Son Dakika



E. Bülent Yardımcı: “Sizi İkna Edebilirim” adıyla bir kitap yayımladınız. Kitabınızda şiirlerinize ve düzyazılarınıza yer vermişsiniz. Bu nedenle sorularımızı şiirlerinize ve düzyazılarınıza ilişkin oluşturduk. İlk sorumuz bunun nedeni üstüne olacak. Evet. Neden? 

Kaan Eminoğlu: Aslına bakarsanız –ilginçtir– kitabımla ilgili bana gelen soruların çoğunluğu bununla ilgiliydi. “Sorular” diyorum ama bir genel geçerlik anlamı çıkarılmasın bu sözümden, çünkü bana dönük eleştiri yönü ağır basan sorulardı bunlar. “Kitabında düzyazıya yer vermen doğru mu? Şiir kitabında düzyazıya yer vermeyi bir yenilik olarak mı değerlendiriyorsun? Hiç şiirle düzyazı iç içe olur mu?” soruları bunlardan bazılarıydı. Oysa bunu yapmamın kendimce haklı sebepleri vardı. Ben kitabıma düzyazılarımı bir tavrım/bir poetikam olduğunu göstermek için koydum, bunun bir zaaf değil aksine bir üstünlük göstergesi olduğunu düşünüyorum. Günümüzde şiir kitabı iddiasıyla kitap çıkaran –adı şaire çıkmış– birçok insanın şiir üzerine düşünmediği, herhangi bir poetikası ya da hayatını yönlendirecek bir politikası olmadığı için böyle bir şeye cesaret edemediği bir ortamda ben genç yaşta hem şiirimi üzerine kurduğum poetikaya hem de hayatımı üzerine kurduğum bir politikaya (politik bir yönüme vurgu yaparak) sahip olduğumu ortaya koydum. Bugün eleştiri oklarına hedef olsa da ileride bu hareketin değeri anlaşılacaktır diye düşünüyorum. Şiiri ve hayat görüşü üzerine bir sayfa yazı yazamayan ama şiir olduğu iddiası ile binlerce sayfalık laf edenlerin bu tavrım üzerine yaptıkları eleştiriyi önemsemiyorum.

E. Bülent Yardımcı: Öncelikle düzyazılarınızda öne sürdüğünüz savlardan, değerlendirmelerden başlayalım. “Değişime karşı söylem geliştiren her yaşlı şair mazisini putlaştıran bir idealisttir.” yargınızdan şunu mu anlamalıyız: Değişime karşı çıkan bu “yaşlı şairler” kalemi bıraksın, “genç” şairler de açılacak olan alanı mı doldursun? Değişimden kastettiğiniz nedir?

Kaan Eminoğlu: Genç bir şairin edebiyatta kendine alan açmayı talep etmek gibi bir hakkı vardır. Ancak nedense bizim ülkemizde bu hak talebi pek yadırganır oldu. Sanırım bu da her yaşlı şairin o dilin en son şairi olmak isteme arzusunu dizginleyememesinden kaynaklanıyor. Yaşlı şairlerin birçoğu istiyor ki: “Son şair ben olayım, son olduğum için de insanlar sonsuza kadar beni okusun, beni konuşsun; şiir benim varlığım ölümsüzlüğün küçük bir telafisi olsun.” Oysa bu, şiir için büyük bir tehlikedir. Eğer bir dilde artık şair yetişmiyorsa ve o dili konuşan insanlar hâlâ geçmiş dönemlerde yaşayan şairleri ve şiirleri konuşuyorsa bu durum, artık o dille düşünce üretilmediğinin o dilin yok olmaya yüz tuttuğunun göstergesidir. Sırf kendi varlığının yok olmaması refleksi ile genç şairin kendine alan açmasına karşı olup onun yoluna taş koymaya çalışanlar o dile ve topluma karşı nasıl büyük bir suç işlediklerinin farkında değiller. Ben eğer yaşlandığım yılları görebilirsem edebiyat dünyasına şairlikten de emekli olunabileceğini gösterip gençlerin var olma taleplerinin karşılık bulması için elimden geleni yapacağım. Çünkü her ne kadar yaşlı şiir otoriteleri tarafından kabul edilmese de şairin de dediği gibi “Şiir gençliktir.”

E. Bülent Yardımcı: Devam edelim. “yaşlı şair” ya da genç şair gibi tanımlamalar edebi değerlilik anlamında bir anlamsızlığı imlemiyor mu? “Yaşlı şairler” artık yaşları nedeniyle edebi değer taşıyan şiirler yazamaz mı?

Kaan Eminoğlu: Pek tabii yazabilirler. Ancak beni yazabildikleri şiirlerden çok yazamayacakları şiirler ilgilendiriyor. Mesela gençlik ateşi ile yazılan kavga, aşk, tavır şiirleri şair yaşlandıkça yerini daha naif ve insanın meselelerinden uzak şiirlere bırakıyor. Dahası evli, üç çocuklu; bir evi, bir arabası olan insanlar (şairler) artık kaybedecekleri şeylerin olduğunu düşünmeye başladıkları için şiirin o kırmızı bölgesine girmekten çekiniyorlar. Başlarını belaya sokacak şiirden uzaklaşıyorlar. Tabii bu bir genelleme ama genel eğilim bu şekilde. Sanırım benim itirazım şu hususlara: şairin yaşlanmasıyla şiirin de yaşlanmasına, şiirin belli bir yaştan sonra o büyük insani atılımı yapamamasına. Ben bu meseleyi somutlaştırabilirim de. Örneğin birkaç yıl önce Ankara’nın göbeği Güvenpark’ta tam da iş çıkış saatinde PKK terör örgütü tarafından bir canlı bomba saldırısı yapıldı. Hedef alınan kitle işinden çıkıp evine gitmek için otobüs durağında otobüs bekleyen işçiler/emekçiler ve okullarına ya da evlerine dönmekte olan öğrencilerdi. Türkiye’de adı toplumcuya, muhalife, emekten yana insana çıkmış şairlere bakın; bir tanesi bile şiirine bu konuyu sokmadı/sokamadı. Türkiye’de bu olayı anlatan şiiri bir tek ben yazdım. Bu bizim şiirimizin yaşlanma sorununun göstergesidir. Geçenlerde Ankara Ulusal Eğitim Derneğindeki konferansımda genç bir arkadaş bana şöyle bir soru sordu: “Gençler neden artık kavga, devrim, aşk şiirleri ile toplumsal sorunları işleyen şiirler yazmıyor?” Ben de bu arkadaşa şöyle yanıt verdim: “Büyüklerinden öyle gördükleri için yazmıyorlar.” Maalesef büyüklerinden bunları gören genç şairler yaşlandıkları zaman da bu tip şiirler yazmaya devam edecekler. O yüzden birçok şairi malulen emekliliğe sevk etmek benim şiirime yüklediğim misyonlardan biri. Bu misyonu gerçekleştireceğimden de herhangi bir şüphem yok.

E. Bülent Yardımcı: “…Türk edebiyatında kendini 2010 kuşağı olarak adlandıran bu yeni kuşağı kabul etmeyenler… eski ve köhnemiş olanın varlığını sonsuza aktarmak isteyenler…”den söz ediyorsunuz. Burada kendiliğinden yanıt bekleyen iki soru oluşuyor:

1) “Yeni kuşağı”-kendini 2010 kuşağı olarak adlandıran- kabul edecek, onları tanıyacak, onlara “alan” açacak bir kurum, yapı, otorite mi var edebiyatta? “Bu yeni kuşağı” kimlerin kabul etmesini istiyorsunuz?

2) “Eski” ve “köhnemiş” olan nedir? İçerik ve biçimsel olarak mı “eski ve köhnemiş”lik?

Kaan Eminoğlu: Ben dünya görüşüm itibarıyla her türlü otoriteye karşı bir insanım. O yüzden şiirin otoritelerini de kabul etmiyorum. Geçmişte kendini otorite olarak gören birçok insanla kalem dövüşüne girmem de bundan kaynaklanıyor. Otoriteden, otoriterliğe; abi-kardeşçilikten, usta-çırakçılıktan tarikatleşmeye evrilen bir edebiyat ortamı yaratılmaya çalışıldığının, bunun yaratıcısının da yaşlı şairler olduğunun itiraf edilmesinde bir beis görmüyorum. Genç şairler bir karşı koyuş gerçekleştirmezse bu anlayışın bir gelenek hâline gelmesinin önünü alamayacaklardır. “Tarikat değil barikat kuruyoruz.” derken de bu karşı koyuşun edebiyatımız için anlamını göstermeye çalıştım. Kendi kuşağımın da aynı tavrı sahiplenmesini diliyorum. Şairlik bir icazet makamı değildir. Şairlik bir duruşun sesle, sözle el ele verip insanileşmesidir. Yaşlı müteşairlerin ellerini ayaklarını öperek, dergi kapılarına paspas olarak şair olunacağını düşünen insanların türediği bu devirde böyle sözlerin pek taraftar bulmayacağının bilincindeyim ama bir itiraz eden olmadan başka itiraz edenlerin ortaya çıkamayacağının da farkındayım. Bu yolda herhangi bir korkum da yok. Dergi etrafında tanıdığım birçok arkadaş gibi “Ya beni silerlerse, ya beni yok ederlerse” diye bir düşünceye kapılmıyorum. Çünkü ben şimdiye kadar ne yaptıysam kendi kalemimle yaptım. Ben ve benim gibi birçok genç arkadaş kendi varlığını ortaya koyarak tırnaklarıyla kazıya kazıya bir yerlere gelme uğraşı verirken kısa yoldan yükselmenin anahtarını ikili ilişkilerde bulanlar olduğunu da görüyorum. İsmi birileri tarafından hak etmediği yerlere yazılanlar olduğunun da farkındayım. Böyleleri bugün olduğu gibi ileride de olacaktır. Bunun da bir var olma biçimi/stratejisi olduğunu biliyorum. Ancak ben bu şekilde var olmaya karşıyım. Bu varoluş biçimini tercih edenler şunu unutmamalıdır ki birileri tarafından var edilip edebiyat dünyasına bırakılanlar elbet bir gün o birileri tarafından yok edilebilirler. Ben o birilerinin oyununu bozmak için edebiyatımıza ortasına bırakılmış bir bomba gibi hissediyorum kendimi. İnfilak ettiğim zaman birçok kötülüğü de silip atacağımı düşünüyorum. Eski ve köhnemiş olanla değişimin farkına varamayan, yeni insanı tanımayan ancak eskiye bir puta inanır gibi sarılanları kastediyorum. 80 Kuşağı’nın meselesizliği ile 2. Yeni taklitçiliğinin taklitçiliğini sürdüren “eski ve köhne” şiire açıktan düşmanlık besliyorum. Bunu her yerde beyan etmekte de bir beis görmüyorum.

E. Bülent Yardımcı: “…Genç şair duruşu” şeklinde bir tanımlamanız var. “…Türk edebiyatının uzun yıllar özlemini çektiği…” bu duruş nasıl bir anlam içeriyor? “Genç şair duruşu” dendiğinde karşılık olarak bir “yaşlı şair” duruşu da ‘us’ da beliriyor. İkisi arasındaki fark ya da farklılar nedir?

Kaan Eminoğlu: Gençlik denildiği zaman ataklık, hız, “delilik”, isyan, heyecan ve aşk geliyor aklıma. Genç insanı tanımlayan özellikler bunlar diye düşünüyorum. Bu özelliklere sahipsek eğer bunların hakkını vermemiz gerekir diyorum. Karşı koyuşumuz heyecanla olmalı, inancımız aşkla savunulmalı, şiirimiz delice bir cesaret ile konuşmalı. İdealize edilmiş genç şair tutumun da bu bileşimden oluşuyor. Yaşlılığı ise bu bileşimin karşısına konumlandırdığım zıt özellikler olarak kodluyorum. Durağanlık, heyecansızlık, aşksızlık yaşlılığın ve yaşlı şair kötücüllüğünün en önemli göstergeleri olarak dikkat çekiyor. Korkuları da bu negatif duyguların, genç şairin pozitifliği karşısında tutunamayacağını bilmelerinden kaynaklanıyor. Yenileceklerini biliyorlar sadece yenilgilerinin biraz geciktirmeye çalışıyorlar. Bence haddinden fazla önümüzde durdular. Artık kenara geçip mola verebilirler. Yoksa onları biz saha dışına almak zorunda kalacağız.

E. Bülent Yardımcı: Söyleşimizin bu bölümü, kitabınızda yer alan şiirlerinize ilişkin olacak. Bir şairin kurduğu her dizenin, kendisine bir soru oluşturduğu gerçeğinden yola çıkarak bu bölümdeki ilk soruyu bir dizeniz oluşturdu. Aşağıdaki dizede okura sezdirmek, iletmek istediğiniz nedir?

Ümit bende, aşk otağına kurulmuş vahşi bir kabile / Dayanamıyor karşısında Moğol orduları bile

Kaan Eminoğlu: İnancın üç tabakadan oluştuğunu düşünüyorum. Birinci tabaka estetik, ikinci tabaka etik ve üçüncü tabaka aşk. Bazıları inanırken sadece estetikte kalırlar, derine inemezler, bazıları bir nebze derine iner ve etik tabakaya ulaşır ancak en derine değmek, yani aşk ile inanmak bambaşka bir şeydir. Nâzım Hikmet bu tanımımın oluşmasında önemli yere sahip bir şairdir. Çünkü o yeni bir dünyaya aşk ile inanıyordu, Türk şiirinin en büyük fütüristiydi. Benim bu şiirim de Nâzım Hikmet’le aynı hedefi gösteren toplumcu şiir anlayışımı imler nitelikte dizelerden oluşuyor. Geleceğe, güzel günlere, büyük dönüşümlere karşı duyulan inancın sarsılmazlığını sezdiren imajlardan meydana geliyor. Fütürist yanımı ele veren daha birçok bent var. Gelecekten, insandan ümidini kesmeyen bir şairim. Hüznün değil, umudun şaire en çok yakışan olduğu inancındayım. Bu umudu o zalim Moğol ordularının bile sarsamayacağını bildiğim için böyle bir benzetmeyi tercih ettim. Ben de ümidimi aşk ile muhafaza ediyorum.

E. Bülent Yardımcı: “Sizi İkna Edebilirim” başlıklı şiirinizde, edebiyatımıza, kültürümüze, güzel bir dünya özlemimize emekleriyle, politik duruşlarıyla örnek oluşturmuş değerlerimizi konu edinmiş, onları okura anımsatmışsınız. Emperyalizmin kültür ajanları, böylesi değerleri unutturmak için ellerinden geleni yaparlar. Bu şiir unutturup öldürmeye kalkanlara bir tepki anlamında mı yazıldı? Bir de şu var:

Salı Avcıoğlu, Çarşamba Selçuk, Perşembe İlhan / Cuma Kaan

Bu şiirin son dizesi olan ilgi dizede yer alan “Kaan” sanırız sizi imliyor. Bunun nedenini açıklar mısınız? Bir eşitlenme isteği mi bu; yoksa onların açtığı yolda yürüyeceğinize dair okura bir gönderme, bildirme mi?

Kaan Eminoğlu: Son yıllarda bu ülkenin en önemli aydınlarına karşı çok büyük itibar suikastleri yapıldı. Bunlar suikastti çünkü bu aydınların düşüncelerine mertçe karşı koyuşlar gerçekleşmedi. Bu suikastler için aydınlarımızın ölümleri beklendi. Saldırılar o aydınların hatıraları üzerinden gerçekleştirildi. Yaşarken onlarla fikir mücadelesine giremeyenler, onlar öldükten sonra hatıralarına karalar çalmaya başladılar. Post-truth denilen, gerçeğin yerine ideolojik yalanı koyan post Kemalist ittifak tarafından yapıldı bu çalışmalar. Liberaller bu ittifakın en kirli ve en kötücül parçasını oluşturdular. Yıllarca topluma bir bilinç zehirlenmesi yaşattılar. Kültürel emperyalizmin Türkiye temsilcileri oldukları için misyonlarını gerçekleştiriyorlardı, fonlandıkları emperyalist güçler olduğu için de elleri, kolları uzundu. Yatak odalarımızdan, tarih hafızamıza kadar girip ülkenin gizli tarihi diyerek emperyalizmin resmî tarihini körpe zihinlere inşa etmeye çalışıyorlardı. Bir kısım için bu çalışmaları başarılı oldu. Ancak liberalizme bağışıklığı olan bizim gibi aydınlanmacı insanların zihninde bu fikir erozyonu mayası tutmadı. Yaygınlaşamadı. Aksine güçlü bir panzehir üretimine sebep oldu.

Bu saydığım isimler soyadları ile kültür ve düşünce tarihimize adlarını kazıdılar. Ben henüz yolun başındayım. Sadece ismimle varım. Soyadımı onların hizasına yazdırma mücadelesi veriyorum. Elbette onların yolundayım. Bunu işaret ediyorum. Soyadımı oraya koymamam da onlara olan saygımdan kaynaklanıyor. Öldüğüm zaman soyadımı onların soyadlarının yanına koyabilecek mertebeye getirebilirsem eğer, toprağın altında benden daha bahtiyar bir ölü olmayacaktır.

E. Bülent Yardımcı: Şiirlerinizde ‘gibi’ benzetme ilgeci çok fazla bir ağırlık oluşturmuş. Bu ilgeç Türk şiirinde biçem ve biçim, anlam yaratma bağlamında alabildiğine kullanılmış ve eskitilmiş bir ilgeç. Şiir ve şair hakkındaki “eskimiş ve köhnemiş” şeklindeki yargınızla bir çelişki oluşturmuyor mu şiirlerinizdeki bu durum?

Kaan Eminoğlu: Bir şair, şiir yazdığı dilin imkânlarını sonuna kadar kullanabilmeli diye düşünüyorum. Sırf bu yüzden edatlardan oluşan bir şiir bile yazdım. (Bile Bile Kelime) Elimizde bu kadar zengin bir dil malzemesi varken bu malzemeyi söyleyişi güçlendiren bir yardımcı unsur olarak kullanmamak şiirin tabiatına ters bir durum olurdu. Üstelik yeni ve eski arasında diyalektik bir bağıntı kurmaya çalışan bir poetikaya sahipken, biçime yönelik “asla”lar şiirimi zedeleyen bir çöküşe sürükleyebilirdi. Aslına bakarsanız şiirin tabiatı da eşyanın tabiatına benzer. Yeni içinde eskiyi, eski de içinde yeniyi barındırır. Diyalektik ilerleme de bu şekilde sağlanır. “gibi”lere karşı “Asla kullanmam!” diye bir tutuculuğum yok bu yüzden, eski addedilen yapıların şiire nasıl zenginlik katabileceğinin birçok örneği bulunmaktayken böyle bir kural koymam söz konusu dahi olamaz. Örneğin Ahmet Telli şiirlerinde “ve” bağlacına çok başvuruyor ancak bu başvuruş bir zaaf olarak değil üslup özelliği olarak özgün bir şiir diline kapı aralıyor. Benim gibilerim de klişeler üzerinden değil de özgün imgelere kapı açma olanağı sağlıyorsa kuru olarak görülen bu kullanımın bir kusursuzluğa evrilme şansı yadsınıyor demektir.

E. Bülent Yardımcı: Kelime seçimlerinizde de dikkat çekici bir durum var. “Bahsetmek, vasıfsız, telafi, tenkit, fikir, talih, müebbet, mesafe, kabahat, mümkün, efkâr, misal, nafile” kelimeleri yer almış şiirlerinizde. Yeni ve genç olma savında olan bir şair için bu kelimelerin karşılığı olan anlamları kullanmak daha doğru bir yaklaşım olmaz mıydı?

Kaan Eminoğlu: Kitabı okuyanlar farklı yazılarda birbirine benzer anlamda olan sözcükleri kullandığımı görecektir. (Örneğin bir yazıda/şiirde kelime derken başka bir yazıda/şiirde sözcük dediğim görülecektir.) Bunu bir tezat olarak değil dilimiz için bir imkân olarak görüyorum. Çünkü biliyorum ki bir sözcüğü karşılayacak bu kadar farklı sözcüğe sahip olmamız bizim dilimizin zenginliğinin bir göstergesidir. Bu sözcüklerden bazılarının yabancı bir dile ait olması o sözcüğün dilimiz açısından değerini düşürmez. Bugün Göktürk Yazıtlarında dahi yabancı dilden dilimize geçen sözcükler olduğunu görüyorsak yabancı dilden dilimize geçen ve kültür hafızamızda yer edinen bu sözcükleri tamamen yok edelim, bu sözcükleri yadsıyalım demenin bizi bir dil bilincine ulaştıracağı konusunda büyük şüphelerim var.

E.Bülent Yardımcı: Yukarıdaki soruyu bir örnekle biraz daha geliştirelim. “Mehtap’ı Görseniz Hâline Acırdınız” başlıklı şiirinizin üçüncü bölümünü aktaralım;

Mehtap gözyaşlarıyla alır tozunu / Gelinlik hâli gibi kusursuz serilmiş sofraların / Mehtap’ın ilk öfkesi ilk kırgınlığı ilk düşmanlığı / Çeyizini kana bulayan o ilk akşamlara karşı / Elbet Mehtap kadar kabahati var

Burada benzer anlamı olan iki kelimeyi –kusur ve kabahat– şeklinde kullanmışsınız. Bu durum başka şiirlerinizde de görülüyor. Bir şiirinizde –sözcük– bir şiirinizde –kelime– denmiş. Bu, kelime seçiminde bir şair kararsızlığının belirtisi mi?

Kaan Eminoğlu: Dil konusunda birçok yazı yazdım. Öz Türkçecilere karşı çıktığım ve desteklediğim yerleri belirttim. Bu fikirlerimi kısaca burada da açıklayayım. Öncelikle şunu söyleyeyim: Öz Türkçeciliği destekliyorum, Öz Türkçecilerin dilimize önemli katkı sağladıklarını düşünüyorum. Ancak bu Öz Türkçecilik hareketinin zamanla tasfiyeci bir eğilim kazandığını, dilimizi budamaya çalıştığını da belirtmezsem gerçeği incitmiş olurum. Örneği türkülerimize, fıkralarımıza, tekerlemelerimize, ninnilerimize girmiş bir sözcüğü sırf Türkçe değil diye toplum belleğinden söküp atabilir miyiz? Maalesef tasfiyeci Öz Türkçeciler yıllarca bunu yapılabileceklerini iddia ettiler. Bu tasfiye gerçekleşirse kültür hazinemizin ne büyük kayıp vereceği üzerine hiç düşünmediler. O yüzden dil meselesine yaklaşımım Attilâ İlhan ile paralellik gösteriyor. Dilimize girip kültür hazinemizde bir yer edinmiş tüm sözcükleri bu dilin bir zenginliği olarak görüyorum. Bu açıdan bakıldığında bir yerde “sözcük” yazdıysam başka bir yerde “kelime” yazmam gibi kurallarım yok. Bunlar Türkçenin zenginliğini imler nitelikte sözcüklerdir. Mesela bir insan ben “ile” bağlacı kullanırım asla “ve” bağlacı kullanmam derse ben o insanın dil meselesine tutarlı baktığını düşünmem. Tasfiyeci olduğuna kanaat getiririm. O yüzden bir dizede “kusur” sözcüğünü kullanıp başka bir dizede “kabahat” sözcüğünü kullanmak benim dil anlayışım açısından bir kusuru değil aksine bir tutarlılığı gözler önüne seriyor diyebilirim.

E. Bülent Yardımcı: Son sorumuz şöyle: Neden şiir yazıyorsunuz?

Kaan Eminoğlu: Var olan ile mutlu olmadığım için, var olan gerçeği kabul etmediğim için şiir yazıyorum. Şiir, benim hayata karşı itiraz dilekçem. Dilekçemi bir arzuhalci dikkatiyle hazırlıyor, o dilekçeye ihtiyacı olan halkın hakikatini yansıtmaya çalışıyorum. Var olanı yıkıp, yerine -şiir yazarak- ürettiğim yeni varlığı koyuyorum. Kendi idealimi koyuyorum. Benim idealimde ne savaş ne ölüm ne gözyaşı ne de adaletsizlik var. Benim varlığımda, eksik olanın tamamlanabileceğine ilişkin sarsılmaz bir inanç, gerçeğin yıpratıcılığına karşı koyacak diyalektik bir metot var. Bu yüzden de durdurulabileceğimi hiç sanmıyorum.

Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)