Köy Enstitüsü müdürlerini yazmak neden Sercan Ünsal’a kaldı? / Ali Ekber Ataş
Köy Enstitüleri Türk eğitim tarihinde unutulmaz bir yere sahiptir. Bu eğitim kurumlarıyla ilgili sayısız kitap yazıldı. Ancak bu okulların müdürleri hakkında kitaplar yok denecek kadar az.
Biri bu soruya yanıt versin?! Tarihi yapıp baştan yazanların tarif ettikleriyle, tarihi kes yapıştır “kolajlama” tekniğiyle yaratıp güya, tarih yazıklarını (!), sanıp tahrip edenler arasındaki fark, emek sermaye çelişkisiyle açıklanabilir ancak… Geçelim bunu bir kalem asıl meseleye döneyim ben: Cemal Süreya, ‘Kahvaltı’ adlı şiirinde, “Yemek yemek üzerine ne düşünürsünüz bilmem / Ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı.” diye yazmıştı. (Beni Öp Sonra Doğur Beni, 1973, E yayınları) Gerçekten kahvaltı etmediğim zaman mutsuz hissederim kendimi. Neyse ki bu sabah, tam kahvaltımın başına otururken kapı zilimiz çaldı. Diyafondan, “Kim O?” diye sorunca “posta” yanıtını aldım. Önceden haberliydim bana gelecek bu postadan, ama bu kadar erken gelmesine şaşırdım. Açtım kapıyı. Postacı gençten biri. Adımı söyledi, tam kendisi deyince, elindeki gülümsemesiyle kargoyu avuçlarıma bırakıp gitti. Paketi alıp masamın arkasındaki kitapların üzerine bıraktım açmadan. Bir güzel kahvaltımı edip, masayı topladım. Biten çayımı da içerden doldurup geldim. Bir yandan çayı yudumlarken, makas elimde paketi dikkatlice açtım. Sercan Ünsal’dan sürpriz. Önümde, fırından yeni çıkmış iki ekmek misali sımsıcak, baskıdan yeni çıkmış iki kitap: Pulur Köy Enstitüsü - Osman Yalçın Kitabı ve Sovyetler'den Pamukpınar Köy Enstitüsü'ne Rus Hasan Daha ne ister ki insan, bu güzel armağanlar üstüne. Açıp teşekkür faslını geçince başına çöktüm kitapların. Can Yücel’i hatırladım, Sercan Ünsal’ın Osman Yalçın Kitabı’na ön söz yazan Öner Yağcı’nın şu paragrafını okurken: “(…). Köy Enstitüleri sistemini toplumumuza en iyi aktaran ve onlarca kitabı, yüzlerce yazısıyla eğitimimizin hemen hemen tüm sorunlarına ışık tutan ağabeyim Dr Niyazi Altunya -henüz kitaplaşmayan- ‘Köy Enstitüleri’nin Kurucu Müdürleri’ çalışmasının ‘Sunuş’ yazısında şöyle diyor: ‘Bir eğitim kurumunun verimli çalışmasında, o kurumu yönetenin önemli ve belirleyici bir yeri vardır. Hele Köy Enstitüleri gibi zor koşullarda, olanaksızlıklar içinde kurulanlar için yönetici daha da önemlidir. Öncü İsmail Hakkı Tonguç, bozkırda ıssız vadilerde, bataklıklarda bazen tek işe yarar binası bulunmayan yerlerde 700-1300 öğrencinin sorumluluğunu üstlenen Köy Enstitüleri müdürlerini çok dikkatle, titizlenerek, sınayarak seçmiş ve onlara hem koruyuculuk yapmış hem de onları öğrencileri gibi işbaşında yetiştirmiştir. Sonuşta büyük ölçüde yanılmamıştır. (…)” Evet, Tonguç Köy Enstitüleri müdürleriyle ilgili büyük ölçüde yanılmamıştır ama bu büyük eğitimcilerce Köy Enstitüleri’yle ilgili kitaplarda aktarılan anılar dışında yaşam öyküleriyle ilgili kitaplarında müdürleriyle ilgili bölümlerin çok sınırlı olduğunu biliyoruz. Pulur Köy Enstitüsü Müdürü Osman Yalçın Kitabı, Barış Kitap, Sercan Ünsal Aynı konuya Rus Hasan kitabının ön sözünü yazan Taner Ay da şu ifadelerle değiniyor: “(…) Köy Enstitülerin’nin tarih yazımına gelince, en büyük sıkıntı bu alanda ortaya çıkıyor, 17 251 mezundan sadece bir Pakize Tükoğlu’nun isminin olması üzüntü verici. Pakize teyzenin yazdıklarından başka Köy Enstitüleri’ne dair tarih çalışmaları da okudum ama çoğu bende hayal kırıklığı yarattı. (…)” Öğretmenliğimin ilk deneyimini, 1994 yılının 13 Eylül’ünde, yeni başlayan eğitim öğretim döneminin ilk adımını, Malatya Kozluca Ahmet Yesevi Lisesi’ne atanır atanmaz yaşadım. Yarım dönemi burada, diğer yarısını da Akçadağ İlköğretim Okulu’nda tamamladım. Dönem sonu, “eş durumundan” atamamı isteyip İstanbul’a geldim. Akçadağ İlköğretim Okulu’ndayken, aynı zamanda bölüm başkanlığını, Tatbiki Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü hocalarından tanıdığım Prof. Dr. Halis Biçer’in yaptığı İnönü Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Resim-İş Bölümü’nde, birinci sınıfların “Temel Plastik Sanatlar Eğitimi” derslerini verdim. Benim için olağanüstü bir deneyimdi Malatya’da ve özellikle Resim-İş Bölümü’nde geçen günlerimin ilk yılı. Burada tanıştığım meslektaşlarımdan edebiyat öğretmeni Nihal öğretmenle de Malatya Radyo Fon’da “Edebiyatımızdan Portreler” programını hazırlayıp sunduk. İlk ustamızı da Melih Cevdet olarak belirledik. Nedeni de şuydu: ABD’de McCarhty’nin başlattığı komünist avının ilk ve unutulmaz kişileri, ABD Komünist Partisi üyesi Ethel ve Julius Rosenberg’ler oldular. 19 Haziran 1953 yılında casusluk nedeniyle suçlu bulunup New York’ta idam edildiler. Melih Cevdet’i, bu idama karşı ANI şiiriyle sesini yükselttiği için seçmiş ve dolu dolu bir hazırlık sonrasında harika program sunmuştuk meslektaşımla. (Yazımın sonuna “Anı” şiirini aldım.) Aynı yılın (1994) mayıs ayıydı. Eğitimin de son dönemi içindeydik hemen hemen. Yazılılar bitmiş, karne döneminin hazırlıkları başlamıştı. İşimiz epeyi azaldığından, derslerimizi de öğrencilerin ilgi alanlarına yönelik etkinliklerle geçiriyorduk. Gazete ve TV’lerin haberlerinden Ankara’da kitap furanın olacağını öğrenmiştik. Nihal öğretmenle, radyo programımız için bunun iyi bir fırsat oluşturacağını düşünerek, fuara gitme konusunda karar verdik. Yazı ve kitaplarından tanıdığımız, yazarlarla yapacağımız söyleşileri de programımızda sunarız, programımıza da hem ilgiyi arttırmış hem de yüzeyselliğinden de arındırmış olacaktık. Öyle de yaptık. Ankara’ya gittik. Fuarın ilk günü çok kalabalıktı ve anca bir iki yazarlarımızla söyleşebildik. İkinci günü Can Yücel ve İlhan Selçuk’un imza günündeydik. Her ikisinden de inanılmaz bir kuyruk sırası vardı. Önce Can Yücel, sonra da İlhan Selçuk ile yaptık söyleşimizi. Söyleşimiz sırasında Can Yücel hem kitaplarını imzalıyor, hem bizim sorularımızı cevaplandırıyor, yanında da Mahmut Makal, bir yandan da masa altındaki şarabını götürüyor. Sıkıldı imza atmaktan. Mahmut Makal’a dönüp “Mahmut hadi içmeye gidelim” demez mi… İmza sırasından homurtular yükseldi. Mahmut Makal sakinleştirince bu sefer de kitap imzalamayı bıraktı. Ayağa kalkıp konuşmaya başladı. Köy Enstitüleri’nden girdi Mahmut Makal’ın yazdığı köy romanından çıktı. Sesalırım için kasetimiz kalmayınca notlar alabildik sadece. O notlar da sanırım ya radyoda ya da Nihal öğretmende kaldı. Tam 32 yıl geçmiş aradan. Söylediklerinin hepsini anımsamak çok zor. Aklımdakiler de bu anıyı yazdırdı bana anca. Can Yücel’in o gün anlattıklarının yankısı bugün sabah elime geçen Sercan Ünsal’ın Pulur Köy Enstitüsü -Osman Yalçın Kitabı- yla daha da netleşti. Sovyetler'den Pamukpınar Köy Enstitüsü'ne Rus Hasan, Barış Kitap, Sercan Ünsal Öner Yağcı’nın Niyazi Altunya’dan alıntıladığı sözleri okuyunca farkettim bunu. Aslında Can Yücel, hayatı boyunca birebir yaşadıklarından süzdüklerini, ana unsurları ve tanıklıklarıyla anlatmıştı da ben o vakit anlayamamışım. Oysa o babasıyla beraber, farklı dönemlerde değişik Köy Enstitüleri’ne gitmiş, babasıyla oralarda da kalmış. Bunlardan biri de Pamukpınar Köy Esntitüsü’nde bir ya da iki günlük kalmışlığını dinlemiştim Sercan Ünsal’dan, kitabının yazımına başladığı ilk günlerden. Talip Apaydın Can Yücel ile tanışıklığını, Ankara’da arkadaş olduklarını, birlikte konuştuklarına değinmiş, ayrıntısına girmeden de Bozkırda Bir Eğitim Pınarı Pamukpınar Köy Enstitüsü (1941-1954) kitabında yazmıştı. Ayrıca, aynı çalışmasında gene Talip Apaydın ve Eğitimbaşı Osman Yalcın ilişkisine de yer vermişti. Aslında Can Yücel, Mahmut Makal üzerinden köy romanı, Köy Esntitüleri üzerinden bugüne seslenmiş, genç kuşaktan bizlere, o gün anlattıklarında. Sözlerinin satır aralarında Osman Yalçın ve Şinasi Tamer gibi okul müdürlerini, unutulmaz işlere imza atan Ustaöğretici Rus Hasan’ı da anlatıyormuş meğer. Bunu, otuz iki yıl sonra görmüş olmak benim için kayıp. Deneyim böyle bir şey işte… Dahası var: Can Yücel’in anlatıklarının ardındaki Köy Enstitüleri manzaraları, doğacı gerçekçiliğin resimdeki akımı / anlatımı empressionist resim akımının manzara resimlerinin bir anlatımı ve de karşılığıydı bana göre. Bugün, farkına vardım bunun… Aşk olsun Sercan Ünsal, (Abi) gerçekten sana aşk olsun ki, bunca yıl sonra beni Malatya günlerime götürdüğün ve Ankara’daki Can Yücel anılarımı tazelediğin için. Binlerce teşekkür… Köy Enstitüleri tarihine önemli katkı yapacağını düşündüğüm konusunda ilkler arasında olan her iki kitabı okuduktan sonra Sercan Ünsal’la çalışmasının öyküsünü üzerine bir söyleşi yapmayı planladığımı da unutmadan belirteyim. İşte Melih Cevdet Anday’ın ANI şiiri: ANI Bir çift güvercin havalansa Yanık yanık koksa karanfil Değil bu anılacak şey değil Apansız geliyor aklıma Neredeyse gün doğacaktı Herkes gibi kalkacaktınız Belki daha uykunuz da vardı Geceniz geliyor aklıma Sevdiğim çiçek adları gibi Sevdiğim sokak adları gibi Bütün sevdiklerimin adları gibi Adınız geliyor aklıma Rahat döşeklerin utanması bundan Öpüşürken bu dalgınlık bundan Tel örgünün deliğinde buluşan Parmaklarınız geliyor aklıma Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm Kahramanlıklar okudum tarihte Çağımıza yakışan vakur, sade Davranışınız geliyor aklıma Bir çift güvercin havalansa Yanık yanık koksa karanfil Değil unutulur şey değil Çaresiz geliyor aklıma. Ali Ekber Ataş

Gercekedebiyat.com
















YORUMLAR