Son Dakika



Bir Latif Demirci röportajı yapmıştım yıllar önce ve vazgeçilmezlerini sormuştum.

ALTAN ERBULAK

11-12 yaşlarında hayatta ilk tanıştığım ve bir yıl kadar birlikte çalıştığım karikatürist Altan Erbulak…

Çizgisini ve o yıllarda kurduğu Çevre Tiyatrosu’nu kendime yakın bulduğum için, çalışmalarımı koltuğumun altına almış, ayağıma ütülü kısa pantolonumu geçirip çalmıştım kapısını.

Yıl 1973. O tarihte buna cesaret edebilmiş olmamın nedeni, birkaç yıldır karikatürle yatıp kalktığım için kendimi ‘karikatürcü’, Altan Abi’yi de ‘meslektaş’ saymamdır herhalde.

Neyse, o hakikaten de sevimli mütevazılığıyla beni meslektaş kabul etti, ilgilendi. Mesleğe adım atarken, şans benden yanaydı yani. Altan Abi, bir isteğin var mı buralardan?

NALBURİYE KIRTASİYE

Ne yalan söyleyeyim, o yıllarda Altan Abi’nin yerine bir marangozun yanına çırak girseydim şimdi usta bir marangoz olmuştum. Bendeki bu ahşap sevdası çocukluktan başladı, keseyim, çakayım, zımparalayayım, ecza dolabı, tonet, sehpa filan yapayım, kullanayım. Tabii bu arada çizgi de lazım, çünkü yapacağın şeyi önce tasarlayacaksın, sonra çizeceksin…

Bu marangozluk işini, çeşitli zamanlarda daha da geliştirerek sürdürdüm. Artık kafamda ciddi ciddi ‘atölye kurma tilkileri’ dolaşıyor.

Hal böyle olunca da yurt dışında bile, müzelerden, kitapçılardan önce arayıp bulduğum yer, nalburiye ve kırtasiyeciler oluyor.

Marangozluk aletlerini ellemek, incelemek, ne işe yaradıklarını bilmesem de bazılarını satın almak çok keyifli bir şey.

Kırtasiyeye gelince, ilkokula başladığımda haliyle kalem kutusu da kullanmaya başlamıştım, hala kalem kutum var ama tabii artık önlük giymiyorum.

BEŞİKTAŞLILIK

Uzun yıllar, futbol topuyla amatörce mesaim oldu doğrusu. Beşiktaşlı oluşum da renkleri bir türlü öğrenemediğim yıllardan kalma. Yatıp kalkıp futbol konuşan bir fanatik değilim, ama seviyorum futbolu.

70’li yıllarda amcamın oğlu Beşiktaşlı bazı futbolcularla arkadaştı ve bana onlardan ‘Latif’e sevgilerimle’ imzalı siyah-beyaz fotoğraflar getirince Beşiktaşlı’Iığım artık tasdikli de olmuştu.

Gırgır okurları yıllarca, çizdiğim fanatik Fenerli Muhlis Bey yüzünden, beni Fenerli zannettiler.

Muhlis’in Fenerli olması karakteri açısından kaçınılmazdı. Neyse ki, Beşiktaşlı’lığımı sonunda Press Bey’deki Güllü Hanım üzerinden açık ettim.

Bunu açık etmemin bir sebebi de, artık takım tutmanın, futbol geyiği çevirmenin Kopenhag Kriterteri’ne göre legal hale gelmesiydi. Yeri gelmişken buradan tüm camiaya başarılar diliyorum.

Pazar günlerini sevmem; tuhaf bir hüznü vardır, insanı kendisiyle hesaplaşmaya sokan, çocukluğunu düşündüren, tenhalaştıran nevi şahsına münhasır bir gün gibi gelir. Edward Hopper’m 1910 ve 1960 arasında yaptığı resimler bende böyle bir duyguyu yaşatıyor. Tanıdık insanların yalnızlığı, ıssız ve sıcak bir pazar günü ve hep uzağa, boşluğa bakıp bir mucize bekleyen insanlar… Bir tablosuna sahip olmak isterdim doğrusu.

LAMBALAR

Aydınlatma ürünlerine de acayip bir tutkum var, böyle şeyler satan bir yer gördüğüm zaman, kendimi içerde buluyorum. Ne bileyim işte, modern-klasik tasarımlı abajurlar, yerden aydınlatmalar, masa lambaları filan görmek beni keyiflendiriyor. Kendi kendime evin çeşitli yerlerine yerleştiriyorum bunları kafamda. Kendi evime olmasa da en azından çizdiğim evlere. Tabii bu arada masa lambasının yeri benim için özel, yani olmazsa olmazlarımdan. iş, “Masa lambası yoksa çizmem abi” demeye kadar gider. Takıntı işte! Freud’a danışsak, “Çocukluğunda bu kardeşimize akrobat lambalar hiç ilgi göstermemiş, libidosunda ampul yok,” filan diyebilirdi belki.

VLADİMİR NABAKOV

Başucu yazarlarımdan. Daha başkalarını da sayabilirim ama işte, en üstte Nabokov duruyor, bozmayalım sırayı. Nabokov okurken, ‘bitmesin’ diye araya başka yazarlar, başka kitaplar sıkıştırıyorum, ama ne kadar ağırdan alsam da sonunda bitiyor. Neyse ki, yeniden okunacak birçok kitabı var. Nabokov’un hüznü ve mizahı bir yana, detaycılığı bir yana. Ne güzel anlattım di mi?

Bir Amerikan sitcom’una hayranlığımı belirtip fişlenmek istemem, ama ne yapayım, Allah için güzel dizi. Hakikaten fiş, fatura filan bir yana, Seinfeld bir yana! Kanal dolaşırken ne zaman rastlasam kumandayı elimden bırakıp bir sigara yakarım. Duyurulur.

Hatırladığım kadarıyla Schneider, yaşamındaki acı ve hüznün yüzüne yansımasıyla daha da güzel yaşlanmıştı. Tuhaf ama bazı insanlarda, özellikle kadınlarda acının, yüz ifadesindeki anlamı estetiksiz güzelleştirdiğini düşünüyorum.

“Evek, senelel öncesinin kült tipi Muhlis…” 1980’li yılların basında Behiç Pek’le birlikte Gırgır dergisinde Muhlis Bey’e başladığımız zaman milenyumda hâlâ etiketim olacağını düşünemezdim doğrusu. 1980-90 arası on yıl boyunca çizdiğim Muhlis Bey, ‘80 sonrası dönemin belirsizliğine, ezikliğine, ardından Özal’lı ‘hayatı nereden tırmalamalı’ yıllarına tuhaf bir şekilde oturuyordu galiba. Behiç’e de oluyor mu, bilmiyorum, ama hâlâ bu ‘aykırı’ tiple hatırlanmak hoş doğrusu. Bu arada o dönemlerin tipi olarak Arap Kadri’yi ve Mithat-Mirsat’ı da es geçmeyeyim.

İÇKİ - SİGARA

Kuru fasulye-pilav gibi bir ikili, ya da ne bileyim işte, Zeki-Metin, Meral-Zuhal gibi… Sigarayı 17 yaşımdan beri keyifle içerim, özellikle de çalışırken, kül tablasından duman çıkmazsa huzursuz olurum. Uzun yıllar Rothmans içmiştim, şimdilerde ‘diyet’ sigaraya döndüm, içkide ise özel bir tercihim yok, ama balıkla rakı, patatesle bira, peynirle şarap, bademle viski içildiğini duymuştum bir yerlerden. Hiç tatmadığım içkilere ve yolluklara bayılırım. Yahu, bu bölüm gençlere kötü örnek olmaya başladı, keselim artık.

Gülenay Börekçi'nin yaptığı söyleşinin tamamını buradan okuyabilirsiniz..

Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)