Son Dakika



O zamanlar ülkemizde duyarlı, devrimci bir rüzgâr esmekteydi. Ülke sorunlarına her yerde ilgi büyüktü. Bu yüzden olsa gerek, Kırmızı Yel çok ilgi gördü. Kısa zamanda baskı üstüne baskı yaptı. Tanınmış edebiyatçılarımızdan övgüler aldı.

Aynı yıl, ekim ayında, Adana Altın Koza Film Festivali'nde Yılmaz Güney, en iyi oyuncu, en iyi yönetmen, en iyi film, en iyi senaryo dallarında dört Altın Koza ödülünü birden kazandı.

Yılmaz Güney, tam anlamıyla ününün doruğundaydı. O zamanlar, günümüzdeki gibi televizyon, medya, telefon, faks gibi iletişim araçları yoktu. İzmit Ticaret Lisesi'nde beden eğitimi öğretmenliği yapmaktaydım. Radyoda, Yılmaz Güney'le yapılan canlı bir röportajı dinliyordum. Röportajı sunan sunucu, Yılmaz Güney'e "Bundan sonraki film projenizden söz eder misiniz?" diye sorunca, Yılmaz Güney, “Bundan sonra Osman Şahin'in TRT Öykü Büyük Ödülü'nü kazanan Kırmızı Yel'ini filme çekeceğim" dedi. Ben adımı radyodan, Yılmaz Güney'in ağzından duyunca hem şaşırdım, hem de sevindim. Ertesi gün iki telgraf birden aldım; biri bizzat Yılmaz Güney'den, diğeri de Güney Film'den geliyordu. Telgraflarda, “Güney Film'e acele gelin, görüşelim" deniliyordu.

Vakit geçirmeden İstanbul'un yolunu tuttum. Sevgili arkadaşım Bekir Yıldız'la birlikte Beyoğlu'nda Ağa Camii'nin ardındaki binada bulunan Güney Film'e gittik. İkindi vaktiydi. Sevgili Mahmut Tali Öngören ağabeyim, o zamanlar Güney Film'in başındaydı ve genel müdürdü. Yılmaz Güney'i ilk kez yakından görüyordum. Koyu lacivert kadifeden bir ceket giymiş, beyaz gömleğinin yakasını ceketinin üstüne çıkartmıştı. Kucakladı, yanaklarımdan öptü beni. Kırmızı Yel'i okuduğunu, çok sevdiğini, kitaptaki bütün öyküleri yirmişer dakikadan oluşan, özgün bir sinema filminde toplamak istediğini, bu öykülerin hepsini doku bağı olarak birbirinin devamı olduğunu söyledikten sonra devam etti:

"Babam, senin canlı bir gözlem gücün var. Çok iyi detay veriyorsun. O kadar ki, kamerayı elime alıp senaryoya, yazılı bir metne gerek görmeden çekeceğim geliyor. Sen aslında sinemacısın babam. İşin en güzel yanı da bu sinemacı olduğunun farkında olmaman" dedi.

Evimin adresini aldı, tekrar görüşmek üzere ayrıldık. Bir hafta sonraydı; akşam karanlığında, İzmit'teki evimin önünde sanı renkli, Fiat marka bir özel otomobil durdu. İçinden Yılmaz Güney, değerli eşi Fatoş Güney, kucağında kırk günlük Küçük Yılmaz Güney ve sevgili Bekir Yıldız indiler. Elimizden geldiğince onlan ağırlamaya çalıştık. Yılmaz Güney, hemen konuya girdi.

"Kırmızı Yel'i filme çekmek istiyorum. Kırmızı Yel'i dört mevsimde çekmek istiyorum. Avrupa'dan ses uzmanları getirteceğim. Ülkemizde gelişen dinci-şeriatçı akımların canlarına okuyacağım. Bu filmle dünyaya açılacağım. Ayrıca ilerde Antalya'da çok büyük bir film stüdyosu kuracağım. Şimdi ben sana bu Kırmızı Yel için kaç para vereceğim? Yani bana hikâyeni kaça satıyorsun?” dedi.

Çok şaşırdım. Yeşilçam'da filme çekilecek olan bir hikâyenin fiyatından haberim yoktu. Bütün içtenliğimle: “Yılmaz ağabey, ben sizden nasıl para isteyebilirim? Benim fazla param olsa bu hikâyeyi filme çekmeniz için size verirdim. Ama yok. Karı-koca öğretmen maaşımızdan başka gelirimiz yok. Ben bu öyküyü size veriyorum. Beş kuruş para da istemiyorum" dememe karşın, kabul etmedi. Elini omzuma koyarak, "Babam, biraz profesyonel ol! Emeğini kimseye bedava verme. Ben bu hikâyeden film yapacağım ve çok büyük paralar kazanacağım. Onun için sana bu hikâye bedeli olarak on bin lira veriyorum" dedi.

Şaşırdım kaldım. On bin lira o zamanlar benim bir yıllık maaşıma eşitti. Ve yine sonradan öğrendim ki, Yeşilçam'da bir film öyküsünün fiyatı iki bin lira kadarmış. Kabul ettim. Sonra Güney Film'e giderek parayı aldım. Kırmızı Yel'i genişlettim, elimden geldiğince film öyküsüne dönüştürmeye çalıştım. Ama bir edebiyat öyküsü ile bir film öyküsü arasındaki farkı o zamanlar bilmiyordum. Yılmaz Güney, daha sonraki görüşmemizde bana bu konuda yardım etti. Öyküdeki edebi anlatımdan çok resimlenebilir, görüntülenebilir yanını çıkartmamı söyledi. Öyle de yaptım. Kırmızı Yel, 1972 yılı yazında çekilecekti. Ama ne yazık ki, Yılmaz Güney, "Mahir Çayan olayı" nedeniyle İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı'nca gözaltına alındı. Ve ancak 1974 affıyla dışarı çıkabildi.

Yine Güney Film'de buluştuk, kucaklaştık. Yılmaz Güney, cezaevinden çıkar çıkmaz film çekimlerine başlamıştı. Arkadaş filminin çekim hazırlıklarıyla meşguldü. Bana sonbaharda Kırmızı Yel için "motor" diyeceğini, kendi çocuğu Yılmaz Güney'i tarlada harmanın ortasında rolü gereği kurban edeceğini, Arkadaş filminden sonra, Çukurova'da pamuk ırgatlarının sorunlarıyla ilgili bir film yapacağını söyledi. Ayrıldık.

Bu kez de “Yumurtalık olayı" oldu. Ve Yılmaz Güney, yıllar sürecek bir cezaevi yaşamına başladı. Kırmız Yel'i yıllar sonra Başar Sabuncu'nun senaryosundan Atıf Yılmaz Adak adıyla filme çekti. Bütün İslam ülkelerinde gösterilmesi gereken Adak filmi, kanımca modern sinema klasiklerimiz arasında yer almalıdır. Atıf Yılmaz çok iyi yönetmen ve montaj örneği gösterdi. Tarık Akan çok iyi bir oyun verdi filmde.

İkinci öykü kitabım olan Acenta Mirza'da yer alan "Musellim ile Kuşde" adlı öykü 1972 yılında, sayın Mehmet Fuat'ın yönettiği Yeni Dergi'de yayımlandı. Yönetmen Feyzi Tuna'dan bir mektup aldım. Öyküyü çok sinemasal bulduğunu, filme çekmek istediğini söyledi. Ayrıca arabasıyla İzmit'e geldi. Görüştük. Daha sonra ben İstanbul'a giderek Feyzi Tuna ile film bürosunda buluştum ve anlaştık.

Öykü senaryolaştı. Senaryonun diyaloglarını sayın Tarık Dursun K. yazdı. Film, Kızgın Toprak adıyla, Eskişehir Porsuk Çayı dolaylarında çekildi. Kısa bir süre ben de çekimde bulundum. Feyzi Tuna, bana senaryoyu verdi. Ama benim sinema bilgim yeterli olmadığı için senaryodan hiçbir şey anlamadım. Sonraki yıllarda senaryodaki görüntüyü, resmi görmeye başladım. Kızgın Toprak'ın Sinematek'teki ilk gösteriminde bulundum. Çok şık, kibar beylerin, hanımefendilerin ortamında kendimi çok yabancı buldum. O zaman bana sayın Fatma Girik ile kaybettiğimiz değerli karakter oyuncusu Hayati Hamzaoğlu'nun gösterdikleri yakınlığı unutamam. Sonuçta Kızgın Toprak tam sekiz ülkeye satıldı. İyi iş yaptı.

Kızgın Toprak'ın başarısı üzerine, yönetmen Korhan Yurtsever, yine Kırmızı Yel'de yer alan "Fırat'ın Cinleri" öyküsünü satın aldı. Senaryosunu sevgili dostum, değerli karakter oyuncularımızdan rahmetli İhsan Yüce yazdı. Film 1977 yazında gerçek mekânlarda çekildi. Betül Aşçıoğlu, Aytaç Arman, Tugay Toksöz ve İhsan Yüce rol aldılar. Fırat'ın Cinleri, 1978 Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde iki ödül aldı. En iyi üçüncü film ve Cahit Berkay en iyi müzik ödüllerini aldılar, Yine aynı yıl (1977) Kırmızı Yel'deki “Fareler” adlı öykümü, Arzu Film adına sayın Ertem Eğilmez satın aldı. Hoş sohbet, dünya tatlısı bir insandı Ertem Eğilmez. Kendisi Cağaloğlu'ndan, Çağlayan Yayınları'ndan Yeşilçam'a geçmişti. Yazarların evrenini çok iyi biliyordu. "Fareler" bir yıl sonra Kibar Feyzo adıyla çıktı ortaya, Feodaliteyi hicveden çok iyi bir film oldu. Moskova Film Şenliği'ne katıldı. Kemal Sunal, Şener Şen, Müjde Ar, İlyas Salman filmin önemli oyuncuları arasındaydılar.

Daha sonraki yıllarda Derman ve Tomruk filmleri çekildi. Derman'ı film öyküsü olarak yazıp vermiştim Şerif Gören'e, Senaryosunu Ahmet Soner yazdı, Film gerçek mekânı Hakkâri'de değil de, Ağrı yöresinde çekildi. Derman filmi ben hapisteyken (1983) Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde Hülya Koçyiğit'e en iyi kadın oyuncu ödülü. Yeni Türkü grubuna en iyi müzik, Talat Bulut'a en iyi yardımcı erkek oyuncu, filme ikincilik ödüllerini kazandırdı. Derman benim öykülerimden uyarlanan filmler içinde en çok ödül alan filmdir; 10 ödül kazanmıştır. Talat Bulut bu filmdeki rolüyle Karlovary Film Festivali'nde en iyi erkek karakter oyuncusu ödülünü kazandı. Yönetmen Şerif Gören'e de Şam Film Festivali'nde Altın Kılıç Ödülü'nü, İspanya'da Bastin Ödülü'nü, aynı yıl Kültür Bakanlığı ödüllerini kazandırdı.

Tomruk filmi de en iyi filmlerimizden biri oldu. İnsanın doğayla ve kendisiyle olan mücadelesini anlatan, Kadir İnanır, Yaman Okay, Selçuk Özer, Serpil Çakmaklı'nın rol aldığı bu film yine 1983 yılında Antalya'da en iyi görüntü ve en iyi "üçüncü film" ödüllerini kazandı.

1984 yılında, benim Acı Duman öykü kitabımda yer alan "Beyaz Öküz" öyküsünü, Alman yapımcılar satın aldılar. Erden Kral, filmi Yunanistan'da çekti. Bu filmin Türkiye'de çekilmesine izin verilmedi. Ülkemizin her yanında sıkıyönetim vardı. "Beyaz Öküz", Ayna adıyla (Almanca, “Der Spigel") çekildi. Türkçe çekildi ve önemli filmlerimizden biri oldu. Uluslararası dört büyük ödül kazandı. Ayrıca Avrupalı yönetmenler tarafından seçilen, 100 yılın en iyi 10 filmi arasına, hem de ikinci film olarak girdi. Yunanlı oyuncuların yanı sıra başrolleri, Nur Sürer, Suavi Eren, Hikmet Çelik oynadılar. Böylece hemen her öykü kitabımdan en az üç öyküm filme alınmış oldu.

Acı Duman'da yer alan "Kanın Masalı" adlı öyküm Kan adıyla filme alındı. Kan, senaryosunu benim yazdığım ilk filmlerden biridir. Yine Acı Duman'da yer alan "Kör Gülüşan" adlı öykü, aynı yıl Bilge Olgaç tarafından Gülüşan adıyla filme alındı. Bu filmler de ödüller aldılar.

Ve bu böylece sürüp gitti. Öykülerimden uyarlanan filmlerin sayısı 23'e ulaştı. Bu filmlerin yurtiçi ve yurtiçi şenliklerinde, sinemamıza kazandırdığı ödül sayısı 35'i geçti. Bu filmler, en son bana, 1999 yılında, 36. Antalya Altın Portakal Film Festivalinde, sinemamıza yaptığım katkılardan ötürü Yaşam Boyu Altın Portakal Onur Ödülü'nü kazandırdı.

Osman Şahin
(Söke Ekspres, 10 Ekim 2008)
Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)