Son Dakika



‘‘Sabahattin Ali'yle depremin ne ilgisi var?’’ diyebilirsiniz.  Ama öyle değil! Bu yazının ucunca bir bölümü onunla ilgili olsa da, depreme de sıra gelecek. Önce Sabahatin Ali den başlayalım...  

1907’de, bugün Bulgaristan’nın toprakları içindeki Gümülcine’ye bağlı Eğildere’de doğan yazar Sabahattin Ali, 1927’de son sınıfını İstanbul’da okuduğu Öğretmen Okulu’nu bitirir. 1928’de Maarif Vekâleti’nin açtığı sınavı kazanarak Almanya’ya gider. 1930’da yedeğinde bir sandık dolusu kitapla Almanca öğrenmiş olarak Türkiye’ye döner. Almanya’ya giderken kendisinde var olan Turancı eğilimlerinin yerini sosyalist düşünceler almıştır.

Zekeriya Sertel, Almanya’dan dönen Sabahattin Ali ile tanışmalarını şöyle anlatıyor: ‘...İstanbul’a gelir gelmez ilk işi ‘Resmli Ay’a gelip bizlerle tanışmak olmuştu... Az zamanda hepimizin sevgisini kazanmıştı. Çok zekî, çok canlı, kabına sığamayan cıva gibi bir adamdı. O’nu tanıyıp da sevmemek olanaksızdı. Matbaaya daima elinde bir kitapla gelirdi.’’ Dergide düzeltmen, sekreter olarak çalışan Nazım Hikmet’le tanışır. İlk toplumcu gerçekçi öyküleri Resimli Ay dergisinde yayımlanır.

SABAHATTİN ALİ'NİN ÖĞRETMENLİĞİ ve SİNOP CEZAEVİ 

1932’de Konya Orta Okulu’na Almanca öğretmeni olarak görev yapmaktadır. Cemal Kutay’ın Konya’daki Yeni Anadolu gazetesinde çevirileri ve öyküleri yayımlanır. Haziran 1932’de günlük olarak yayımlanmaya başlayan Kuyucaklı Yusuf romanı okuyucudan büyük ilgi görür. Gazete önemli miktarda tiraj kazanır. Ancak, yayımcı Cemal Kutay ile anlaşmaya vardığı telif ücretinin ödenmemesi üzerine 26 gün süren metin akışını keser. Gazete aldığı tirajı kaybeder. Cemal Kutay bu duruma fena halde kızmıştır.

Atatürk’e hakaret ettiği gerekçesiyle Cemal Kutay ve ortağı İlköğretim Müfettişi Mehmet Emin Soysal tarafından ihbar edilince tutuklanır. Sabahattin Ali suçsuzluğundan emindir. Kendisine iftira eden Kutay’ı kastederek savunma notlarına şu kaydı düşer: ‘...adalet şimdi onun yakasına yapışacaktır. Asıl reisicumhura hakaret, onun ismini intikam aleti olarak kullanmaktır.’’ Ancak sonuç beklediği gibi olmaz. Konya Asliye Ceza Mahkemesi’nce 12 ay hapse mahkum edilir.  Kararı temyiz etmesi üzerine dava aleyhine bozulur, cezasına iki ay daha eklenerek tek kişilik bir tecrit koğuşuna konulur.

Sabahattin Ali’nin Konya’daki cezaevi günlerinde Atatürk’e, “Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Hazretlerine’’ başlığıyla yazdığı mektubun bir bölümü şöyledir: ‘‘...'Beni en çok üzen yediğim ceza değil, sizin büyük isminizin şahsî intikam vasıtası olarak kullanılabilmesi ve buna müsamaha edilmesi keyfiyetidir... ‘Ben böyle bir şey yapmadım’ diyor ve buna inanmanızı rica ediyorum. Benim şimdiye kadar yalan söylediğim görülmemiştir. Ne karakterde bir adam olduğum da Maarif Vekâleti’nden sorulabilir...’ 14 Nisan 1933 Konya’’

SABAHATTİN ALİ'NİN MEKTUBU

Konya Cezaevi’nde 5 ay geçirdikten sonra, Sinop Cezaevi’ne nakledilir. 1931’de İstanbul’da tanıştığı Ayşe Sıtkı’ya yazdığı mektupta şöyle der: ‘‘İki Gözüm Ayşe...Sinop şehrini pek sevdim... Burada 14 tane de komünist var, ihtilattan memnu (kimseyle görüşmelerine izin verilmeyen). Tabii isimlerini bile ağzıma almıyorum, çünkü Konya Müdde-i umumisi benim evrakıma ‘komünist mefkûreli’ (komünist düşünceli) ibaresini ilaveyi ihmal etmemiş...’’

23 Ağustos 1933 tarihli mektubunda ise insancıl huzursuzluklarını, önündeki zorlu günleri önceden tarif etmektedir. ‘‘...Dün 8 ay tamam oldu... Çıktıktan sonra da hiçbir yerde ruh sükûnetini bulamayacağımı bilmektir ki beni berbat ediyor... Bu sonuna kadar böyle devam edecek. Ve ben ruhumu dinlendirecek bir köşe aramak için dört tarafa koşup çırpınırken, günün birinde, herkesten daha yorgun, herkesten daha perişan bir kenara yığılıp kalacağım. Yaptığım bu cehennemi koşuda her karşılaştığım ile gülerek konuşacağım, şimdiye kadar benim kaşımı çattığımı gören yoktur, beni gözü yaşlı gören yoktur, bundan sonra da olmayacaktır. ...hiç kimse benim dünyada en çok gözyaşı dökenlerden cesaret ve neşesi az olanlardan biri olduğumu tahmin edemeyecektir...’’

SABAHATTİN ALİ ANKARA'DA

Cumhuriyet’in 10. Yılı dolayısıyla çıkarılan aftan yararlanarak cezasının bitimine birkaç ay kala, 29 Ekim 1933’de özgürlüğüne kavuşur... Yeniden memuriyete dönmek isteyince, Maarif Vekili Hikmet Bayur, ondan Atatürk’e bir methiye yazmasını talep eder. 15 Ocak 1934’de  Benim Aşkım başlıklı şiiri Varlık dergisinde yayımlanır.

1940’ların başları Sabahattin Ali’nin, eşi Aliye, kızı Filiz ve dostlarıyla hayat bulduğu var olduğu yıllardır. Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde görevli olan Niyazi Berkes, arkadaşı Sabahattin Ali’yi şöyle anlatıyor: ‘...Çoğu yaratıcı kişide olduğu gibi onda da birbirine zıt iki yan vardı: Biri deliliği, diğeri akıllılığı... Sabahattin ak saçlı, altın gözlüklü, iyi giyimli bir beyefendi kılığına girmiş bir çocuk insandı... aynı zamanda bir filozof kadar ağırbaşlı yanlarını çok gördüm... Geç vakitlere kadar Almanca doğa, bitki, hayvan dünyalarının nefis baskılı kitaplarını okumaya verirdi kendini. Psikoloji, felsefe, klasikleri, hele edebiyat... Kızı Filiz ne sevimli çocuktu. Sabahattin onu bir çocuğun oyuncağını sevmesi gibi severdi. Aralarında bir çeşit arkadaşlık vardı. Sabahattin cinsinden babayı ben ondan sonra hiç görmedim...’’

mim uykusuz

MARKOPAŞA ve BİR YAŞAMIN SONU 

11 Aralık 1945’de bakanlık emrine alınan, böylelikle 1938’den göreve başladığı Ankara konservatuarından ayrılmak zorunda kalan Sabahattin Ali, memuriyetten istifa eder. Artık bir ayağ İstanbul’dadır. Kısa sürede 60 bin baskıya ulaşan politik mizah gazetesi Markopaşa’nın ilk sayısı 25 Kasım 1946’da yayımlanır. Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz ve karikatürist Mim Uykusuz’la birlikte hazırladıkları haftalık Markopaşa’nın birinci sayfasındaki tek ciddi güncel siyasi yazıyı Sabahattin Ali kaleme almaktadır.

2 Aralık 1946 tarihli 2. Sayıdaki Yabancı Sermaye başlıklı yazısında şöye der: ‘‘Yurdumuza tekrar yabancı sermaye gelecekmiş. Gazeteler bu havadisi verirken cümbüş ediyorlar... Ve dört sene Seferberlik’te, ondan sonra üç sene İstiklâl Harbi’nde yabancı sermayenin bizi sürüklediği yarı müstemlekelikten kurtulmak için dövüştüğümüz söylendi. Lozan’ın en şerefli tarafı bizi, yabancı sermaye köleliğinden kurtarması idi... Dünyayı bir ahtapot gibi sarmaya çalışan emperyalist sermayenin korkunç taaruzu karşısında milletini ve vatanını seven her namuslu insan sesini yükseltmeye mecburdur...’’

18 Aralık 1946 tarihli 4. sayıdaki Ayıp başlıklı yazısına şu sözlerle başlamaktadır: ‘‘Geçen gün Millet Meclisi’nde bir milletvekili ‘kökü dışarda olan Markopaşa’ diye söz etti. Bu milletvekili ne yazık ki, bu satırları yazanın elini sıkan ve evine gelen bir adamdır. Halbuki ben bu milletvekilinin kökü dışarda olduğuna sahiden inanacak olsam, elini sıkmak değil, suratına tükürürdüm...’’

...ve Sabahattin Ali, Markopaşa’nın 10 Şubat 1947 tarihli 10. sayısındaki yazısının başlığındaki Ne istiyoruz? sorusunu şöyle cevaplıyor:‘Biz istiyoruz ki, memlekette yapılan her iş, üç beş kişinin çıkarına değil, bu toprakları dolduran milyonların yararına olsun... Biz istiyoruz ki, bu topraklar üzerindeki insanlar kafalarında taşıdıkları fikirlerden dolayı değil, bu yurdun ve bu halkın yararına yahut zararına yaptıkları işlerden hesap versinler...Biz istiyoruz ki, şu topraklar ve onun üzerinde yaşayan insanlar, hiçbir yabancı devletin oyuncağı olmasın... İster orduya dayanarak, ister bankaya dayanarak, ister dost görünerek, ister düşman görünerek, bu topraklarda kendi çıkarlarına yerleşmeye uğraşanlara yüz verilmesin...’’

Polis takipleri, davalar ve yasakların baskısı altındaki Sabahattin Ali 25 Kasım 1947’de, Markopaşa’nın devamı olan Ali Baba dergisinin ilk sayısında isyanını şöyle dile getirmektedir: ‘‘Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer! Bir gün Almanların pabucunu yalayan, ertesi gün İngilizlere takla atan, daha ertesi gün de Amerikaya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik. Yalnız ve yalnız bir tek milletin önünde secdeye vardık. O da kendi cefakeş milletimizdir. Meğer ne büyük günah işlemişiz. Kanunlu, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük. Bugünün itibarlı kişileri gibi, kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık... Yalnız ve yalnız bu yurdun bütün yükünü omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik. Bu ne affedilmez suçmuş meğer!.. Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer!..’’

Mim Uykusuz’un 17 Aralık 1948’de Markopaşa’da yayımlanan karikatürü.*  Markopaşa’nın, Sabahattin Ali’siz 2. Dönemi... Sabahattin Ali henüz kayıp durumdadır. 12 Ocak 1949’da gazeteler, onun Bulgar hududunda öldürüldüğü haberini verecektir. Uykusuz’un karikatürü o günlerdeki vaziyetin bir özeti gibidir. Ağzındakilerden anlaşılacağı üzere CHP iktidarda, Demokrat Parti  ise iktidara hazır görünüyor!  Esat Adil’in Sosyalist Parti’si kapatılmış durumda. Halkın durumu ise her zamanki gibi kötü. 

sabahattin ali

DEPREMİN KARANLIĞINA DOĞRU

1940 - 1950 arası yoklukla varlığın, karanlıkla aydınlığın bütün çelişkileriyle bir arada olduğu bir dönemdir. ‘‘Cumhuriyet’in ilk kırılma dönemi’’ de denebilir. Köy Enstitüleri’nin 1946’da başlayan kapatılma süreci, üniversiteden atılmalar ve kürsülerin kapatılması, 5 Nisan 1946’da Missouri zırhlısının ziyaretiyle ABD’nin komşumuz Sovyetlere karşı üç gösterisi, Türkiye’nin ise emperyalizme teslim olma adımı...

Sabahattin Ali, Markopaşa’nın ilk sayısında şöyle diyordu: ‘...müstakil bir memleketin toprakları üzerinde, ister general olsun, ister teknisyen, ister üniforma giysin, ister sivil, ister yaya dolaşsın, ister jeep otomobiline binsin yabancı bir devletin ordusuna mensup birlikler, devamlı vazife ile bulunamazlar... Acaba Mustafa Kemal’in memleketinde bu kadar kısa zamanda istiklâl anlayışı bu kadar kökten değişmeler mi geçirdi?’’

Ailesi ve dostlarıyla insanlığın, edebiyatın ve özgürlüğün var ettiği bir dünyayı sonuna kadar yaşamaya kararlı Sabahattin Ali, hiç susmayan muhalif sesiyle iktidar sahiplerine verdiği rahatsızlığın bedelini, 1948’de henüz 41 yaşındayken canıyla ödedi. Sabahattin Ali Cinayeti, ondan 10 yıl önce hayatını kaybetmiş olan Mustafa Kemal Atatük’ün ‘‘Fikri hür, İrfanı Hür, İrfanı Hür Nesiller’’ var etme ülküsünde yalnız bırakıldığının simgesidir.

Sabahattin Ali’den bu yana kaç iktidar, kaç askeri müdahale geldi geçti? 70’lerden sonra hızlanıp 93’de Sivas Katliamı ile doruklara ulaşan faili meçhul cinayetler, iktidarların ya da muhalefetlerin gündeminde ne kadar yer tuttu ki? Sivas davası 20 yılın sonunda zaman aşımından rafa kadırıldı. ‘‘Polis-Mafya-Siyaset: Derin devlet’’ [1] derken, Susurluk davasında tek cezayı kamyon şöförü aldı.

İşin aslı, Türkiye’de demokratik yönetim mekanizmaları hiçbir zaman kesintisiz bir süreklilik haliyle var olmadı. Sosyal adalet, özgürlük, bağımsızlık, demokrasi gibi kavramların savunuculuğunu hep sol eğilimli partiler ve kitle örgütleri yaptılar. Onlara uygulanan temsiliyet yasakları; baskılar, darbeler ve cinayetlerle kalıcı hale getirildi.

Eğitim, insanın en başta düşünsel yetisinin var edilmesi için gerekliydi. Ama Köy Enstitüleri’nin yerini alan İmam Hatip Okulları’nın sayısı 2020’lerde ihtiyacın ötesinde, misliye artırılmış duruma getirildi. Kendilerine ait sermaye birikimleri, ticari işletmeleri, okulları ve öğrenci yurtları olan, şeriat hukukunu var etme yönündeki çalışmalarıyla cemaatler ve tarikatlar siyaset kurumundan aldıkları destekle hayat buldular.

6-subat-2023-depremi-iskenderun

80’lerde Türkiye’de ‘‘Köşeyi Dönmek’’ deyimi ile ilk kez tanışıyorduk. Bu deyiminin kapsama alanı sonradan öylesine genişledi ki, bugünkü serbest piyasalarda meslek ilkeleri, kişilikler ve insani değerler de dahil olmak üzere neredeyse her şey, bir meta olarak satılıktır ve satın alınabilir. Her gün görüyoruz ve izliyoruz. Metalaştırılamadığı sürece vicdan, dürüstlük, erdem gibi insani niteliklerin, piyasa değeri yoktur.

Bugün Türkiye’de hastalıklı kapitalizmin piyasa ekonomisiyle, kamudan özel sektöre doğru büyük ölçekli bir servet transferi yaşanmakta, giderek yoksullaşan çoğunluğun eğitim, sağlık gibi temel hizmetlerinden aldığı pay küçülmektedir. 2000’li yıllardan başlayarak hızlanan özelleştirmelerle, kamunun elindeki fabrika ve üretim tesislerinin büyük bölümü elden çıkarılmış durumdadır. Usulsüzlükler, yolsuzluklarla yandaş sermaye gruplarını koruma altına alınmıştır.

Bilerek, isteyerek ve farkında olarak uygulanan bütün bu icraatın karşılığı yükselen ‘‘suç’’ olarak karşımızda duruyor. ‘‘Suç’’ ‘‘sosyal adalet’’in tükendiği yerde, büyür ve güçlenir; tıpkı Türkiye’de olduğu gibi. ‘‘Avrupa Konseyi’nin 2021 Cezaevi İstatistik Raporu verilerine göre Türkiye 49 ülke arasında Rusya'nın ardından en fazla mahkûm sayısına sahip ikinci oldu.’’ [2]  270 bin civarındaki  mahkumun yaklaşık yüzde 70’ini hırsızlık, yağma, cinayet, uyuşturucu ve tecavüz suçlarından hüküm giyenler oluşturmaktadır.

Karşı karşıya olduğumuz şey, toplumsal bir depremin karanlığıdır aslında... Bugünlere İzlediğimiz görüntüler, toplumsal yıkımın, yönetimsel çürümüşlüğün, ayaklar altına alınan insanlığımızın izleridir.

6 Şubat günü deprem bölgesinde yüksekliği 200 metreye ulaşan barajlar ayakta kalırken, 5-10 katlı binaların yerle bir olmasını, ‘‘takdir-i ilahi’’ olarak açıklayanlar, 1939 Erzincan depremindeki can kaybıyla kıyaslama yapanlar neyi, hangi suçu saklama peşinde siniz?

1999’daki Gölcük depreminden sonra  başlatılan inceleme, yenileme, güçlendirme ve gerekirse  yıkım işlerine yönelik çalışmalara ne oldu?

17 milyon nüfuslu bir kentin deprem toplanma alanları bile yağmalanıp yapılaşmaya açılmadı mı? Rant projesi ‘‘Kanal İstanbul’’ dururken insan öncelikli deprem projelerine ne gerek vardı ki?

* Mim Uykusuz Karikatür Albümü / Kaikatürcüler Derneği, 1. Baskı: 2010,  s. 55

[1]   Milliyet, 3 Kasım 1999

[2]   Cumhuriyet, 5 Nisan 2022

Murat Özmenek
Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)