Son Dakika



Öykü, edebi türler içinde oldukça saygın bir yere sahip. Çağlar boyunca gösterdiği, kendine özgü ve istikrarlı gelişimle bu saygın yeri hak ediyor. Toplumların edebiyatı, kuşkusuz, insanı insana anlatan, insanı insana tanıtan, insanı insana gösteren öykülerle zenginleşir, değerlenir.

Değer bilir, vefalı, belleği güçlü toplumumuz nedense, nasıl oluyorsa, öykücülerimizin değerini bir türlü bilmez. Oysa edebiyat tarihimize şöyle bir göz atsak değerini bilemediğimiz pek çok değerle karşılaşırız.

1995 yılının son aylarında yayımlanan Adam Öykü dergisinin ilk sayısı ile 2005 yılının ortalarında yayımlanan İmge Öyküler dergisinin 3. Sayısı bu konuya yer vermişti.

Adam Öykü’deki soruşturma “Başlangıcından bugüne, öykücülüğümüzde unutulmuş ya da yeterince üstünde durulmamış değerler var mıdır? Nedenleri nelerdir?” adını taşıyordu.

İmge Öyküler’deki soruşturma ise “1980’den günümüze unutulmuş, öyküleri gözden kaçmış, öykülerinin değeri yeterince bilinmemiş farklı kuşaklardan öykücüler kimlerdir, neden?” adıyla yer almıştı.

Örneğin Zeynel İlhan, Samet Ağaoğlu, Tektaş Ağaoğlu, Ahmet Naim, Müfide Anadol, F. Ülkü Aren, Kemal Bilbaşar, Ayhan Bozfırat, Fahri Celalettin, Meral Çelen, Sadri Ertem, Orhan Hançerlioğlu, Şahap Sıtkı, Osman Cemal Kaygılı, Bekir Sıtkı Kunt, Umran Nazif, Selahattin Enis, Mehmet Seyda, Kamuran Şipal, İlhan Tarus, İsmet Tokgöz, Saadet Timur ve Kenan Hulusi unutulanlar arasında sayılmıştı.

Bu adlardan bazıları son beş yıl içinde biraz olsun hatırlandılar, kitapları, toplu öyküleri basıldı. Ahmet Naim, Samet Ağaoğlu, Osman Cemal Kaygılı, Kamuran Şipal, Ayhan Bozfırat, Kenan Hulusi şanslı olan yazarlar.

Kenan Hulusi’den kısaca söz edeceğiz…

1906’da İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde okudu. Öğrencilik yıllarında edebiyat dünyasına adım attı. Serveti Fünun dergisinde yayınlanan ilk hikâyelerinin ardından, aynı dergiye yazan diğer altı arkadaşı ile birlikte, 1928’de, edebiyatımızda “Yedi Meşaleciler” adıyla anılan topluluğu oluşturdular.

Sabri Esat Siyavuşgil (1907-1968), Ziya Osman Saba (1910-1957), Yaşar Nabi Nayır (1908-1981), Muammer Lütfi (1903-1947), Vasfi Mahir Kocatürk (1907-1961), Cevdet Kudret (1907-1992) ve Kenan Hulusi’nin oluşturduğu grupta tek hikâye yazarı kendisiydi.

Grup, önce bir antoloji, ardından da bir dergi hazırlayarak manifest bir çıkış yaptı. Topluluk, milli edebiyatçıların sığlıklarına, gerçekçilikten kopmuş ve içi boşalmış “milli” liklerine bir tepkiyi dillendiriyordu. Ancak uzun soluklu olmayan çıkışları, Meşale dergisine sığınmalarıyla son buldu.

Kenan Hulusi bundan sonra Vakit gazetesine geçti, gerçekçiliğe yöneldi. Gazeteciliğinin de etkisiyle küçük hikâye tarzını benimsedi. Cumhuriyet döneminde korku türünde örnekler veren ilk hikâyeci oldu. Yaşadığı sürede beş hikâye kitabı yayınlandı. “Osmanoflar” romanı ve kısa hikâyelerinin birçoğu gazete sayfalarında kaybolup gitti.

1943 yılında Adapazarı’nda yedek subay olarak askerliğini yaparken tifüse yakalandı,  öldü. Kitapları ölümünden sonra derleme ve yeniden basım biçiminde yayımlandı. Osmanoflar (1938, 2004), RBK Pansiyonu (1938, yazı dizisi, kitabı basılmadı.), Yedi Meşale (1928, ortak kitap), Bir Yudum Su (1929), Bahar Hikâyeleri (1939), Son Öpüş (1939), Bir Otelde Yedi Kişi (1940), Bir Yudum Su (1929,1944), Kenan Hulusi-Hikâyeler (1973), Beşer Dakikalık Hikâyeler (2000), Yaz ve Aşk Hikâyeleri (2004, Derleme), Miras Keçe (2009).

Unutulan bu değerimizi bir hikâyesiyle analım…

“PORTAKALLAR İÇİNDE

Bir Tahayyül…

Odanın duvarları kıpkırmızı bir kâğıtla kaplı... Ve tavanında bir beyaz fanus var. Odam, ince dilimler arasındaki elyafı damla damla erimiş; posası tamamıyla çekilmiş, henüz donmaya yüz tutan şeffaf usaresi, içinde bir riyayla tutuşmuş kırmızı bir portakal sanki... Biliyorum, dışarıda gün, yaz yakıtlarının ağdalı sıcaklığı, ağustos gecelerinin ılık rehaveti içinde değil...

Şimdi bahçemin, karlı, sakin ve ketum yollarında, mermer “sebu” lar içinde beyaz zambaklar gibi açan kış mehtapları var… Alnım, baştanbaşa ince, buzlu bir karla örtülmüş ve dışarıda soğuk bir kışla içerde sıcak bir odanın adeta yenilecek hissini veren gevrek meyveler haline getirdiği bir cam üstüne dayalı düşünüyorum:

Yaz, yaprakları arasında sarkan portakallarının donmuş birer alev haliyle şekil aldığı iki ağaç arasına gerilmiş, uyumak değil, dinlenmek için yatılan bir salıncakta, yarı uyanıklık içinde geçirmiş gibiyim. Ve geçen yaz, sıcak bir rüzgâr, sımsıcak bir kokuyla, kanatları birdenbire ardına kadar açılmış pencerelerim, bütün bu yaz, böyle açık, apaçık, üryan ve kayıtsız kalmıştı. Bütün bir yaz ki, dilimin ucunda, eriyen lezzetini hiçbir zaman kaybetmemek için, dişlerimi daima sımsıkı kapayacağım bir tat bıraktı ve başımda ağrı...

Senin bir macerayla içlenmiş hüzünlü rikkatini, gurup zamanları yüksek dağlar başında çalan bir piyano gibi dinlediğim güzel kış aylarının mermer “sebu” lar içinde açtığı bugünler beni elbette münzevi bırakmayacaktın… Ve kış, elbette alnımı bir buzlu camda bulmayacaktı... Duvarları kıpkırmızı bir kâğıtla kaplı ve tavanına muz rengi bir fanus asılmış odama girdiğin zamanlar, mantonu ben çıkaracaktım ve gene ben elinden eldivenlerini...

İçerde bulduğun yumuşak, seyyal, ışıklı renk, vücudunu damla damla ihata ederken; karlı, buzlu, soğuk bir kısır odama girer girmez serin bu ılıklık içinde bıraktığın ellerini avuçlarıma uzatacaktın... Vücudun odamın portakal rengine, harareti bol memleketlerde, muhayyel bir ağacın kıpkızıl yaprakları arasında olmuş bir buzlu meyve gibi leziz bir ışık verecek ve dudakların bu meyve üstüne “buse” denilecek bir böcek düşürecekti.

Sonra odanın ılık, sakin, tenha mahremiyetinde sesini dinleyecektim… Sesin ki, bir Çin sebusuna bir gümüş bıçakla vurulmuş kadar uzun ve derin akislidir... Şimdi, alnımın bir buzlu cam üstüne hasta dayandığı bu dakikalarda, getirdiği kıpkızıl bir karanfil ıtrini, odanın portakal rayihasıyla karıştırmak isteyen bir yaz rüzgârı vehmettiğim vakit, parmaklarım penceremin mandallarına yavaş yavaş gidecek... Ve kanatlar açıldığı zaman, gene penceremin kenarlarında birikmiş kar, odamın tuğla zeminine dökülecek...

Bomboş bir beyazlıkla karşılaşmış gözlerim içine, saf bir kış mehtabı damlarken, vücudum biraz hayret, biraz korku, birçok teessürle adım adım geri çekilecek... Kollarını; bitkin, mustarip, mecalsiz açılmış oldukları halde, arkamı, odamın kıpkızıl duvarlarına vereceğim… Her hangi bir tesadüfün sevkiyle içeri girenler, yüzümde, bir aşk uğruna çarmıha gerilen İsa’nın masum, ince, hüzünlü ve durgun tebessümünden başka hiçbir şey bulmayacaklar...”

(Kenan Hulusi, Hayat Dergisi, Cilt: 5, Sayı:122, 28 Mart 1929, s.19). Hayat Dergisi 2 Aralık 1926’dan 30 Aralık 1929’a kadar haftalık yayımlandı. İlk iki yıl eski harflerle, harf devrimi üzerine, 1928 Ağustos’undan itibaren ara ara 29 Kasım’dan itibaren de tamamen yeni harflerle basıldı. Her sayısı yirmi büyük sayfa ve altı cilt tutan 146 sayılık bir eserdir. (se)

Selim Esen

Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)