taner-ay-ve-yeni-romani-yarali-gonul-263602.webp


2023 yılının önemli romanlarından biri yılın son aylarında basıldı. Ekim ayında 1984 yayınevi tarafından yayınlanan Taner Ay’ın Yaralı Gönül adlı romanı “yılın en çok konuşulan romanı” olabilirdi ama mahzuru yok 2024’te de konuşulabilir. Elbet edebiyat ortamımızın, edebiyatın dışında bin bir gözlüğe sahip olmasıyla ilgili faciayla, onun takatiyle de ilgili.

Taner Ay, daha çok denemeleriyle tanınıyor. Yazarın Vesikalık Fotoğraflar, Becerikli Bozguncu Riminili Federico Fellini, Rock ve Şiddet, Metruk Zamana Seyahat, Marsyas’ın Cesetleri, Astigmat Bakışlar, CinemaScope Kadınlar&CinemaScope Erkekler, Yeşilçam Sokağı Fotoğrafları, Edebiyatımızda Unutulanlar ve Kaybedenler (I-II) ve Rüzgârâ Yazılanlar gibi kitapları bir fikir verebilir.

Yaralı Gönül, Taner Ay’ın belki ilk romanı değil ama benim ilk okuduğum romanı. Bu yaştan sonra sanırım romana filan bulaşmaz inancı pekişmiş bende nedense. Romanı bir solukta bitirdiğimde anladım ki insanın yetkinleştikten sonra romana başlaması, demek ki yerinde ve çok güzel bir şey.

YARALI GÖNÜL: YAKIN TARİHİN GÖMÜTLÜĞÜNDEN DİRİLMİŞ ‘TİP’LERİN OLAĞANÜSTÜ YAŞAMLARI

Yaralı Gönül, insanı şaşırtan karakterlerin ve içeriğin yanında gerçek anlamda bir kurgu cambazlığıyla örülü. (Bu ‘kurgu’ lafını nicedir sevmem, bir zamanların ‘arı-duru Türkçe’yle yazılmış’ tanıtım şablonu gibi oldu; hele anlı şanlı yayınevlerinin kötü yazarları ‘kurgu’dandır canım diyerek yutturmaya çalışmasını anımsayınca.) Ancak Yaralı Gönül, işte ‘romanda kurgu’ nedir diye örnek gösterilecek nitelikte. Neşet Ertaş türküsü adına benzeyen, bu teknoloji, mekanikleşmiş hız çağında oldukça banal bir etki bırakan ‘Yaralı Gönül’ adı, belki çekici gelmiyor.

Ama fena helda yanılıyorsunuz!

Roman dört bölümden oluşuyor. ‘Diruhi’nin Öyküsü’, ‘Mazhar’ın Öyküsü’, İsmail Safa’nın Öyküsü’, ‘Suat Hanım’ın Öyküsü’ olarak ‘İçindekiler’ başlığı altında ilk sayfada belirtilmiş. Yaralı Gönül’ün bir roman olarak hem künyesinde hem kapağında belirtilmiş olmasına karşın bu ‘İçindekiler’ başlığı Taner Ay’ın o güzelim deneme kitaplarına götürüyor okuru bir an. Roman aslında yukarıdaki kişilerden oluşan dört ana karakter üzerine kurulu; bu dört kişinin ve onların etrafında onları besleyen onlarca başarılı, gerekli yan karakter de var.

Romanın ilk yirmi sayfası, Hikmet Temel Akarsu’nun deyimiyle, tam anlamıyla ‘fragmansyon’ bir bölüm. (Hem de ‘sinemascope’!)

Saat “3.30’da” Çanakkale Kaba Tepe’ye çıkarma yapmak için harekete geçen yüzlerce işgal askeri filikalara biniyor. (Tarih 25 Nisan 1915 gecesi olmalı.) Ne var ki Queen, London ve Prince of Wales’ten ayrılan filikalara nereye çıkacakları konusunda önderlik eden istimbotun komutanının, onları Kaba Tepe’nin planlanan yerine değil de yanlış yere çıkarması, trajedinin başlangıcı oluyor.

“John Saville Metcalf'ın kafileyi epey kuzeye sürüklemesinin nedeni, Kaba Tepe'de Türk askerlerinin olabileceğini, orada sancaktan ve cepheden ateşe maruz kalacaklarını düşünmesiydi. Danışabileceği kimse olmadığından, bütün sorumluluğu üzerine almış ve Kaba Tepe'den uzaklaşmak için istimbotun burnunu iki kerte iskeleye çevirmişti. Diğerlerinin de kendisine uyduklarını fark edince, rotayı yeniden bir buçuk kerte iskeleye çevirdi.

Son istimbotta filotillanın emir ve idaresinden sorumlu olan Charles Dix bulunuyordu. Dix, uzakta görünen ve John Saville Metcalf'ın kafileyi peşinden sürüklediği o yüksek yerin Kaba Tepe olmadığını hissediyordu. Orası Kaba Tepe'ye nazaran daha yüksekti ve üzerinde bir bina yıkıntısı da görülmüyordu. Charles Dix, John Saville Metcalf'ın istimbotunun kafileyi Kaba Tepe'nin kuzey tarafına çektiğinden emin olunca, hemen dümeni alabanda etti ve önündeki filikaların kıçlarına yakın bir yerden onların sancak tarafına geçti. İstimbotların kendisine uyacağını düşünerek, önce az kuzeye, ardından da geniş bir kumsalın göründüğü güneye doğru dümen kırdı. Ama başaramamıştı...” (s. 10)

Bu ‘sahne’lerde kurşun vızıltıları, bağırış çağırışlar arasında romanın sayfalarında kapılıp gitmişken Taner Ay, birden kamerasını Türklerin karargâhının bulunduğu tepeye çeviriyor. İngiliz (roman) kahramanlarımız yerini Türk kahramanlara bırakıyor.

“Açıklardaki gemileri ilk Bigalı İdris ile Gelibolulu Cemil görmüşlerdi. Bunu hemen Yüzbaşı Faik'e söylediler, Yüzbaşı Faik, heyecanla yerinden kalktı ve dürbünüyle açıklara baktı. Tam karşılarındaki gemileri o da görüyordu. Ama gemiler çok uzakta olduklarından, onların hareket edip etmediklerini seçemiyordu. Yüzbaşı Faik hiç zaman kaybetmeden Binbaşı İsmet Bey'e telefonla bilgi verdi. İsmet Bey kendisine telaşlanmamasını, bir çıkarma yapılacaksa bile, bunun yerinin sadece Kaba Tepe olabileceğini söyleyerek, gemileri gözetlemeyi sürdürmesini emretti. (…)

“Yüzbaşı Faik, 3.30'dan sonra olanlara ise bir anlam veremedi. İstimbotlar, aniden Kaba Tepe'nin kuzeyindeki küçük kumsala doğru yönelmişlerdi. Yüzbaşı Faik'e göre, orası çıkarma yapılamayacak belki de yegâne yerdi. Uzunluğu altı yüz metre bile değildi…” (s. 11)

Tabi okur olarak okumaya başladığımız bir romanda daha ilk sayfalarda Yaralı Gönül’ün roman kahramanını, bu kan batağı içinde aramaya çalışıyoruz. Nihayet, 'roman kahraman/ları' nefessiz izlenen (pardon okunan!) bu kan banyosunun sonunda ortaya çıkıyor:

“İhtiyat zabiti İsmail Safa, komutasındaki bir manga askerle birlikte, Kaba Tepe'nin arkasındaki sırtlardan Hain Tepe'ye doğru inerken, yamaçların altındaki Anzak askerlerinin seslerini duyabiliyordu. İsmail Safa 1884 doğumluydu. Sorbonne'da hukuk tahsil etmişti. Pederi Divân-ı Muhasebat'tan emekliydi. Rodosto'nun Takavor Mahallesi'nden Diruhî Hanım ile evlenmeye hazırlanırken, askere alınmıştı. Önce Balkan Harbi'ne katılmış, oradan Kafkasya Cephesi'ne gönderilmiş, ardından da Çanakkale'ye intikal etmişti. Pederini ve Diruhî'yi üç yıldır görmemişti.” (s. 15)

Görüldüğü gibi romanın başkişisi İsmail Safa romanın (kadın) kahramanı Diruhî’yle bu sayfalarda beliriyor. (Bütün olaylar İsmail Safa'nın ya kardeşi Dr. Mazhar, ya evlenemediği nişanlısı Diruhî ya da eşi Suat Hanım üzerinde dönüyor.)  

Okur, -General Sir İan Hamilton’un anılarını aratmayan- muhteşem savaş sahnelerinden sonra romanın yine savaşla ilgili devam edeceğini sanırken, bu sahnelerin 170 sayfa boyunca hayatlarını didik didik okuyacağımız kahraman-lar-ımıza bir ‘giriş’ peşrevi olduğunu anlıyor.

İsmail Safa, aslında kardeşi Mazhar için istemeye gittikleri oldukça eğitimli, müziksever, burjuva denecek yaşamda Ermeni kızı Diruhî’yi kendine istiyor. 

“Esasında Diruhî biraderim Mazhar'ın hanım arkadaşıydı. Onunla nikâhlanacaktı, Bizim evde ismi hep geçer, pederim ve teyzem Diruhî 'yi pek beğenirlerdi. Bense yıllarca o kıza hiç tesadüf etmemiştim. Pederim ve biraderim Rodosto'ya kızı istemeye giderlerken, benim de gelmemde ısrarcı oldular. Orada fırkadan ahbaplarım vardı, bu kız isteme işiyle onları da görebilecektim…  Kız pek hoştu. Aklım başımdan gitti Hasan Tahsin. Olan oldu ve birkaç ay sonra Diruhî'yle biraderim değil, ben nişanlandım. O geceden sonra Mazhar bana ve Diruhî'ye küstü, bir daha da bizleri görmek istemedi. Süleymaniye'deki köşkten ayrıldı, pederini ve teyzesini bile aramadı...” (s. 49)

Kaderin sillesi, korkunç toplumsal felaketler, akla gelmeyecek tesadüfler, anlık verilen duygusal kararlar nice aşkı mahvetmiş, nice kadın ve erkeğin ömrünü daha o ayrılık dakikasında yaşayan ölüye çevirmiştir; bu bugün de böyledir. (TV’lerde saatlerce süren aile dramları programlarında bile sayısız örnek görülebilir.) En çok okunan edebiyat yapıtlarımızın başında gelen Kürk Mantolu Madonna buna en iyi örnektir. ‘Hiçbir canlı mutlu değildir’ diye yazıyordu bilmem ne eski tabletlerinden birinde!

Ne var ki İsmail Safa, Çanakkale Savaşı’na katılıyor (girişteki ‘müthiş fragman). Orada yaralanıyor aylarca hastane, dinlenme tedavi derken bu arada ondan hiç haber alamayan Diruhî Ermeni tehcirinin kurbanı olarak yollara düşüyor.

Taner Ay, bu ‘tehcir’i belki biraz fazla abartıyor, belki de eksik yazıyor bilemiyoruz. ‘Ermeni Tehciri’,  tarihimizin üzücü olaylarından biridir ama 1. Dünya Savaşı’nda 774 bin askerimiz öldü (sivil kayıplar tam bilinmiyor). Günde 500 askere yakın. Hatta Çanakkale’de, yetişmiş fidanlarımızın 10 ay içinde 250 bininin ölmesi o yılların acımasız kaderi hakkında fikir verebilir. Tarihsel toplumsal konumlarını doğru değerlendiremeyip oldukça yanlış kararlar vermiş o dönemin Ermeni toplumu da bu kıyımın bir parçasıdır.

Neredeyse bir burjuva yaşamı konforuna sahip (“Ben Diruhî’yi 1911 yılında tanımıştım. İsmiyle müsemmaydı.* Ayak bileklerine doğru daralan ipek elbiseleriyle, geniş kenarlı büyük şapkalarıyla ve kavisli yüksek topuklu ayakkabılarıyla çok hoş bir kızdı. İlk mektepte muallimeydi. Fransızcası ve İtalyancası ise mükemmeldi. Evlerinde düz telli ve iki pedallı piyanoyu anımsıyorum.” s. 36) Diruhî’nin yollardaki hali perişandır. Deyim yerindeyse pişmiş tavuğun başına gelmeyen Diruhî’nin başına gelmiştir.

TEHCİR VE ÖTESİ

Sirkeci’de trene binen kafile, hızla Anadolu’nun içlerine dalar:

“Bilecik'te bir gün kaldıktan sonra, aynı şekilde Konya’ya sevk edildik. Orada sefalet yavaş yavaş ortaya çıktı. Konya beş gün kaldıktan sonra, yine şimendifer vasıtasıyla Poza u'ya hareket ettik. Pozantı'dan ise yürüyerek Darson'a doğru yola çıkarıldık. Bu yolun Ermeniler için bir ölüm yolculuğu olduğu anlaşılıyordu. Kafiledeki herkes, yol üstünde kimi görürse, ondan bir parça ekmek dilenmeye başlamıştı. Kirlenmiş ve bitlenmiştik. Darson'daki o yedi gün içinde pislikten dizanteri salgını her gün binlerce kişinin canını aldı. Ölenlerimiz için seviniyorduk.   (…)

“Darson'dan sonra yine yürüdük… yürüdük... Hep yürüdük. Kavurucu sıcaklarda, akşam serinliklerinde ve gecelerin ayazında, dört gün dört gece boyunca hiç dinlenmeden yürüdük. Hepimizin yürümekten bacakları şişmiş, çıplak ayaklarımız cerahatın aktığı derin yaralarla kaplanmıştı. (…)

“Sonraki beş gün boyunca ekmek ve su bulamadık. Yalnızca hayvan dışkılarının içindeki tahıl tanelerini toplayıp yedik. Ama hiçbir yerde su yoktu. Sonunda dillerimiz susuzluktan kapkara olmuş ve şişmişti.

“On birinci gece, kafileyi takip eden adamlar, yürüyemeyecek haldekileri ve geriye kalan bütün çocukları alıp meçhule götürdüler. Onları bir daha göremedik.

“On üçüncü günün akşamında bir koruluğa ulaştık. Kavak ağaçlarının hemen arkasında, bir su birikintisi vardı. İçinde hayvan ve insan pislikleri yüzüyor, berbat bir koku yükseliyordu. O pis sudan içmemize bile izin verilmemişti.

“On beşinci gün yer gök ceset kokmaya başlamıştı. Artık saçları kafalarından ayrılmış, çırılçıplak bedenleri kararıp şişmiş ve kurtlarla kaplanmış cesetlerin arasında yürüyorduk.

“On yedinci gün aç köpeklerin canlı canlı kemirmeye çalıştıkları sekiz veya dokuz aylık bir bebeği, ölü annesinin memesini ararken bulduk. Delirmemek mümkün değildi. Cinnet geçiren bir jandarma, o bebeğin acılarına hemen orada son verdi.” (s. 31)

Görüldüğü gibi hastalıklar ve felaketler Ermeniler olunca oldukça hızlı davranıyor, daha dördüncü gecede “dizanteri” başlıyor, on beşinci günse “yer gök ceset” oluyor, hatta kokmaya başlıyor.


Yaralı Gönül, Taner Ay, 1984 yayınevi, İstanbul 2023

Osmanlı Devleti arşiv raporlarına göre, Ermeni nüfusundan tehcire tabi tutulanların sayısı 438758, tehcir bölgesine ulaşabilenlerin sayısı 382148 kadardır. Suriye’ye tehcirde Ermeni kayıpları konusunda Osmanlı arşivlerinde, 30-40 bin kişinin salgın hastalık ve açlıktan öldüğü, yol boyunca eşkıya çeteleri, çapulcular ve yağmacıların 6500-7000 Ermeni’yi öldürdüğü belirtilmiştir. 11 Eylül 1915’de Amerika’nın Mersin Konsolosu Edward Nathan yazdığı raporda Osmanlı Devleti’nin bu tehcir faaliyetini gayet intizamlı bir şekilde yaptığını, şiddete yer vermediğini ve yardıma muhtaç olanlara yardımda bulunduğunu belirtmiştir. Atatürk, ‘Bize karşı yapılmış olan iftiraların aksine, tehcir edilmiş olanlar hayattadır’ demiştir. (Bilal Şimşir, Ermeni Meselesi, Bilgi Yayınevi, Nisan 2013, Ankara)

Büyük Atatürk’ün sözlerine sonuna kadar inanıyorum: ‘Tehcir edilmiş olanlar hayattadır!’  Ve Osmanlı’daki iktidarlarını değişik adlarla aynen sürdürmektedirler.  Örneğin tıpkı Osmanlıda olduğu gibi edebiyat ve sanat ortamı da, -haniyse edebiyat bürokrasimizin tümü (eleştirmen-editör-ödül-yayınevi)- nedense Türk adına soğuk, edebiyatımızın adına bile katlanamayıp ‘Türkiye edebiyatı’ olmasını isteme cüreti ve kininde, etnisitelere ise aşkla bağlı, aramızda Ali Veli olarak gezen ‘Türkiyeli!’ kimlikler tarafından oldukça lumpen (katakulli-adam kayırma vs.) bir biçimde istila edilmiştir.

Romanda yer gök ceset olarak anlatılan zavallıların yaşadığı talihsizlikler maalesef yukarıdaki gibidir. Romanda bu acıklı sahneleri Ermeni öğretmen ve romanın kahramanlarından Diruhî Gamsaragan’ın anlattığını da dikkate almak gerekiyor. (Ah 1 milyon 700 bin kişi olarak kaydedilen, evlerinin kapısını kapatmaya zaman bile bulamamış, akıl almaz katliamlara uğramış ama yazarlarımızca adı bile anılmayan Balkan göçmenlerimiz aklıma geliyor. Makedonya 1900’un yazarı Necati Cumali’nin de kulağı çınlıyor.)

Diruhî’nin başına neler gelmemiş ki. Yolda (Tehcir yolunda) eski sözlüsü İsmail Safa’nın kardeşi Dr. Mazhar bekâretini alıyor, ırzına geçiyor, kafiledeki herkesi de öldürüyor. Diruhî’yi Reber adlı bir Kürt soyguncuya teslim ediyor. Reber onu üçüncü karısı olarak Urfa’nın köyüne  götürüyor, yeni adı Kürtçe Dilbirîn olarak 19 yıl Reber’in kapatması olarak yaşıyor. Doğurduğu çocuk da ırzına geçen Mazhar’ın; onu da Reber’e dayıyor, 19 yıl kumalarıyla yaşıyor.

19 yıl sonunda kaderin oyununa bakın ki Urfa’ya ağır ceza reisi olarak atanmış İsmail Safa’nın karşısına sefil bir yoksullukla üstelik kocası Reber’i öldürmüş bir katil kadın olarak çıkıyor. Bu kadının, dünyada sevdiği biricik kadın Diruhî olduğunu anlayan İsmail Safa bayılıyor.

Roman oldukça tatlı, kendi minvalinde geleneksel yolunda işte ilerliyor dediğimiz anda da mahkeme çıkışında Diruhî tabancayla öldürülüyor. Öldüren, babasının intikamını almak istemiş olan biricik oğludur. Diruhî’nin öldürüldüğünü duyan İsmail Safa da dayanamayıp kısa süre sonra intihar ediyor!

ROMAN ve AYRINTI

Eyvah roman daha yarılamadan bitti (Dilbirîn Kürtçe’de yaralı gönül anlamındadır) yaralı gönül ölünce Yaralı Gönül romanı daha ne kadar dayanır derken Taner Ay bu nefes kesen karşılaşmalar tesadüfler ağıyla ördüğü olayların bitimine eklediği yeni bir kahramanıyla okuru yeni maceralara sürüklüyor.

Romanı tümüyle özetlemek istemiyorum. Filmi anlatmak filmi izlemeyi engeller. Ama birkaç noktaya daha değineyim:

Yeni kahraman İsmail Safa’nın kardeşi Mazhar’dır. (İnsanın aklına hemen Dr. Mazhar Müfit geliyor ama ad benzerliğinden başka bir ilişki yok.) Dr. Mazhar bu kez İstanbul’un işgalinde bir Fransız askerini tabancayla öldürür. Yakalanıp Fransa’ya götürülür. Orada yargılanıp Fransız Guyanası’na yola çıkarılır. Belki Pappillon kadar değil ama Orhan Pamuk’un (intihalle dolu)Beyaz Kale’si yayan kalıyor.

“Saint-Laurent-du-Maroni'ye cehennemi bir sıcağa ve insanı canından bezdiren bir neme indiler. İskelede onları hemen hepsi beyaz elbiseli ve sömürge tarzı şapkalı memurlar karşıladı. Gardiyanlar mahkumları üçerli sıra yapıp saydılar, Biri onlara seyahat esnasında öldükleri için denize atılanların isimlerinin yazılı olduğu bir kağıt verdi. Sayma işlemi tamamlanınca, Saint-Martin-de-Re zindanının avlusundaki komut yeniden duyuldu. ‘Torbalar, omuza!’ Herkes torbasını bir kez daha omzuna almıştı. ‘İleri!’  Yürüdüler. İskeleden çıkıp, şehrin tozlu caddesine çıkınca, yarı çıplak sayılabilecek büyük memeli ve büyük kalçalı zenci kadınlar, şuh kahkahalarıyla mahkumların akıllarını başlarından aldı. Caddede birkaç tane de kırmızı çubuklu giysili ve hasır şapkalı mahkum gördüler. Kafiledekilerden çoğu buna bir anlam veremedi. Onlardan biri arkalarından, “Bonne chance!” diye bağırdı. Garabed Parseğyan, Mehmed Cemil'e dönüp adamın söylediğini tercüme etti. ‘Bize iyi şanslar diliyor!’ Ön sıranın sol başındaki Korsikalı'dan ‘Doublage!’ fısıltısı çıktı. Garabed bunu nasıl tercüme edeceğini bilemedi. Çünkü anlamını kendisi de bilmiyordu. Korsikalı kafileden kendisini duyabilenlere açıklamaya çalıştı. Mazhar o adamların, ‘Doublage’ denilen bir kanun gereğince, cezalarını çektikten sonra bir o kadar da sürgün yerinde kalması gerekenlerden olduklarını anladı. Nehir boyunca epey yürüdükten sonra sola döndüler. Karşılarına yüksek duvarların arasında, tuğladan inşa edilmiş iki sütunlu bir kapı çıkmıştı. Bu sütunların üst tarafında, altı hafif kavisli köprü benzeri bir kemer bulunuyordu. Kemerin alınlığındaysa ‘Camp de la Transportation’  yazılıydı…” (s.59)  

25 AGˆUSTOS 1932, CUMHURI·YET

İstanbul'un işgal yıllarında onlarca Türk, onlarca Fransız askeri öldürlüş ve Guyana'ya gönderilmişti.

Taner Ay’ın hadi tehciri anladık, Çanakkale savaşı sahnelerini anladık, ama Allahın Guyanası’nı bu denli ayrıntılarıyla tasviri gerçekten şaşırtıcı. Roman zaten Ay’ın titiz ayrıntı zenginliğiyle su gibi akıyor. Gerçekten de “İnsan bu ayrıntılar hiç bitmesin istiyor.”

Mazhar, Henri Charrière’i aratmayan biçimde Guyana’dan kaçıyor. Buenos Aires’e yerleşip bir Ermeni kadınla evleniyor. Heyhat bu kadınlar da Paris’ten gelmişlerdir ve İsmail Safa’nın oradan sevgililerinden biridir. Mazhar ölüyor ve bir Ermeni adıyla Buenos Aires mezarlığında gömülüyor.

Roman artık bitti diyeceksiniz ama sanki yeni başlıyor. Bu kadar dağılmış olayları İsmail Safa’nın dul kalmış eşi tarih öğretmeni Suat Hanım derleyip toparlıyor. Yorulan romanı ve okuru da serin sulara indiriyor. Yaralı Gönül romanı, Üç Silahşörler’de taşların yerine oturması gibi, buzdağı düzenle çatırdıyor ve yerine oturuyor.

Yalnızca ayrıntıların varlığı değil, Hikmet Temel Akarsu’nun kitapla ilgili yazdığı güzel bir yazıda “bazı eski sözcüklere sözlük lazım” uyarısının aksine Taner Ay’ın sürekli eylem yüklü kısa tümcelerden kurulu güzel ekonomik Türkçesi, romanın akıcılığını artırıyor, romanımız öldü dediğimiz bir zamanda özlediğimiz bir roman diline kavuştuk sevinci yaratıyor. Taner Ay edebiyat yapmıyor, anlatıyor.

Görüldüğü gibi romanda yeni bir sayfa açılmış görülüyor ama Türkiye’den Korsika’ya göçmüş orada bombalı eyleme karışmış bir Ermeni de romanın sayfalarını bırakmıyor!

Yaralı Gönül  1910-1935 yılları arasını konu ediyor. Ermeni-Türk ilişkileri gibi geniş derin bir olaylar/kahramanlar ağı ana teması. 13 Temmuz 1878 Berlin Barış Antlaşması’nda emperyalist alçakların “sorun” bellemesine kadar Türklerin 700 yıllık dostu Ermeni dostlarımızı, 800 yıl sonra Teşkilat-ı Mahsusa üyesi iki kardeşle roman örgüsünde kavuşturmak az bir şey değil.

Ama benim için Yaralı Gönül, bir macera romanı!

Taner Ay'ın 1984 yayınevince yayınlanan Yaralı Gönül’de beni şaşırtan bir özellik de oldukça matematiksel dizgeye sahip ve zengin tarihsel bilgi gerektiren roman olmasına karşın iki ay gibi (9 Eylül 2018 – 16 Kasım2018) kısa bir sürede yazılması.

Yaralı Gönül hazır bir senaryo, akıllı bir yapımcının parasını ve iyi bir film yönetmeninin emeğini boşa çıkarmayacak özellikte!

Yazıyı, kendisi de değerli bir romancımız olan Hikmet Temel Akarsu’nun değerlendirmesiyle bitireyim:

“Kitabın belki de en değerli tarafı 20. Yüzyıl Türkiye tarihi ve sosyolojisine herhangi bir tarafa, milliyete, siyasal gruba, mihrağa ya da etnisiteye ayrıcalık tanımadan, romancı nesnelliği içinde yaklaşıyor olması.”

Ama dediğim gibi: Yaralı Gönül, bir macera romanı! İçindeki politik figürler ve olaylar birer sos. 

Nicedir coğrafya dolu macera romanı özlemindeydik; macera romanı denen türü polisiye içinde boğmuşlardı. 

*Diruhi: Ermenice ‘prenses’.

Ahmet Yıldız
Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ YAZI

Benzer İçerikler