşlarını yerine koyayım. Yoksa domuz sürüsü bağı alt üst eder, arı kovanlarımı devirirler..."

Tükrüğünü yuttu. Çenesi yüzünün altında bir an kaybolur gibi oldu. İçimdeki adam susmuyordu:

"Medet emmi tanımadın mı beni?"

Ayağa kalkmıştı:

"Arıların oğul verme zamanıdır... Yetişmesem kovanlar sönecek!.."

Kanala doğru bir kaç adım attı. Kolundan yapışıp tuttum. Medet Emmiden ölmüş arı kokusu değil ilaç kokusu geliyordu.

"Medet Emmi! Medet Emmi!"

Birden yüzüme baktı. Onun şaşkın bakışıyla karşılaşmaktan korksam da konuşmaktan kendimi alamıyordum:

"Medit Emmi beni bağışla, Medet Emmi! Babamın kabrine and olsun şimdiki yaşım olsaydı alırdım selamını, sana sövmelerine izin vermezdim!"

Gülümseyerek yüzüme uzun bir süre baktı. Sonra işaret parmağını dudaklarına götürerek sus işareti yaptı. 

"Şşşş... Arıların sesini duyuyor musun!"

Susup dinledim. Etrafta sessizlikten başka bir şey yoktu. Bu sessizliğin kurşun ağırlığını duyumsayabiliyordum. Çok şey ifade ediyordu.

Birden sessizliği bize doğru telaşla koşan Şakura'nın ayak sesleri bozdu. Nefesi kesilmişti kadının.

“Aman hey! Aman hey!”

O da beni tanımamıştı.

"Bir gün kanala düşüp boğulacak"

Dizlerini döverek yere çöktü.

"Dünden beri tutturdu arıların sesi geliyor diye. Daha önce Çaykavuşan'ı görürdü, ses filan işitmezdi, şimdi sesler de işitiyor. Aman komşular evim yıkıldı!"

Şakura laubali bakışlarını yüzüme diktiğinde gözlerindeki doğallık içimde bir sıcaklık doğurdu.

Yerinden kalkıp kolundan tuttuğum babasına yaklaştı:

"Dede burası kanal. Derindir. Dibi bataklıktır. Düşersen boğulup ölürsün. Tarladaki hasarımızı gideren olmaz, yabani hayvanlar bağımızı bostanımızı dağıtır, arı kovanlarını devirirler!.."

Medet emmi durdu, yine cebinden bir kuru çörek parçası çıkararak dudaklarına götürüp yemin etmek isterken Şakura koluna yapıştı:

"İnanırım ay dede valla inanırım! Hadi kalk gidelim!"

Kadının sözleri Medet Emmiyi sakinleştirdi, aklına yattı. "Arılarım..." diye mırıldandı yine. Sonra ayaklarını sürüye sürüye Şakure'nin arkasına düşüp kasabaya doğru yollandı. 

(Azerbaycan Türkçesinden çeviren Ahmet Yıldız)

Şerif Ağayar

Gerçek Edebiyat

Sosyal Medyada Paylaş

author

Ahmet Yıldız

gercekedebiyat.com yazarı, Gerçekedebiyat.com sitesinin kurucusu

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..