Son Dakika

haydar-uzunyayla-kotu-gercekedebiyat.jpg


Başlıktaki  “İzle, geç ve unut” tanımı, özellikle son kırk yıldan beri yaşamı üst noktada etkileyen kapitalist kültürün tutsak aldığı bizleri ifade edebilecek en iyi vurgudur ve bu üçlemeyi farkında olarak, bir dizi deneyim ve gözlem sonucu kullanıyorum.

Dijital aygıtlar, ışıltılı teknolojiler, reklamlar, üretim-tüketim, sosyal ilişkiler ve benzerleri tarafından öyle bir bombardımana tabi tutuluyoruz ki hayal ve gerçeği ayıramaz durumdayız. Neyin kurgu, neyin olmadığını çok zaman karıştırıyoruz. Savaşları naklen izliyoruz; ölüme, cinayete, kan ve gözyaşına ekranlardan saniye saniye tanık olabiliyoruz.

Parazitleri, atık zevkleri, açlığı ve hastalığı, boyun eğmeyi, eğdirmeyi ve düşkünlüğü gözümüzün içine baka baka gösteriyorlar...  Ötekinin acısıyla, çaresizliğiyle tanışıyoruz ve işin feci yanı aynı anda kayıtsız konuma düşüyor ve unutuyoruz.

KÖTÜYÜ GÖRÜYORUZ AMA KILIMIZ KIPIRDAMIYOR

Kötü olanı görüyoruz ama kötüye karşı kılımız kıpırdamıyor. İzliyoruz, okuyoruz ve unutuyoruz… Yüz yüze ilişkilerimiz sınırlanıyor; yalnızlık, kimsesizlik artıyor, gerçek anlamda kimse kimseyi görmüyor ve sanal dünya yaşama egemenlik kuruyor.

Peki bu gelişme iyi midir? Bizi olaylara ve yaşama dışarıdan bakmaya zorlayan bu yeni kültürel oluşuma iyi veya kötü, ne diyeceğimi bilmiyorum ama son derece doğal karşılanıyor…

Kapitalist kültür, bireyi ticaretten ve tüketimden ibaret görür. Onun için yönetmek ve yönetilmek de ticarettir. Dünyaya gözlerimizi açar açmaz, daha başlangıçta söz konusu kültür tarafından şekillendiriliriz; tanrısı tanrımız, beğenisi beğenimiz, kutlamaları kutlamamız olur. Dahası ıstırapları da ıstırabımız olur ama bizler neden onun ıstırabının ıstırabımız olduğunu kavramakta zorlanırız.

KÜLTÜR BİR OYUNDUR

Kültür, bütün toplumlarda sürüp giden bir oyundur. Oyunun baş aktörü ise egemen güçtür.

Bu şu anlama gelir:  Kültürel kodları oluşturan, ona yaygınlık kazandıran, kuşaktan kuşağa aktaran güç iktidarda olandır ve aynı güç binlerce yıl sürebilecek etkileşim silsilesi yaratarak devam eder. Bu her çağda böyle olmuştur…

Büyük çoğunluk ise  -yani büyük sayılarla ifade edilen kesim-  güçlü kültürler yaratabilmeyi asla başaramamıştır. Birkaç zayıf ses dışında, sürekli alt grup olarak kalmıştır ve egemen kültürün kopyalayıcısı olmuştur. Aynı tip, aynı kalıp ve tebaa olma bağlılığıyla kendini tanımlamaya çalışmıştır…

BİR İLERİ BİR GERİ

Ayaktakımının rutin çiftetellisi her yerde aynıdır… Bir ileri, dört geri ve yüzyıllar geçer… Her yerde ve sürekli olarak benzer olanı üretir. Bu konuda oldukça mahirdir…  Çocuk ebeveynlerinin kültürel kodlarını kopyalar… Tacir bezirganın, yurttaş devletin, mürit şeyhin, işçi işverenin, sermaye sermayedarın kurallarını uygular..Depoladığı verileri, ürettiği aynılığı, elden ele, kuşaktan kuşağa, ikiye , üçe katlayarak devam ettirir…

Kimi zaman inanç, kimi zaman sosyal siyasal ilişkiler, ideoloji, kiminde çekiciliği baz alarak yürür ve daha vahimi komşusuna, yoldaşına da öğütleyerek: “Eğer mantıklı biriysen kodlara uy! Yanındakini de uymaya zorla!” der ve bu aldatıcı çağrı öylesine etkili olur ki herkes bir anda aynı şeyi yapmaya yönelir.

Zincirleme etkileşim bir nevi mutasyon görevi üstlenir, tekrar tekrar dolaşıma girer ya da duvara örülen tuğlalar gibi biri ötekine yapışarak yerini alır ve istenilen bina inşa edilir. Rekabet, yarışma, saldırganlık, tüketimin albenisi ve türlü araçlarla herkes birbirini kopyalar ve kuşatır.  

Kopyalama ve kuşatma eşiğinin aşılmasında kullanılan en etkili yöntemlerden biri dil olur.  Çünkü dil, kültür aktarımında önemli bir işleve sahiptir. İnsanın dünyasında bir şeyin sesle ifade edilmesi kadar etkili başka şey yoktur ve kendi içinde pek çok aldatıcı niteliğe sahiptir. Bundan dolayıdır ki  “yılanı deliğinden çıkarır,” övgüsüne layık görülmüştür.

KÜLTÜR NEREYE EVRİLECEK

Günümüzde kültür aktarımının saldırgan yanını oluşturan kapitalist gelişmelerin nereye evrileceğini öngörmekte zorlanıyoruz. Bireyin kendine ait kültürel özerklik kazanıp kazanmayacağını da bilmiyoruz.

Ancak kopya kültürlerin büyük oranda bireye verdiği zararı biliyoruz… Çünkü birey kendi yargılarıyla değil, ötekinin yargılarıyla davranış geliştiriyor.

Saf, temiz zihni, dışarıdan gelen iletilerin etkisiyle tökezliyor ve bir anda neyin hesaplı, neyin hesapsız olabileceğini görecek kadar beceri geliştiremiyor…

Böyle olunca mutlak hız ve hareket sahibi avcı, karşısındakinin sinir ve zihin sistemini etkileyerek akşam yemeğinin üzerine atlayabiliyor.

İçinde yaşadığımız yapılarda, sistemlerin özelliği gereği, hiç kimse, hatta hiçbir nesne bağımsız olamıyor ve şunu kavramak zorundayız:  Geleneksel yapıların kutsandığı  -ilkel örgütlenme tipi aşiretler dahil-  devlet, teokratik bürokratik kurumlar, dinsel oligarşiler, kısacası ideolojik ve ekonomik faktörlerin insanlığı ayrıştırdığı dünyamızda, hepimizin yararına gelişebilecek kapsayıcı, evrensel bir kültürün yeşermesi uzak olasılık olarak karşımızda durmaktadır.

Eğer geleceğe tanıklık edebilecek yolları açmak ve yeni ufuklara bakmak istiyorsak, avcının akşam yemeğine davet edilmediği yaşamın kodlarını oluşturmak zorundayız.

Haydar Uzunyayla

Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ YAZI

Benzer İçerikler