İşte belki de bu yüzden adını terapistim koydum.

Dün gece, saat 03: 30’da bilgisayarın başından kalktım. Salona geçtim. Üçlü koltuğa uzandım. Yeni başladığım öykünün finalini düşünmeye başladım. Koca bir kentte yalnız, yani tek başınaymışım gibi. Kendimi sonsuz sessizliğin, dilsizliğin içindeymişim sandım.

Hem ürperdim hem de titredim. Bir ses duyar gibi oldum. Kulak verdim. Bir sesti duyduğum! Üstelik dışarıdan geliyordu, tanıdıktı. İrkildim. Yüreğim ağzıma geldi. Kulaklarım zonkladı. Yüreğim bir kapanda kalmış ve kurtulmak isteyen bir kuş oldu. Çırpındı durdu, bir süre. Sakinleş dedim yüreğime. Korkmana gerek yok. Kanıksadığın ve beklediğin ses bu!

Üçlü koltuktan kalktım.

Salon penceresini açtım. Gözlerime inanamadım. Karşımda bana gülümseyen mehtaptaki yüzünü gördüm. O sendin. İçim kıpır kıpır oldu. Hiç şaşırmadım dersem yalan olur. Mehtaptın karşımda. Benimleydin.

Hoş geldin terapistim. Sesine gereksinimim olduğunu nasıl da bildin?!’ dedim.

O, yalnızca sana özgü gülümsemenle,

Bilirim zor anları, hepsi bu işte. Çünkü zor anlarımda beni anlayacak ve dinleyecek birileri olmadı hiçbir zaman,’ dedin. Pencerede durdum öylece. Kendimi kaptırdım yaşadıklarıma. Orada öylece duruyordun sanki. Ben de bulutların üstündeki bir masanın bu tara irileri olmadı hiçbir zaman,”!”fındaymışım gibi oldum. Bir şey eksik dedim kendi kendime ve mutfağa koştum. Eyvah, hiç su kalmamış! Musluklar da kesat! Bir bardaklık su bulabildim. Çaydanlığa koydum. Kısık ateşte kaynamaya bıraktım. Pencereye döndüm. Karşına geçtim.

Sanki bir kır kahvesinde karşılıklı oturuyormuşuz gibi.

Sen konuştun, ben dinledim.

Bir kırık yaşamın iniş ve çıkışlarını, özlemlerini, beklentilerini; yarım yamalak güzelliklerini, en çok da tek yanlı özveriyi dillendirdin.

Kimi zaman neşeli, kimi zaman da kederli oldun.

Gülümsediğinde güller açıldı o kır kahvesinin çevresinde, kederlendiğinde ise aralıksız yağdı yağmur. Islandık birlikte. İyi ki gökyüzü bulutlardan şemsiyeler oluşturmadı üstümüzde.

Sırılsıklam bir konuşma özlemiydi bizimkisi. Doğrusu o saatte sen mi terapisttin yoksa ben mi terapisttim pek anlayamadım. Önemi de yoktu zaten.

Yüzünün gölgelenmemesi için inan, bir hakkım olsaydı eğer senin için seve seve kullanırdım. Çünkü bu sana değer. Bazen içli bir çocuk oldun karşımda, gürül gürül akan dağ pınarları gibi döktün içini avuçlarıma. Bazen mızıkçı bir çocuk oldun içine kapandın. Asla mızıkçı bir çocuk değilsin bilirim de… Bu hayat oyununda yok sayamayacağı ender insanlardan birisin. Arada sırada gözlerim duvar saatine kaydı. Üzüldüm. Saatin sesi yaramaz çocukların gizlenerek pencerelere attıkları oyun taşları gibi geldi bana. Bir şey de diyemedim yaramazlaşan duvar saatine.

Sen, ‘Bir başka güne erteleyelim buluşmamızı, benim de ayağımın çiçekten bir prangası var zaten,’ dedin.

Ve bulutlarla gitmek istedin.

Seninle kahve içmedik ki daha!’ dedim ve mutfağa koştum. Kaynamaya bıraktığım suyu anımsadım. Çok az su kalmıştı çaydanlığın içinde. Bir fincana boşalttım. Hazır kahve yaptım. Az şeker koyup getirdim. İkimizin arasındaki masaya bıraktım. İlk kez mehtabın da eli olduğunu gördüm. Hiç de şaşırmadım. Eli, senin elindi. Elini uzattın ve fincanı aldın. Bir yudum içtin kahveden. Onu aldığın yere bıraktın.

Hınzır bir gülüşle, ‘Benim tarafımdan içme, anlaşıldı mı bay yazar,’ dedin.

Tamam,’ dedim gözlerinin içine bakarak.

İçimden de şunları geçirdim:

Zaman sonsuza akıp gitse biz yüz yüzeyken ya da dursa. Ya da biz gözlerden uzak bir tablonun olmazsa olmaz iki kişisi olsak. Bize bakanlar bilmese de biz kim olduğumuzu bilsek. Ve hep konuşsak…’

İşte öyle olmayacak düşler kurarım kendime.

Ben de sanki içinden geçeni okuyorum o an ve senin şunları düşündüğünü düşünüyorum:

Bir vakit konuğum ol, oturup konuşalım biz bize. Konuştukça da uzasa gece hiç bitmese… İlle de bir konusu olmak zorunda değil konuşacaklarımızın. Havadan sudan da olabilir. Kendimize daha az zaman ayırsak, asla haksızlık olmaz diye düşünüyorum. Çünkü en çok da insan kendini anlattığında, kendine zaman ayırdığında uzaklaşır kendinden ve yabancılaşır kendine.

Kitaplardan, yaşanmışlıktan, özlemden de söz etmeliyiz. Dinlenmek istediğimizde perdesini açmalıyız duvarları olmayan evimin. Balkondaki saksılara günışığı taşıyan sessiz ve erkenci kuşlara bakmalıyız.

Sonra balkonla öpüşmeye doymayan güneşe çevirmeliyiz gözlerimizi.

Sabah çayı içmeliyiz oracıkta. Sonra duvarsız evimin eşiğindeki kumsalda yalınayak yürümeliyiz. Ayaklarımız serin sularla şakalaşmalı.

Doğmakta olan güneş alınlarımızdan öpmeli. Sessizce, yan yana gidebildiğimiz kadar gitmeliyiz. Bu kez bedenlerin dili konuşmaya başlamalı…’

Yalnızca hayal işte o kadar. Ben yazdıklarımın, yarattığım kahramanların tanrısıyım. Kaderlerini, yaşamlarını belirlerim.

Burada müthiş, engellenemez egemenliğim ve üstünlüğüm var. Oysa gerçekte bir otçuktan ve bir böcekten bile güçsüzüm. En narin yaratığı benim dünyanın. Kaderimi tayin edemem. Bir sihirli değneğim yok. Sözcüklere söz geçiririm de geçmişime, bu gününe, yarınıma söz geçiremem. Yaşam bir nehir ve o nehirde yalnızca bir yosunum. Olmayacak hayaller kurarım. Kendimi kandırıyor veya avutuyor muyum bilemiyorum.

Gördüm, boşuna gizleme yine gözlerin doldu. Dolan gözlerin boşaldı. Göz camlarım buğulandı. En usta parmağımı, yani işaret parmağımı kullandım bir kalem gibi. Mehtaptaki yüzünü çizdim göz camıma. Dudaklarımı kanatırcasına ısırdım. Çünkü ayrılık anı geldi diye.

Bilmiyorum, kim bilir bir daha ne zaman böyle bir şey gerçekleşir. Karşılığı hiçbir zaman olmayacak soruları göçmen kuş yaptım bu yüzden. Bu kuşları kendimden uzaklaştırdım. Uzun bir şiirin birkaç dizesini anımsadım.

Lütfen söyle!’ dedin.

Söyledim:

ellerin bir mecnun yurdu

upuzun bir sessizlik

birlikte okuduğumuz kitaplar kadar sımsıcak

biz bu kitapları ne zaman okuduk

ve niçin her satırını çizip

notlar düştük kıyılarına.

a. telli

Ve gittin ayağının çiçekten prangasına…

Güneş, sımsıcak bir öpücükle uyandırdığında beni elimdeki fincanla uyuduğumu anladım. Anlattıklarımın da yaşadıklarım olduğunu... İnanmayacaksın belki ama içtiğin tarafında fincanın rujunun izi vardı, peki ya buna ne diyeceksin.

Sen ne dersen de ben gece düşlerini seviyorum.

Tacim Çiçek
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)