Son Dakika



İlk bakışta yaşını göstermeyen genç kadın, kap kacak yıkadığı derme çatma mutfaktan kirli su dolu leğenle çıktı. Kirli suyu, sacdan ve tahtadan yapılmış ancak bir kişinin güçlükle sığabileceği genişlikteki tuvalete döktü. Sonra leğeni mutfak kapısının önüne bıraktı. Sol elinin tersiyle alnından yüzüne inen teri sildi. Durdu kapıda. Aklında kaynatasının öğlen yemeğini yedikten sonra kahveye gitmeden önce sofrada söyledikleri vardı:

“Akşama hazır olun, sizi sinemaya götüreceğim! Onunla birlikte mahpusa düşmedik ya, öyle veya böyle yaşam devam ediyor, değil mi?”

Bu tümce, hepsini şaşırtmış ve sersemletmişti. Buzdan soğuk mu soğuk duşsuyu olmuş ve üstlerinden aşağıya dökülmüştü, hiç mi hiç beklemedikleri bir zamanda. Yıllar olmuştu sinemaya gitmeyeli. Bu yüzden bir şey söyleyememişti. Donup kalmıştı. Kaynatası onu çok iyi anlamıştı.

“Bırak eskileri güzel kızım.” demişti, ”bugüne bak artık! Yaşlı, bunak kaynatan da değişmiş olamaz mı hiç? Buna ihtimal vermiyor musun yoksa? Yedisinde neyse insan yetmişinde odur mu diyorsun sen de? Elbette ki Gorki’nin “Ana” romanındaki Pavel’in anası kadar olamam. Bunu iyi biliyorum, ama güzel mi güzel gençlerin, insanların yaşadığı bu yerde yaşıyorum. Üzüm üzüme baka baka kararır, dememişler mi? Hem sonra, bu film hakkında çok iyi sözler duydum. Benim yaşımdakiler bile bu filme koşuyorlar! Hadi ağırdan almayın, bir an önce hazırlanın ki geldiğimde zaman kaybetmeyelim. Biraz kahvehaneye gidip geleyim, bakalım bizim çocukların grevi ne olmuş!”

Kaynatasına hak verdi. Hareketlendi. Önce ilköğretimokulu yedinci sınıf öğrencisi kızına giyinip hazırlanmasını söyledi, sonra da aralarında ikişer yaş bulunan oğullarının giymesine yardım etti. Birisi üçüncü sınıfta, öteki de beşinci sınıfta okuyordu. Elbiselerin naftalin kokularına isyan eden çocuklarına aldırmadan… Ardından da kendi elbiselerini çıkardı dolaptan. Elbiselere baktı uzun bir süre. Yüreği yandı. Duygulandı. İçlendi. Acılandı. Gözleri bulutlandı. Kahroldu. Yüzünü avuçladı. Başını dizlerine indirdi. Ağladı sessizce. Bir ses duydu. Doğruldu hemen. Şöyle bir aynaya baktı. Islanan kirpiklerini sildi. Mutlu görünmeye, gülümsemeye çalıştı. Elbiseleri tekrar yerine koydu. Avluya çıktı.

“İşler çok iyi gelin kızım!” dedi kaynatası. ”Grev başlamış, iyi gidiyormuş. Umarım iyi de sonuçlanır. Hazır mısınız peki?! Ama sen üstüne bir şeyler  giymemişsin… Sinemaya, böyle sokağa çıkar gibi gidilir mi güzel kızım?”

“İşlerden, çocuklardan zaman mı kaldı ki babacığım…” dedi.

Yaşlı adam, torunlarını sırayla öptü. İçeri düşen oğlundan sonra evi çekip çeviren, kendisine bakan, onları elinden geldiğince aç bırakmayan, eve ekmek yetiştirmekten başka bir  şey  düşünmeyen sevgili gelinine baktı. Ondaki burukluğu sezdi.

“Yoksa sen ağladın mı?!...” diye sordu.

Genç kadın, ağlamaktan kızarmış gözlerini ondan saklayarak,

“Gözüme toz kaçtı da babacığım.” dedi, ”daha fazla oyalanmayalım istersen, hadi gidelim bir an önce…”

Birlikte yürüdüler…

Sinema doluydu. Teşrifatçının yardımı ile yerlerine oturdular. Salonu gürültüye boğan seslerden

gonk sesi kurtardı seyircileri. Soluklar tutuldu. Işıklar bir bir söndürüldü. Genç kadın kaynatası ile çocuklarının arasındaydı. Koltuğa iyice gömülmüştü. Gözlerini perdeden, aklını da kocasından ayırmıyordu.

Altı kardeştiler. Babası, beş erkek kardeşini okutmuş, ama kendisini okutmamıştı. Oysa okumayı, okula gitmeyi çok istemişti. Hem evin işlerini görmüş hem de kardeşlerine bakmıştı.

Kocası, işten kalan zamanında kendisine okuma-yazma öğretmişti. Hatta, okumaya yazmaya ilgisi artsın diye eve kitaplar getirmiş, ona teker teker okumuştu. Kocası, ortaokuldan mezun olmuştu. Askerden dönünce de evlenmişlerdi. Aileleri tanışıyordu. Onlar da şöyle bir uzaktan uzağa bakışıp gülüşmüşlerdi, ama evlenmek ikisinin de aklından geçmemişti. Büyükler istemişti diye evlenmemişlerdi, sonradan sonraya konuştukça birbirlerine karşı ilgisiz olmadıklarını itiraf etmişlerdi. Kocası, fabrikada ustabaşı olarak çalışıyordu. Emekten, sendikadan, partiden yanaydı. Öğrendiklerini, içselleştirdiklerini çevresindekilere de anlatıyordu ve kimseden saklamıyordu düşündüklerini. Sınıf bilincinden yoksun olanlara ışık oluyordu kendince. Oluyordu olmasına ama… Genç kadın, kocasının başlattığı okumayı-yazmayı okula başlayan çocuklarıyla pekiştirmiş ve ilerletmişti… Durmadan gazeteler, dergiler ve kocasının gözlerinin içine bakarak dizinin dibinde akşamdan başlayarak geceyarılarına dek okuduğu kitapları, bir daha okumaya başlamıştı. Onları kavradıkça da kocasının neden tehlikeli görüldüğünü daha iyi anlamıştı…

Gonk sesi bir kez daha duyuldu.

Genç kadın şöyle bir doğruldu ve…

/Önce demir ökçeli büyük ayaklar görüldü. Sonra da bu ayaklar uzaklaşarak küçüldü. Ardından siyah giysili adamlar belirdi. Alacakaranlığın içindeki kentin sokaklarını tuttu. Tutulacak sokak kalmayınca insanı sağır edecek rap raplar kesildi. Yaşamlarını sürdürdükleri yere benzeyen yerleşim alanı aydınlandı. Alacakaranlığın çemberindeki yüzlerce barınaktan biri öne çıktı. Boyasız tahta kapıya art arda inen tekmeler ve dipçikler… Genç kadının yüreğine iniyordu âdeta. Saçı diken diken oldu. İrkildi. Acılandı, kapı kırılınca. Burun delikleri açılıp kapandı. Hızlı hızlı soludu. Soluksuz kalmış gibi oldu. Kıvrandı durdu… Siyah giysililerin ardından eve girdi, kaş ile göz arası bir zamanda. Kanveran içinde bırakılarak yataktan çıkarılanın kocası olduğunu gördü. Geçmişte yaşadıklarını yeniden yaşamanın acısıyla kahroldu. Ağladı usulca. Kendilerinin yaşadıklarına ve kendisinin acılı tarihine yolculuk yaptı, ışıklar açılıncaya, yani filme ara verilinceye dek…/

Filme ara verilmişti.

Seyircilerin büyük bir bölümü gereksinimlerini karşılamak ya da hava almak için yerlerinden ayrılmışlardı, ama genç kadın çocuklarının, kaynatasının ısrarına karşın yerinden kalmadı. O kalkmayınca ötekiler de kalkmadılar.

“Filmi beğendin mi kızım?” diye sordu kaynatası.

Genç kadının kızı atıldı:

“Dedeciğim,” dedi, “ annem filmi seyretmedi ki!...”

“Yaa,” dedi dedesi gülümseyerek ona, ”peki ne yaptı?”

“Annem uyudu dedeciğim!” dedi.

Genç kadın:

“Gözlerimi yumdum diye bir ara,” dedi, ”uyuduğumu sanıyorsun kızım, ama yanılıyorsun. Biz, bu filmi birlikte yaşadık, biliyor musunuz. Ne çabuk unuttunuz böyle!”

“Senin uyumadığına inanmak istiyorum anne,” dedi, “ama bu söylediğin biraz tuhaf, çünkü filmin kahramanı yatakta dayak yerken uyudun, sonrasını izlemedin. Eğer ara verilen yere dek özetleyemezsen filmi, yaşadıklarımıza benzettiğini de kabul etmeyeceğim, en azından beni kandıramazsın bilmiş ol…”

“Aslında,” dedi genç kadın, “söylediğini yapmak zorunda değilim benim çok bilmiş güzel kızım. Yine de özetleyeyim:

Filmin kahramanını çocuklarının gözleri önünde döverek, sürükleyerek, kanrevan için de bıraktılar. İçinde başkalarının da bulunduğu araca koyup götürdüler. Geride kalanların ağıtları, acıları dudaklarından sokaklara, sokaklardan mahallelere, mahallelerden ilçelere, ilçelerden illere, illerden de ülkeye, ülkeden de dünya ülkelerine yayıldı. Durgun suya düşen küçücük bir taşın oluşturduğu titreşimler gibi. Bundan etkilenmeyenler oldu, etkilenenler de…O kahramandan bir şeyler elde edip yalanlarını gerçek gibi göstermeye çalışanların elleri boş kaldı. İşkencenin ardı arkası kesilmedi. Çözülmez bir bilmece olan bu kahramanın içine kapanmasına, hatta iradesiyle ölmek istemesine olanak vermediler. Bu kent çiçeğinin tecritlerde açmasını beklediler. Bekledikleri gerçekleşmedi. Daha da öfkelendiler onu yakapaça götürenler ve bunları kullananlar…

Onu sevenler çalmadık kapı bırakmadılar. Her kapıdan eli boş döndüler. Yine de ümitlerini kaybetmediler. Erkin siyah giysili görevlileri ve gönüllüleri, onun gözaltında olmadığını söylediler. Bıyıkaltından gülerek ve nefretle…Aylar sonra bir hastane köşesinde  ölümle  pençeleştiği, nasıl olduğunu bilmediği bir kazadan sonra bir süre bilincini yitirdiğini, düş ile gerçeği birbirine karıştırdığını, bu yüzden ailesini bulmakta ve bilgilendirmekte geç kaldıklarını açıkladılar…”

“Gerçekten de böyle oldu anne!” dedi kız, ”n’olur beni affet anneciğim, kabalığım ve ukalâlığım de için özür dilerim…”

“Demek ki annen,” dedi dede, gülerek, ”gözleri kapalı da olsa filmi izlemiş, hadi üzülme neredeyse film başlayacak.”

Genç kadın, kızının saçını öptü. Gözlerini de…

Gonk sesi duyuldu. Seyirciler telaşla yerlerine geçtiler kısa zamanda. Geç kalanlar da eğilerek, bükülerek yerlerine ulaşmaya çalıştılar. Işıklar söndürüldü. Perdedeki yaşam ara verilen yerden devam etti…

/Her şey bitmiş ve kahraman hapishaneye konulmuştu. Kendisi gibi yüzlerce, binlerce insanla birlikteydi artık.

Genç kadın aniden irkildi. Yutkunmak istedi. Yutkunamadı. Perdedeki kadınların arasında kendisini de görmüştü. Yanında da görümcesi duruyordu. Yüzleri kireç gibiydi. Ağızlarını bıçak açmıyordu. Gözleri korku çiçekleri gibi açılmıştı.

Usulca kızına sokuldu.

“Şu kırmızı elbiseli kadın,” dedi, ”ne kadar da bana, yanındaki de halana benziyor değilmi yavrum?!”

“Hayret bir şeysin be anne,” dedi, ”hiç de öyle değil, onlar size benzemiyorlar.”

Sustu.

Filmi seyretti. Görümcesine benzettiği kadın:

“Fotoğraflarınızı istiyor,” diyordu, “senin, babamın ve çocuklarınızın. Birlikte olacağınız yeni bir fotoğraf… En yakın zamanda bir fotoğraf çektirin derim.”

“İyi de,” dedi kendisine benzettiği kırmızı giysili kadın, ”fotoğrafı içeriye nasıl sokacaksın, yasak değil mi?!”

“Kardeşimin ceketinin vatkasına ustalıkla yerleştireceksin. Sonra da vatkayı aynı iple, hiç sökülmemiş gibi, dikeceksin…Siz bir an önce fotoğrafı çektirin hele, gerisi kolay, bir gün eve gelir sana yardım ederim. Dışarıdakilerle haberleşmelerini benzer yollarla sağladılar zaten öğrendik bunları…”/

“Aman Allah’ım,” dedi birdenbire kendisini tutamayarak, ”bu kadın gerçekten benim!”

“Anneciğim,” dedi kızı, ”susar mısın lütfen! herkes film seyretmeye gelmiş, bugün de benzetmelerin tuttu…”

“Galiba haklısın kızım…” dedi ve sustu. Gözlerini perdeye dikti.

/Genç kadın, kaynatası ve çocuklarıyla çok ışıklı bir yerdeydi. Kocasının istediği fotoğrafı anlatıyordu, fotoğrafçıya. Fotoğrafçıyı tam olarak göremiyorlardı. Adam ışık içindeydi. Işıktan bir gölgeydi sanki. Fotoğrafçı önce yaşlı adamı oturtuyordu stüdyonun ortasındaki antika sandalyeye. Küçük çocuğu kucağına veriyor. Büyük kızı, yaşlı adamın soluna, oğlanı da sağına dikiyor. Genç kadına, yaşlı adamın arkasında durmasını imliyor. Sonra başka başka ışıklar yakıyor. Stüdyo daha da aydınlanıyor. Fotoğrafçı makinesinin başına geçiyor. Hazırlığını yapıyor…

Yaşlı adam:

“Oğlum istiyor bunu, fotoğrafçı bey oğlum,” diyor, ”hepimizi kanlı canlı çıkar olur mu!”

Fotoğrafçı oralı olmuyor hiç. Kıpırdamamalarını söylüyor. Genç kadının gözleri iri iri açılıyor. Seyirciler kamerayla birlikte kadının gözlerine giriyor ve onun korkusunun nedenini öğreniyor. Genç kadın, eşinin insanlıktan çıkarıldığı Dal merkezlerinden birinde buluyor kendisini. Alacakaranlığa karşın eşini görüyor. Eşi bir sandalyeye oturtulmuş. Sımsıkı bağlanmış. Elleri, kolları ve gövdesi çıplak. Gözleri bandajlı. Ayakları V gibi aralı. Apış arasında iki uzun kablo. Sıtmalı gibi titriyor. Üşüyor. Yanık et kokusunu alıyor kadın. Daha fazla dayanamıyor gördüklerine. Kaçıyor oradan. Bir başka merkeze giriyor. Seks, şehvet… Yumuşak, pembe halı üstünde çıplak bekliyor. Gözlerini tavana dikmiş. Bir yontu gibi duran adamı kendine çekiyor. Yüzüne bakıyor. Ne söylemek istediğini anlıyor adamın. Ağlıyor hıçkıra hıçkıra… Eşinin gözsüz olduğunu nice sonra fark ediyor. Göz çukurlarında oluklar görüyor. Bu oluklardan su akıyor ve şehveti, seksi insanın bütün doğasıymış gibi dayatan merkezi dolduruyor. Pembe renkli halı bir salmış gibi batmıyor. Bu çirkef merkezin duvarları yıkılıyor ve oluklardan akansu pembe sal’ı denize sürüklüyor. Kadın, daha fazla dayanamıyor ve saldan suya atlıyor…/

“Fotoğraf çektirirken biz, gerçekten de böyle şeyler mi düşündüm acaba? Düşündüm de bastırdım mı içime. Kocamla eskisi gibi olamayacağımızı aklımın köşesinden geçirmiş olabilir miyim? Bize bu acıları yaşatanların asıl amaçladıkları, gerçek yaşamda birbirimize işkence araçları olmamız mıdır?  Bu olabilir mi?” dedi içinden.

/Fotoğrafı gönderecekleri kahraman bir mektup uçuruyor ailesine. Kısacık bir mektup bu:

“Artık hiçbir şey, ama hiçbir şey eskisi gibi olamayacak! Hepinizi derin ve içten bir muhabbetle seviyorum.” İşte hepsi bu. Kadın defalarca okuyor. Düşünüyor. Dolaşıyor sokaklarda. Sonunda porno film afişi önünde duruyor. Çırılçıplak bir grup kadının ve erkeğin birbirlerine karıştığı bu acaip afişten gözlerini alamıyor. Gözleri istekli, mahzun ve öfkeli biçim de perdede ve çok yakın çekimde don(durul)uyor…/

Işıklar açılınca seyirciler gruplar hâlinde sinema salonunu boşaltmaya başladılar. Onlar da yavaş yavaş çıkış kapılarından birine ilerlediler ve birlikte çıktılar. Yan yana yürüdüler. Gecekondu mahallesine yaklaştıklarında kız daha fazla dayanamadı,

“Bu filmin sonu niçin yoktu anneciğim?” dedi.

“Senin kanıksadığın son’lara benzemese de filmin bir sonu vardı kızım…”

“Nasıl yani?!...”

“Yönetmen,” dedi, “sonu seyircilere bırakmış güzel kızım. Yani isteyen istediği gibi sonlandırabilsin diye, böyle yapmış…”

“Ben hiç de bir son bulamam böyle filme! Ne söylemek istedi acaba yönetmen?!...”

“Dur,” dedi, “bazı şeyleri zamanla daha iyi anlayacaksın kızım…”

Sonra da içinden, “gerçek, gerçekten de böyle mi” dedi. ”Sonrasını yaşamak mı gerekiyor, yoksa sonuçsal bildirim göreceli değil mi?!...” Yanından geçip giden insanlara baktı birara. Kendisi gibi nice genç kadınla göz göze geldi. Hiç şaşırmadı. Yaşamdaki bu düşü ve benzerliği kavramaya çalıştı. Niçin özdeş olduklarını sorguladı eve kadar. Eve girerken bir şeyin daha ayrımına vardı: Farklılıklarına karşın gecekonduların da özdeş olduğunun… Ve mantıklı yanıtın içine doğdukları bu hayat tarzının yorumunda yattığını daha iyi anladı. Olumsuzlukların üstesinden gelmek için “gelecek”in ellerinden sımsıkı tutmak gerekiyordu.

Çocukları ve kaynatası yatağa zor yetişmişlerdi. Kendisi de banyoda aynanın karşısındaydı. Yüzüne bakıyordu. Kocasının yüreğine ektiği sevgi ve gerçekçilik tutkusu, çehresini eşinin güleç ve sevecen çehresine dönüştürüyordu…

TACİM ÇİÇEK KİMDİR?


1958 yılında Adana’da doğdu. 1980’de Ankara Eğitim Enstitüsü’nden mezun oldu. İlk öyküsü ‘Bir Tokatla’ 1986 yılında Oluşum Dergisi’nde, diğer öykü, şiir ve eleştiri-tanıtım yazıları çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlandı. 1992 yılından bu yana Damar dergisinde yayımlanan ‘Günışığı’na Mektuplar’la özgün bir anlatım geliştirdi. Bir çok ödül sahibi olan yazarın kimi eserleri şöyle: Ellerimiz Tırpandır Acıya (1989), Aykırı Sevdalar Söylencesi (1993), Şeftali Dede (1995), Yaralı Coğrafyalar (1996), Bozkırda Patlayan Tüfek (2001), Esercan’la Sevcan’ın Hikayesi (2002),  Kamalı Bekir (2002). Tacim Çiçek, Türkiye Yazarlar Sendikası, PEN Yazarlar Derneği ve Edebiyatçılar Derneği üyesi.

Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)