Son Dakika



TEPEGÖZ'ÜN DOĞUMUNUN ANLAMI

Dede Korkut'ta Tepegöz’ün hikâyesi, daha doğrusu dünyaya gelişi, kutsalın/kutsalların çiğnenmesi, ahlâk kurallarının ihlâli ve dolayısıyla bir günahla başlar. Bu anlamda onun varoluşunu, metafizik kusurların fiziksel neticesi ya da günahın bedenleşmesi olarak izah edebiliriz. Determinist bir bakış açısıyla konuya yaklaşılırsa, olumsuz bir eylemin neticesinin de doğal olarak olumsuz olacağını söylemek gerekir. Nitekim Türkçede daha çok negatif çağrışımıyla kullanılan “ceza” kelimesinin lügatteki anlamı iyi veya kötü ayırmaksızın “karşılık”tır.[1] Tepegöz’ün doğumuna sebep olan olumsuz eylem hikâyede şu şekilde anlatılır:

“Oğuz bir gön yaylaya köçdi. Aruzun bir çobanı var idi, adına Konur Koca Saru Çoban dirler idi. Oğuzun öninçe bundan evvel kimse köçmez idi. Uzun Bınar dimek ile meşhur bir bınar var idi. Ol bınara perriler konmuş idi. Nagâhandan koyun ürkdi. Çoban irgece kakıdı ilerü vardı. Gördi kim perri kızları kanat kanada bağlamışlar uçarlar. Çoban kepenegini üzerlerine atdı, perri kızınun birini tutdı. Tama idüp derhal cima eyledi.”[2]

Ramazan Korkmaz, Tepegöz’ü ele alan bir çalışmasında, Konur Koca Saru Çoban’ın eylemini şu şekilde değerlendirir: “…Uzun Pınar, farkındalığın biraradalığını simgeleyen değerli bir mekândır. Bu durum ona “kutsanan bir yer” niteliği de kazandırır. Uzun Pınar’ın yalnız mekân olarak kavranan “yer” özelliği; onu inorganik tabakaya, “kutsanmış bir yer”liği ise, eski Türk inancındaki yer-su ruhlarına götürerek ortak kabullerin yansıması olan toplumsal geist tabakasına bağlar. Koyunların su içtiği, arkaç bağladığı Pınar, inorganik tabakayı, perilerin uçuştuğu yer ise, değer yüklenmiş, kutsanmış niteliğiyle geist tabakasını imler.

Eski Türk inancında yer ve sular, Tanrı’nın gönderdiği emanet anlamında “ıduk” sözcüğü ile ifade edilir ve bunların her birisinin birer “idisi”, “izisi” veya “iyesi” olarak adlandırılan sahiplerinin olduğu sanılırdı. (…) Görülüyor ki, yer ve sular, toplumsal bilinçte yalnızca inorganik bir varlık tabakası değil, aynı zamanda derin anlam dizgeleri düzeyinde geist bir form olarak da kabul görmektedir.

Bu bakımdan Tepegöz’ü ortaya çıkaran eylemin özellikle çözümlenmesi gerekir: Oğuz’un öncüsü Konur Koca Sarı Çoban, Perili Pınar’ın (suların) manevi varlık alanını ihlal ve onun başında arkaç bağlayan perilerin varlık alanını “tama edüp cima eyle”yerek iğfal etmiştir. Bu değersizleştirici ve aşağılayıcı eylem, korunmaya muhtaç su kaynaklarının kirletilmesiyle beraber aslında Uzun Pınar şahsında “ıduk yer-sub” (Yer-Su) ruhlarına karşı işlenmiş bir suç niteliği de taşır.”[3]

Korkmaz’ın bu yorumunu esas alırsak, Yer-Su ruhlarına karşı işlenmiş bu suçun karşılığında, gene muhtemelen onlardan gelen bir ceza olacaktır. Eylemin sonucu olarak dünyaya gelen/gönderilen Tepegöz’dür. Dolayısıyla varoluşunu günahın bedenleşmesi olarak değerlendirdiğimiz Tepegöz’ün varlığına bizatihi “ceza”nın bedenleşmiş hali olarak yaklaşmak mümkün gözükmektedir. Peki, “ceza” olarak gönderilen bu beden nasıl bir bedendir?

UCUBE ve DEV BEDEN OLARAK TEPEGÖZ

Konur Koca Saru Çoban’ın peri kızına yönelttiği ahlâk dışı eyleminin sonunda, peri kızı kanat açıp uçar ve Konur Koca Saru Çoban’a; “Çoban yıl tamam olıçak, mende amanatun var, gel al. Amma Oğuzun başına zaval getürdin.”[4] der. Bir yıl sonra Oğuz tekrar yaylaya çıkar, Konur Koca Saru Çoban, söz konusu pınara varır. Peri kızı orada tekrar çobanın karşısına çıkar ve emanetini almasını söyler. Peri kızının “emanet” dediği yerde yatan bir yığanaktır ve yıldır yıldır yıldırmaktadır. Çoban, gördüğü bu nesneyi sapan taşına tutar. Ancak nesne vurdukça büyümektedir. Bu sırada Bayındır Han ve beyler pınarın bulunduğu mahalle gelirler ve bu “ibret nesne”yi görürler: “Gördiler kim bir ibret nesne yatur, başı göti belürsüz. Çevre aldılar. İndi bir yiğit bunu depdi. Depdükçe böyüdi. Birkaç yiğit dahı indiler. Depdüklerinçe böyüdi.”[5] Son olarak Aruz Koca da atından inerek bu “ibret nesne”yi deper. Bu sırada mahmuzları bir yığınak gibi duran nesneyi yırtar ve içinden tepesinde bir gözü olan bir oğlan, yani Tepegöz çıkar. Aruz, bu oğlanı alıp oğlu Basat ile birlikte büyütmek için Bayındır Han’dan izin ister.

Aruz Koca’nın mahmuzlarıyla yırtılan ve içinden Tepegöz’ün çıktığı nesne, içinde bebeğin beslenmesini ve gelişimini sağlayan sıvının da (amniyon sıvısı) bulunduğu kese (amniyon kesesi) olmalıdır.[6] Ancak nesnenin gerçeğini bilmedikleri için Bayındır Han ve beyler, hakkında; “yığınak”, “yıldır yıldır yıldır[an]”, “ibret nesne” ve “başı götü belirsiz” gibi son derece muğlak tanımlamalar kullanırlar. Özellikle “ibret nesne” tabiri, kese içindeki varlığa, elbette kese ile birlikte bir tekinsizlik anlamı yüklemek demektir. Dolayısıyla burada nesnenin etkisinden söz etmek kaçınılmazdır. Pierre Ancet, ucube bedenler üzerine yaptığı çalışmada, ucubenin görünüşü nedeniyle, referans şekilden yani normal insandan aşırı derecede farklılaşmış bir istisna olduğunu söyler. Ancak kendisinin de belirttiği gibi bu aşırılığın nesnel bir ölçüsü yoktur. Ancet; “Ucube tanımı gereği var değildir, yarattığı etkiyle var olur” der.[7] Keseyle birlikte içindeki nesnenin bir insan bedenine ait olduğu başlangıçta bilinmese de ortada etki olarak bir ucubelik vardır. Öte yandan bu “ibret nesne”, “depdükçe” büyüyen bir özelliğe sahiptir. Bu da, Tepegöz’ün daha amniyon kesesinin içindeyken norm dışı olduğunu gösterir. Ancet’in de işaret ettiği gibi, bu, gündelik anlamdaki normalliği zora sok[an] bir durumdur.[8] Peri kızının, bir insandan (Konur Koca Saru Çoban) hamile kalmasının akıl ve norm dışılığı, bebeğini kese içinde doğurarak pınarın başına bırakması şeklinde devam eder. Her iki eylem de acayip/ucube eylemlerdir. Ancak burada eylemden çok bedenin ucubeliği üzerinde durduğumuz için, eylemin ucubeliğini veya akıl dışılığını sorgulamak yoluna gitmeyeceğiz. Bu iki eylemin norm dışılığı bedenin ucubeliğini –kendi şartları içinde- normalleştiren bir etkiye sahiptir. Ancak gene de ucubelikten söz edebilmek için ortaya çıkan bedenin gözlemci üzerindeki etkisi sarsıcı olmalıdır. Neticede yırtılan kesenin içinden “başı göti” belli olmayan, tepesinde tek bir gözü olan bir insan evladı çıkar. Tepegöz’ün ucubeliği aslında tam da bu noktada söz konusu olur. Çünkü “[u]cube ancak insan formunun ve daha geniş anlamda, bilinen bir hayvan formunun belli belirsiz çağrışımında ortaya çıkar. Bir hayvan ucube karşısında duyulan kaygı o kadar da büyük değildir, ama formu tanıdık ve bizimkine yakın bir tür söz konusuysa, bizzat insanın deformasyon ihtimali akla geldiğinden, iş değişir.”[9] Şunu söylemeye çalışıyorum; gerçekten de amniyon kesesi yırtıldığında içinden mesela teratolojik bir figür çıksaydı ucubelik olgusundan söz edemeyecektik. Ancak ortaya çıkan beden bize, bizim norm kabul ettiğimize yakın bir şey olduğu için ucubelik olgusu kaçınılmaz olarak gündeme gelmiştir. Çünkü ucubeyi tanımlarken insan kendi doğal normunu merkeze alır.

Canguilhem, doğal normun normatiflikten, yani yaşayan varlığın kendi normlarını yarattığı edimsel ve potansiyel açık uyum sağlama kapasitesinden meydana geldiği ileri sürer.[10] Burada ister istemez norm dışı kabul edilen varlığın bir kendi doğası ve bu doğada yaratabileceği normlar ihtimali devreye girer. Norm dışı kabul edilen varlığın norm dışılığı tamamen buna karar veren kitlenin değer yargılarıyla sınırlıdır. Öte yandan bir canlıyı “norm dışı” ya da “ucube” diye tanımlamak kavramsal boyutta da olsa bir sınırlamayı beraberinde getirir. Bu sınırlılık, onu bir “karşı değer” olarak konumlandırmamıza da sebep olur. Normatif demek, aslında bir formun başarısı demektir. Norm dışı ve ucube için başarı sadece bir ihtimalden ibarettir. Bu yüzden -özellikle günümüzde- daha ana rahmindeyken tespit edilen norm dışı veya ucube bedenlere doğmadan önce müdahale edilmekte (kürtaj gibi) ve hayatları sona erdirilmektedir. “Bu sınırlar nedeniyle ucubeler, hayatın zayıflığını, belli bir formun kesin zaferinin yokluğunu, yeni bir formun yüksek başarısızlık riskini ifade eder. (…) Ucubeler, hayatın, değerlerini görece azalttığı çözümlerdir ve bu bakımdan da, bizim yeni hayat formları yaratıcıları ve bireysel uyum sağlama becerisine sahip normatif varlıklar olma başarımızı daha saygıdeğer görmemizi sağlayan yaşamsal karşıdeğerlerdir.”[11]

Şüphesiz Tepegöz’ün ucubeliğinin ana rahminde tespit edilmesi söz konusu değildi. Ancak amniyon kesesinin içinden çıktıktan sonraki hali tam bir ucubeliktir. Buna rağmen, Oğuz, bu yeni formu, başlangıçta bir karşıdeğer olarak yorumlamamış ve yaşamasına izin vermiş hatta katkıda bulunmuştur. Tepegöz’ün karşıdeğer oluşu tamamen onun süreç içindeki eylemleriyle ilgilidir. Dolayısıyla başlangıçta onu karşıdeğer olarak konumlandırmayan, bunun için sürece ve eyleme bakan bir toplumun kültürel, ahlâkî ve toplumsal değer yargılarına vurgu yapmak şarttır. Bu, Oğuz’un yaşamaya, farklı normların ve türlerin hayat hakkına saygı duymaya gösterdiği özenin bir ispatıdır.

Tepegöz’ün norm dışılığı Aruz Koca’nın onu evlat edinmesine engel olmaz. Bayındır Han’a kesenin içinden çıkan çocuğu işaret ederek; “Hanum munı mana virün, oğlum Basat ile besleyeyin”[12] der ve Bayındır Han’ın onaylaması üzerine onu alıp evine götürür. Tepegöz, kendisini beslemek için çağırılan dadıların önce sütünü, sonra kanını emmek suretiyle ölümüne sebep olur. Biraz büyüyünce de arkadaşlarının kulaklarını, burunlarını yemeye başlar. Aruz Koca, Tepegöz’ü döver, söver, netice alamayınca da evinden kovar.  Hikâye bu noktada fantastik bir nitelik de kazanmaya başlar. Tepegöz’ün peri olan annesi gelip oğlunun parmağına bir yüzük takar. Bu yüzük onu oktan ve kılıçtan koruyacaktır. Tepegöz, dağa çıkar, yol kesmeye, adam öldürmeye, haramilik etmeye başlar. Gerçekten de onu öldürmek için atılan oklar batmaz, vurulan kılıçlar kesmez. Tepegöz,  çoban çoluk demeden adam yemeye başlar. Oğuz’dan da birçok kişiyi yer. Bunun üzerine Dede Korkut, Tepegöz’le görüşür. Günde Oğuz’dan iki adam ve beş yüz koyuna anlaşırlar, yemeğini pişirmesi için iki de aşçı verirler. Oğuz’un Tepegöz’ü ucube ve karşıdeğer olarak tanımlaması, dolayısıyla bu yeni formun hayat karşısında başarısızlığının bir dilek ve ihtimal olarak belirmesi, hep bu eylemlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Gerçekten de bu eylemlerden sonra bu yeni formun ortadan kalkması gerekmektedir. Aksi takdirde normatif olan yani Oğuz ve dolayısıyla insanoğlu yok olacaktır.

Görüldüğü gibi, Tepegöz, günde iki adam ve beş yüz koyun yiyen bir devdir. Hikâyeyle ilgili herkesin ortak hükmü olan, “devlik” ve sıfat olarak “tepe göz”lük, Tepegöz’ün beden olarak hem kimliğinin, hem de norm dışılığının en temel iki göstergesidir. Aslında onu ucubeleştiren de bu iki özelliğidir. Tepegöz’ün kendisine ad olan sıfatı, farklı toplumların mitlerinde de bir takım kahramanlar için kullanılmıştır. Yunan mitolojisinde siklop (kyklops) diye anılan tepe gözler üç çeşittir: Birincisi Ouranos ile Gaia’nın (Gök ve Yer) oğulları olan Auranos kyklopslarıdır. İkincisi Odysseia’da geçen Sicilyalı kyklopslar, üçüncüsü ise inşaatçı kyklopslardır. “Ouranos Kyklopsları, birinci tanrılar kuşağına yani Gigantlar (Devler) kuşağına mensupturlar. Alınlarının ortasında bir tek gözleri vardır ve muazzam kuvvetleri ve el becerileriyle temayüz ederler. Bunlar üç tane olup adları; Brontes, Steropes (ya da Asteropes) ve Arges’tir. Sırasıyla gök gürültüsünü, şimşeği ve yıldırımı akla getiren adlardır bunlar. (…) Odysseia’da Kyklopslar, İtalya kıyılarında (Napoli civarında, Phiegrai Campi’de) yaşayan, tek gözlü, muazzam derecede güçlü, vahşi varlıklardan oluşan bir halk olarak geçer. (…) Yamyamlık etmekte sakınca görmezlerdi.”[13] Kyklopların üçüncü çeşidi ise Lykia’dan geldiklerine inanılan ve anıtsal yapıları yapan Kyklopslardı.

Bunlara bir de Homer’in Polifem’ini ekleyebiliriz. Tepegöz’le aralarında birçok benzerlik bulunan Polifem de tıpkı sikloplar ve Tepegöz gibi tam bir devdir. Ünlü oryantalist Heinrich Friedrich von Diez, Polifem ile Tepegöz’ü karşılaştırdığı bir çalışmasında, bir takım delillerden hareketle Homer’in Polifem’ini Tepegöz hikâyesini dinledikten sonra meydana getirdiği yönünde görüş bildirmiştir.[14] Bizim temel meselemiz hangi hikâyenin diğerinden etkilendiği değildir. Kesin olan, Tepegöz’ün bir siklop olduğudur.

Tepegöz’ün eylemleri esnasında savaşta olan Basat geri döndüğünde olan biteni haber alır ve Tepegöz’ü öldürmek üzere Salahana Kayasına gider. Basat’ın Tepegöz’ü öldürmek için attığı oklar, Tepegöz için sinek hükmündedir: “Depegöz olduğı Salahana Kayasına geldi. Gördi Depegöz güne karşu arhasın virmiş syatur. Çekdi bilinden bir oh çıkardı. Depegözün yağrına bir oh urdı. Oh kiçmedi paralandı. Bir dahı atdı. Ol dahı para para oldı. Depegöz kocalara ayıtdı: Bu yirün sineği bizi üşendürdi didi.”[15] Daha sonra Basat’ı yakalayan Depe Göz, onu “edüginin kunçına” sokar. Tepegöz, ortalama bir insanın, çizmesinin koncuna sığacağı kadar iri/devdir. Basat, çizmeyi hançeriyle keserek dışarı çıkar ve Tepegöz’ün aşçısı olan iki kocadan onun ölümünün nasıl mümkün olacağını sorar. Onlar da gözünden başka bir yerde et olmadığını söylerler. Basat, ocakta ısıtılan mızrağını Tepegöz’ün gözüne sokar ve arkasından gelen bir dizi mücadelenin sonunda Tepegöz’ü öldürür.

Hikâyede Tepegöz’ü dev ve yamyam kılan fiziksel özellikleri şunlardır; insan eti yemekten imtina etmemesi, günlük yeme kapasitesinin insanüstü olması, cüssesinin bir ağacı eliyle kökünden sökecek, bir kümbeti eliyle dağıtacak kadar iri olması vs. Bu durumda fiziksel normatiflikten bir sapma söz konusudur. Şüphesiz aynı şey cücelik için de geçerlidir. Ancak Canguilhem, cüceden çok devin ucubeliğe yakıştığını ileri sürer; “çünkü büyümenin belli bir kertesinde nicelik niteliği sorgulanır hale getirir”, hâlbuki “küçüklük, şeyin niteliğini, mahremiyeti, gizliliği içinde barındırır gibi görünür. Nitelik ne kadar az gözler önüne serilirse o kadar iyi korunur.”[16] Şüphesiz cücenin, fiziksel yetersizliği sebebiyle, normatif tür için bir tehdit oluşturma kapasitesinin düşüklüğünü de göz önünde bulundurmak gerekir.

OĞUZ/TOPLUM ve TEPEGÖZ

Hikâyenin kahramanı Tepegöz’ün gerçekte bir adı yoktur. Tepegöz aslında onun fiziksel/bedensel özelliğidir ve bir anlamda onun sıfatı kendisine ad olmuştur. Yani Oğuz onu, adıyla değil sıfatıyla anmaktadır. Tepegöz, bir tanımlamadır. Oğuz, onu tanımlayarak bir bakıma onun bedenine müdahaleyi amaçlamış/gerçekleştirmiştir. Çünkü beden tanımlamasının bizzat kendisini bedene müdahale biçimlerinden biri kabul etmek mümkündür.[17] Hatta bedene müdahalenin, aslında bedenin tanımlanmasıyla başlayan bir süreç olduğunu söyleyebiliriz. Oğuz’un Tepegöz’ün bedenine müdahalesi başlangıçta tanımlamaktan ibaret kalır. Genel olarak toplum, bireyleri, onlarla ilgili bir takım tanımlamalarda bulunarak bünyesine katar ya da bünyesinden çıkarır. Bu anlamda tanımlama sıradan bir toplumsal faaliyettir. Ancak zaman zaman bu tanımlamalar bir karşıdeğer yaratma amaçlı olabilir. Oğuz’un Tepegöz’le ilgili tanımlamasının gerisinde bir karşıdeğer yaratma çabası görünmüyor. Onun karşıdeğer olması, bedeniyle değil eylemleriyle ilgilidir. Dolayısıyla bu noktada Oğuz’un telafi edici bir kültürel esnekliğe sahip olduğunu da söylemek gerekmektedir.

Beden her şeyden önce, insanın insan olarak görünme aracıdır.[18] İnsan, fiziksel varlığını kuşatan deri vasıtasıyla “beden kendini” topluma takdim eder. Toplumsal ilişkiler bu takdim/arzdan sonra ve bu takdim/arz vasıtasıyla gerçekleşir. “Bedenlerin topluma arzı veya toplum sahnesinde yer alışı ise, oldukça karmaşık bir süreçtir. Karmaşıklığın temelinde bedenlerin birbiriyle karşılaşması, etkileşime girmesi ve birbirine müdahale etmesi veya güçlü olanların zayıf olanlara karışması yatmaktadır.”[19]

Dede Korkut - Osman Nuri Ekiz - Türkçe Tarih

Tepegöz, beden olarak kendini Oğuz’a arz ettiğinde –bu kesenin yırtılması ve bir tür doğum neticesinde olduğu için bilinçli bir arz değildir- toplum onun norm dışılığını ona karşı davranışlarının merkezine koymamış gözükmektedir. Hatta bu norm dışılık Tepegöz’ün lehine işleyen bir süreci başlatmıştır. Aruz Koca’nın; ““Hanum munı mana virün, oğlum Basat ile besleyeyin” demesinin gerisinde, norm dışılığın Tepegöz’ün aleyhine işleyecek bir süreci başlatma ihtimalini bertaraf etme duygusu vardır. Yani Aruz Koca, bunu söylerken Tepegöz’ün norm dışılığının olumsuz bir takım tepkiler doğuracağının farkındadır. Bayındır Han ve beylerin, Aruz Koca’nın bu isteğine ucubelik olgusuna dayanarak karşı çıkmaları, bu farklı türün yok edilmesini istemeleri söz konusu bile olmamıştır. Ancak, Tepegöz büyüdükçe bedenini topluma arz/takdimi farklılaşmaya başlamıştır. Oğuz’un bedene müdahalesi –tanımlama dışında- yani Tepegöz’ün ölümünü istemeleri, bu noktadan sonra gündeme gelmiştir. Öte yandan, Tepegöz’ün bedenini arz/takdimi de bilinçli bir takdim olmaktan uzaktır. Onu bu şekilde davranmaya iten onun dev biyolojisidir. Dolayısıyla burada kültür ve doğanın (culture-nature) çatışması söz konusu olacaktır. Başlangıçta doğanın kültür üzerinde gerçekleştirdiği egemenlik, zamanla –Basat sayesinde- kültürün doğayı yenmesiyle son bulacaktır. Ancak burada kültürün karşı safında yer alan doğa yani Tepegöz’ün, dünyaya geliş biçiminin doğal olmadığını da unutmamak gerekir.

Tepegöz hikâyesi, Peri Kızı, Tepegöz’ün doğum şekli, fiziki özellikleri ve eylemleri bakımından gerçek olmaktan uzaktır. Bu hükümden hareketle aslında hikâyede Tepegöz’ün bir sembol olduğunu, bu sembolün de büyük bir günahın (zina/tecavüz) doğuracağı büyük sonuçları/kötülükleri temsil ettiğini, dolayısıyla en başa dönerek Tepegöz’ün bir kötülüğün bedenleşmiş/cisimleşmiş hali olduğunu söyleyebiliriz.

SONUÇ

Dede Korkut anlatılarından biri olan Tepegöz anlatısının kahramanı, dünyaya geliş biçimi, fiziksel özellikleri ve eylemleriyle tam bir ucubedir. Çalışmamızda, kahramanın eylemlerine vurgu yapmamızın nedeni, ucubenin etkisiyle var olduğu gerçeğidir. Bir kese içinde bir pınarın başına bırakılan ve ilk başta görenler tarafından belirsizliği çağrıştıran kelimelerle tasvir ve tavsif edilen Tepegöz, bütün ucubeliğine rağmen hikâyenin başında bir karşıdeğer olarak tanımlanmamıştır. Oğuz’un onun bedenine dair tek müdahalesi onu “tepe göz” olarak tanımlamaktan ibarettir. Öte yandan onun bedensel ucubeliği Oğuz kültüründe telafi edilebilir bir sorun olarak algılanır. Bu ucube bedenin, yok edilmesi veya uzaklaştırılması düşünülmez, aksine topluma kazandırılmaya çalışılır. Dolayısıyla onun ucube boyutu göz ardı edilirken, insan boyutu öne çıkarılır. Ancak, Tepegöz, zamanla eylemleri ve etkisiyle bir ucube olarak belirir ve bu noktadan sonra toplum, onun bedenine yönelik bir müdahaleyi gündeme alır. Bu müdahale kimi zaman kültür-doğa çatışması biçiminde gerçekleşir.

Tepegöz, fiziksel yapısı ve eylemleriyle bir ucube, dev ve yamyamdır. Bu itibarla mitolojik siklopslara ve Homer’in Polifem’ine de benzemektedir. Siklopsların mitolojik anlatılarda bir takım erdem ya da zaafları temsil ettikleri dolayısıyla anlatıların da buna bağlı olarak sembolik anlamlar içerdiği görülür. Bu bağlamda Tepegöz hikâyesi ve hikâyenin kahramanı Tepegöz de bir sembolik okumaya açıktır. Hikâye, tama gibi kötü, çirkin, gayriahlâkî bir eylemin (tecavüz-zina) ve bu eylemin neticesinde dünyaya gelen bir ucubenin hikâyesidir. Tepegöz’ün ucubeliği ile eylemin çirkinliği, kötülüğü arasında determinist bir ilişki vardır. Bu noktadan bakıldığında Tepegöz’ün bir kötülüğün bedenleşmiş hali olduğu söylenebilir.

KAYNAKÇA:

Ancet, Pierre, Ucube Bedenlerin Fenomenolojisi (Çev: Ersel Topraktepe), 1. Baskı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2010.

Devellioğlu, Ferit, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, 8. Baskı, Aydın Kitabevi, Ankara, 1988.

Diez, Heinrich Friedrich Von, Homerinki İle Karşılaştırmada Yeni Keşfedilmiş Oğuz Tepegözü, Baku İnternational Multiculturalısm Centre, Bakü, 2015.

Ergin, Muharrem, Dede Korkut Kitabı I-Giriş-Metin-Faksimile, 3. Baskı, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1994. 

Grimal, Pierre, Mitoloji Sözlüğü-Yunan Ve Roma, (Çev: Sevgi Tamgüç), Birinci Baskı, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2012.

Korkmaz, Ramazan, “Fenomenolojik Açıdan Tepegöz Yorumu”, Yazınsal Okumalar, 1. Baskı, Kesit Yayınları, İstanbul, 2015. 

Okumuş,  Ejder, “Bedene Müdahalenin sosyolojisi”, Beden Sosyolojisi, (Ed: Kadir Canatan), İkinci Baskı, Açılım Kitap, İstanbul, 2015. 

Elektronik Kaynak: 

https://gebe.com/amniyon-kesesi-nedir 04.07.2018 

[1] Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, Ankara, 1988.

[2] Muharrem Ergin, Dede Korkut Kitabı I-Giriş-Metin-Faksimile, Ankara, 1994, s. 207.

[3] Ramazan Korkmaz, “Fenomenolojik Açıdan Tepegöz Yorumu”, Yazınsal Okumalar, İstanbul, 2015, s. 36-37.

[4] Ergin, a.g.e., s. 207.

[5] A.g.e, s. 208.

[6] Amniyon sıvısı ve amniyon kesesi için bkz. https://gebe.com/amniyon-kesesi-nedir 04.07.2018

[7] Pierre Ancet, Ucube Bedenlerin Fenomenolojisi (Çev: Ersel Topraktepe), İstanbul, 2010, s. 15.

[8] A.g.e., s. 27.

[9]  A.g.e., s. 29.

[10] Alıntılayan Ancet, a.g.e., s. 18.

[11] A.g.e., s. 18.

[12] Ergin, a.g.e., s. 208.

[13] Pierre Grimal, Mitoloji Sözlüğü-Yunan ve Roma, (Çev: Sevgi Tamgüç), İstanbul, 2012, s. 397-398.

[14] Heinrich Friedrich von Diez, Homerinki İle Karşılaştırmada Yeni Keşfedilmiş Oğuz Tepegözü, Bakü, 2015.

[15] A.g.e., s. 211.

[16] Alıntılayan Ancet, a.g.e., s. 114.

[17] Ejder Okumuş, “Bedene Müdahalenin sosyolojisi”, Beden Sosyolojisi, (Ed: Kadir Canatan), İstanbul, 2015, s. 59.

[18] A.g.e., s. 47.

[19] A.g.e., s.47.

Bahtiyar Aslan

(www.tyb.org.tr)

 

DEDE KORKUT KİMDİR?

Dede Korkut (Korkut Ata), Oğuz Türklerinin eski destanlarında yüceltip kutsallaştırılmış ve bozkır hayatının geleneklerini ve törelerini çok iyi bilen, kabile teşkilatını koruyan yarı-efsanevi bir bilgedir ve Türkler'in en eski destanı olan Dede Korkut Kitabı'ndaki hikayelerin anlatıcısı ozandır.

Adı, tarihî kaynaklarda ve çeşitli Oğuz rivayetlerinde kimi zaman sadece "Korkut", kimi zaman "Korkut Ata" olarak geçer; Batı Türkçesinde "Dede Korkut" olarak da anılır. Sirderya havzasında tespit edilmiş halk anlatıları onu bir baksı (Şaman) olarak tanıtırken yazılı kaynaklarda hükümdarlara vezirlik, müşavirlik yapmış bir Müslüman Türk velisi olarak tanıtılmıştır. Oğuzların İslâm'ı kabul edişlerinden önceki dönemlerin bir kâhini (kam, baksı) olduğu, İslâmlaşma sürecinde kültürel değişime paralel olarak bir evliya kimliğine büründüğü düşünülür.

Kazak ve Kırgız bahşılarının piri olarak da tanınmaktadır. Bir söylenceye göre Kırgız şamanlarına kopuz çalmayı ve türkü söylemeyi öğretmiştir.

Halk rivayetlerine göre aydın, berrak gözlü dev kızından dünyaya gelen Dede Korkut'un hayatı hakkında tarihi kaynaklardaki bilgiler birbirindn farklıdır. Korkut Ata'dan bahsedilen en eski tarihî kaynak İlhanlı veziri Reşidüddin'in Câmiü't tevârih'idir. Tabip Reşidüddin'in 1305 yılında bir heyetle yazdığı bu ünlü kitapta dört Oğuz hükümdarının çağdaşı olarak Korkut'tan bahsedilir. Bu esere göre Korkut, Bayat boyundan olup Kara Hoca'nın oğludur. 295 yıl yaşamıştır. Oğuz sülalesinin dokuzuncu hükümdarı İnal Sır Yavkuy zamanında ortaya çıkmış, onuncu hükümdar Kayı İnal Han'ın ve ondan sonraki üç Oğuz hükümdarının müşavirliğini yapmıştır.

Ebü'l-Hayr-ı Rûmî'nin kaleme aldığı ve Saru Saltuk'u konu alan Saltukname (1480)'ye göre Korkut Ata Osmanoğulları ile aynı soydandır. Eserin ikinci ve üçüncü cildinde Osmanoğulları'nın soyu İshak peygamberin oğlu Ays nesline dayandırılmakta ve Korkut Ata soyundan oldukları belirtilmektedir.

Tebrizli Bayatî Hasan b. Mahmûd'un eseri olan Câm-ı Cem-Âyin (1481) adlı Osmanlı silsilenamesine göre Korkut Ata, 28. Oğuz Hanı Kara Han tarafından Medine'ye gönderilmiş, İslam peygamberi ile tanıştıktan sonra Oğuzlar'a İslamiyet'i öğretmekle görevlendirilen Selman-ı Farisi ile birlikte dönmüştür. Aynı kaynakta onun Ürgenç Dede adlı bir oğlu olduğu kayıtlıdır.

15. yüzyılda kaleme alınan Velâyet-nâme-i Hacı Bektâş-ı Velî'de Korkut Ata, Türk söylencelerinde Hanlar Han'ı olarak adı geçen Oğuz padişahı Bayındır Han ve onun beylerbeyi Kazan ile birlikte anılmıştır, bunların ölümüyle Oğuz cemaatinin dağıldığı söylenir.

Ebu'l Gazi Bahadır Han'ın 1659-1660 yıllarında yazdığı Şecere-i Terakime adlı eserine göre Korkut Ata, Kayı boyundandır, Abbasiler devrinde yaşamıştır ve Oğuz ilinde çok sayılan bir devlet müşaviridir.

Ebülgazi Bahadır Han'a göre 295 yıl, bir halk rivayetine göre 100 yıl yaşamış olan Dede Korkut'un ölümü hakkındaki rivayetler de çok çeşitlidir. Kazaklar arasında yaygın olan menkıbeye göre yirmi yaşında iken rüyasında aklar giymiş bazı yaratıklar ona kırk yıl yaşayacağını haber vermiş, bunun üzerine Korkut ölümsüzlük istemeye karar vermiştir. Karşılık beklemeden hastalara yaptığı yardımlar Allah katında makbule geçmiş ve bir gün uykuda iken Allah ona, "Ölümü kendin arzu etmedikçe ölmeyeceksin" demiştir.

Bir başka rivayete göre Korkut Ata uzun süre ölümden kaçmak istemiş ama nereye gitse "mezar arayan Korkut için" mezar kazan birilerini görmüştü. Sonunda 300 yaşında iken kendisi için kazılan mezarlardan birinin yanında ölmüştür. Dede Korkut'un ölümden kaçma çabası, Sümerler'de Gılgamış Destanı'nda Gılgamış'ın ölümsüzlüğe ulaşma uğraşları ile anlatılan ölümsüzlük arayışının bir uzantısı olarak düşünülebilir.

Azerbaycan'da ve Anadolu'da Dede Korkut'a ait olduğu iddia edilen kimi mezarlar vardır.

1638 yılında Alman imparatorunun Moskova ve İran elçisi Adam Olearius, Dede Korkut'un Demirkapı- Derbend şehri yakınlarında "İmam Korkut" adlı bir İslam velisinin mezarını gördüğünü anlatmıştır. İran ve Dağıstan Tatarları arasındaki sınırı belirleyen küçük bir ırmağın kenarında bulunan mezar, kaya içine oyulmuş büyük bir mağara şeklinde olup tabutu dört tahtadan yapılmıştı. Olearius'un yerlilerden dinleyip aktardığı söylenceye göre kopuz çalıp şiirler söyleyen bu İslam velisi, peygamberin yakınlarındandı ve onun ölümünden sonra 300 yıl daha yaşamıştı. Putperest Lezgiller'i İslam'a davet için gittiği sırada öldürülmüştü.

Evliya Çelebi Seyahatname'de, 1647'de Demir Kapu'da gördüğü ziyaretgâhın Dede Korkut'a ait olduğunu yazar. Olearius'un bahsettiği mezarı aramaya sonradan Rus doğubilimci Wilhelm Barthold da gitmiş fakat bulamamıştır. Mezarın zamanla kaybolduğu düşünülür.

Evliye Çelebi 1655'te gördüğü Ahlat'tan bahsederken de "Ahlat'ta yatanlardan birisi de Korkut Han'dır şeklinde bahseder.

Sirderya havzasında yaşayan Kırgız, Kazak, Karakalpak ve Türkmenler tarafından ziyaret edilen ve Korkut Ata'nın kabri olarak bilinen bir mezar daha vardır. Kalinski ile Kızılorda arasında Sirderya nehrinin Aral gölüne yakın bir yerinde sahilde bulunmaktadır.

Bayburt'un güney doğusundaki Masat köyünün hemen çıkışında halk arasında Ali Baba Türbesi denen Türkmen türbesinin Dede Korkut 'a ait olduğu iddia edilir. Bu tez, şair Orhan Şaik Gökyay tarafından ortaya atılmıştır.

Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)