Son Dakika



İyi-kötü, güzel-çirkin, ışık-karanlık; kozmik ikilem, mitik düalizm hemen bütün kültürlerin, dinsel tasavvurların temelidir. Asl’olan ilk seçeneklerdir tabiî. ‘İyi’dir, ‘güzel’dir, ‘ışık’tır. Haktır: sahih, gerçek. Adalettir: hak ve hukuka uygunluk. Kuşkusuz, bu kavram veya terimlerin etimolojik yapıları ile semantik anlamları arasında paradoksal bir ilişki vardır. Paradoksal ve göreli. Çünkü negatif (–) pozitifin (+) zıddı bir değerdir ama nihayet bir ‘değer’dir. Benzeri şey “Hak geldi bâtıl zail oldu” ayetindeki bâtıl (namevcut, gerçek olmayan) için de söylenebilir. Salâh Birsel’in “Bir şiir yalnız o şiire giren değil, bir de girmeyen sözcüklerden meydana gelir.” diye imlediği ‘altın oran’ için de…

Şiirin zıddı yine şiirdir. Düzyazı ayrı, apayrı bir türdür. İnşa, mensur, mensure, nesir, seçili nesir; kimi şiire yakın, kimi büsbütün uzak ama kesinlikle zıddı değil. Gerçi kayda değer bir düzyazıdan söz edebilmek ne mümkündür bugün. Roman, bir, hikâye, iki. Söyleşi, günlük, mektup, özellikle deneme; hak getire. Enis Batur, bir, Haydar Ergülen, iki. Türk edebiyatı ara renklerini kaybetmek üzere. Ara, pastel renklerini. Cemal Süreya “Denemenin tanımı biraz da asliye mahkemelerinin tanımına benziyor,” der: “Hukuk Usulü yasalarında, bu mahkemeler ‘öbürlerinin görevleri dışında kalan işlerle uğraşır’ diye tanımlanmaktadır. Oysa en geniş alan yine asliye mahkemelerine kalır.”

Şiirin karşıtı ‘bir başka şiir’dir. O şiirin zıddı da bir başka şiir. Kötü dışarılık, denilebilirse apoetik bir sıfattır, müteşair de. Lügatimizin, tebeşir dairemizin haricindedirler. Keza bir metin ya şiirdir veya değil. Havı, çapağı alınmamış olabilir, şair mahsus mürekkep taşırmış da olabilir; bakılır. Bakılır, varsa kusurları görünür kılınır. Yargı, teşhis nihayet bir ‘görüş’tür. Şiirden, şairden çok fikir sahibini resmeder. Şair bildiğini okur yine. Otomatik yazıyı (écriture automatique) yeğleyebilir; poetikasını kusurlar üzerine kurabilir; Aslı Serin gibi ataleti bile ululayabilir. Doğrusu ya, spontan, ayıklanmamış bir şiirdir onunki. Kılçıklı, dumanı üstünde, hayat ve “hayat” dolu bir şiir. bu benim.zip (2007), Dans Etmesek de Olur (2012); âdeta Edip Cansever’in “Masa”sına benzerler. Bana mısın demezler onca yüke.

Şiirin yelkovanı gençliktir. İki ibresinden biri. Yaşlandıkta ‘benci’leşir şair. Hırçınlaşır, iki anlamda da akrepleşir. Seyrelerek akar. Şiir, değil midir ki bir barbar aşısıdır, edebiyatın ilk, ilkel türü. Akıbetini de gençlerin, en gençlerin verimleri tayin eder. Doğrusu ya, renkli, uç, kabına sığmayan bir şiir yazılmaktadır bugün. bu benim.zip’in sırt yazısında da “Riskli bir şiir yazıyor Aslı Serin.” denir: “Malumatfuruşluk adına şiirden kovulan gündelik hayat, Aslı Serin şiirinin esas malzemesi. Gündelik hayatın birey üzerindeki etkileri, şairaneliğe prim vermeyen, rahat, akıcı bir dille anlatılıyor.” Necmiye Alpay aksi fikirdedir ama. Milliyet Kitap’ta (16 Ocak 2010) “Sessel çağrışımların peşinden gitmek biçimindeki yaygın şairanelik de kitap boyunca kendini gösteriyor ve gitgide dozunu artırıyor, ancak, bu tür bir sesçiliğin humora dayalı eleştirisini de içererek-” der. Demek, ‘prim vermemek’ kâfi değil. Silmedikte, ‘delete’ tuşuna basmadıkta, bu kez şiir bildiğini okur. Okuyor! Şair, elbette, kusurlar üzerine de kurabilir poetikasını. Ama ‘altın oran’ şarttır. Ne diyordu üstad: “Bir şiirin güzelliği kendi dışında bıraktığı sözcüklerin sayısıyla doğru orantılıdır.”

Kuşkusuz, her dişi kalemşorun kalbinde bir parça Virginia Woolf vardır. Onun günlük hayata dair büyülü anları, ayrıntıları ölümsüzleştirme ‘deney’leri. Mrs. Dalloway (1925), Deniz Feneri (1927), Dalgalar (1931). Daha çok da Kendine Ait Bir Oda (1929, Çev. Suğra Öncü) ve o söz: “Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!..”  Ancak, salt ilk romanı Dışa Yolculuk’u (1915) değil, Mrs. Dalloway’i de tekrar tekrar yazdığı söylenir. Kıssadan hisse: Aslı Serin’e ve herkese.

Şiir hayatı, dış dünyayı hiç kaale almamıştır. ‘30’lu yıllara kadar aynaya da bakmamıştır. Aynaya, suretine. Tartışılan biçim olmuştur hep. Köğük (bend, dize grubu), ölçü, uyak. Nâzım Hikmet’e, Garip’e, ‘40 Kuşağı’na, hatta İkinci Yeni’ye dönük saldırıların çoğunluğu “belden aşağı”dır bu yüzden. Kaba, art niyetli. Maksat recmdir: linç, tasfiye. Dönemin kalem kavgalarına komşuluk etmenin anlamı yok şimdi; kusur, varsa eğer bir kusur (ki iyi seçilmiş bir kelime değildir “malumatfuruşluk”), entelijansiyaya, siyaset tellâllarına aittir.

Entelijansiya, tırnak içinde bir sınıftır, tırnak içinde bir zümre, katman. Bilgiyi soğurmakla, dönüştürmekle yükümlüdür. Fikir üretmekle, problem çözmekle, çözüm üretmekle yükümlü. Şair ona değil, o şaire mecburdur. T. S. Eliot’a katılmamak ne mümkün. Denemeler’de “Danimarka’yı sevmem, bilmem,” der, “ama bana birisi artık Danimarka’da şiir yazılmıyor derse ürperirim. Çünkü en fazla on yıl sonra ‘Danca’ diye bir dil kalmaz ve dolaysıyla ‘Danimarkalılar’ diye bir ulus da.”

Entelektüel bilmeyi, anlamayı öngörür, aydın ise inanmayı. Birinin kökü ‘intellect’tir: akıl, zekâ. Diğerinki nur, ışık. Entelijansiya bu iki zıt kavramın bir bileşenidir, ortak adı.

Aslında, poetik, sanatsal bir tasavvurdur Cumhuriyet. Şiire teşne “ulema”nın bir eseri. Ulemanın, “aydın”ların. Adı Ahmet Celâl’dir: Yakup Kadri’nin Yaban’da resmettiği. Adı Osmanzade Hamdi Bey’dir: Faruk Nafiz’in “Han Duvarları”nı ithaf ettiği. Adı Fikret Irmaklıdır: Yaşar Kemal’in Teneke’sindeki... Dahası; Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Hasan Âli Yücel, Mehmet Fuad Köprülü dahil, hemen hepsi ‘kendi hallince’ “şair”dirler de. Kim bilir, belki de bu, politikanın poetikaya galebe çalmasını daha bir kolaylaştırmıştır.

Adanalıdır Aslı Serin. Bir şehirli. Necmiye Alpay “Sıkıştırılmış bir hayatın sıkıştırılmış anlatısı” der bu benim.zip için. Aynı şey, Dans Etmesek de Olur için de söylenebilir, muhtemel eserleri için de. Zira “yabancılaşma”nın farkında ve “gündelik hayatın esrarsız derinlikleri”nde aramaktadır şiiri. Vaktiyle, Faruk Nafiz’in “Gidiyordum, gurbeti gönlümde duya duya,/ Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya” diye içlendiği, iç geçirdiği Anadolu o Anadolu değildir artık. Gurbet, taşra algısı müruru zamana uğramıştır.

Mehmet H. Doğan “[B]u kuşak,” der Beş Hececiler’i işaret ederek (Yüzyılın Türk Şiiri, 2002), “yapay bir duyarlıkta, tekdüze, ısmarla­ma bir şiir sergilemiştir. Görmeye, dile getirmeye çağrıldıkları yurt gerçeklerini bilmedikleri, Anadolu’ya uzaktan baktıkları için de yurtseverlik, kahramanlık üzerine yazdıkları şiirler, yeteneksiz şairlerin elinde kuşaktan kuşağa aktarıla­cak sahte, içtenliksiz bir şiirin yerleşmesine yol açmıştır.” der ve ekler: “Beş Hececilerden belki yalnızca Faruk Nafiz Çamlıbel’in, belki yalnızca ‘Han Duvarları’ şiiri zamanı aşıp bugüne gelebilmiştir.”

Sahte, içtenliksiz ne demek, bir metin ya şiirdir veya değil! Ziya Osman Saba hariç, Yedi Meşaleciler de poetik serüvenimizin haricindedirler. Ne kuramsal bir katkılarından söz edilebilir, ne getirdikleri herhangi bir yenilikten, açılımdan… Aslında, Tarih’in teyid etmediği “şair”ler kütükten düşülmelidirler.

Şairlik bir ‘üst-kimlik’tir. Yazınsal bir aktivist olarak şaire özgü vasıfların, özelliklerin bütünü. Şairin örneğin bir başka türlerde de eserler veren Özdemir İnce’nin bir başka sıfatlara ihtiyacı yoktur. Memet Fuat Aydınlar Sözlüğü’nde (2001), “Özdemir İnce şair olmasaydı da yalnızca üç deneme kitabı yayımlamış olsaydı, nasıl değerlendirilirdi? Hiç kuşkusuz eleştiri dünyasında saygın bir yer edinirdi, başarılı bir eleştirmen olarak anılırdı.” dese de, o, nihayet bir şairdir. Bir sualci. Toplumsal belleğe içkin bir memba, bir dönüştürücü. Aklı yazıtlarda, şaman atalarında bir modernist. Kendi deyimiyle;  T. S. Eliot’ın, Ezra Pound’un, Umberto Eco’nun, Saptırılmış Vasiyetler’in Kundera’sının, Amerika Dersleri’nin Italo Calvino’sunun, Dua ve Kılıç’ın Adonis’inin oturduğu mahallenin bir sakini...

Asl’olan şiirdir; şiir dolayımıyla şairin verdiği fotoğraf. Cirmidir; akranlarından, ruh akrabalarından farkı. Yoksa gösterdiği yerde, mahallede kimse oturmuyor olabilir. Gerçi bir yol haritasıdır onunki. Ayak izlerini sürecekler için bir rehber, bir ev ödevi. Zira Özdemir İnce “birkaç kişi”dir: ve eleştirmen, ve çevirmen, ve fıkra yazarı.

Aydınlar Sözlüğü bir kupürler, değiniler kitabıdır. Memet Fuat’ın kalbine ilişmiş kişilere dair binbir not, anekdot. Sırf adından ötürü Ferit Edgü’nün kopardığı vaveyla hatırlardadır. Ferit Edgü “Türkiye’den başka hangi ülkede böyle bir Aydınlar Sözlüğü olabilir ki?” diye sorar: “O ülkelerin de bir Sultan Abdülhamid’i, bir Vehbi Koç’u, bir Cem Boyner’i, hatta bir İsmail Dümbüllü’sü olabilir. Ama Memet Fuat’ın dışında hangi yazar, bu yazarların başına aydın sıfatını oturtabilirdi?

Aydın, ortak zihinsel bir imaj yaratamayan sıfatlardandır. Entelektüel de. Kişiye göre, döneme göre tarif edilmişlerdir hep. Dinozorlara has bir cinliktir Memet Fuat’ınki. Tersine tebbet bir tashih. Tasnif veya tespit değil; tashih, bir özeleştiri. Ferit Edgü’nün tepkisine de hiç şaşırmamıştır, eminim. Zira aydın hâlâ o ‘yaban’dır; “Han Duvarları”ndaki, O veya Hakkâri’de Bir Mevsim’deki o yabancı.

Bana göre, soluk, ferini yitirmiş bir kelimedir aydın. Entelektüel ise zaten toprağımıza ayak basmamıştır.

Hüseyin Ferhad
Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)