Son Dakika



Birkaç günden beri dört köşemin etrafında öykümü tamamlamaya çalışıyorum. Beni doyuran sözcükleri çıkaramıyordum, yazıp yazıp sildiğim cümleler yığın oluşturmuştu. Her zamankinden fazla uğraşmıştım ve artık ara vermem gerektiğini biliyordum. Gün ışığında yürüyerek doğacak kelimelere ihtiyacım vardı. Hemencecik kendimi sokağa attım. Şehrin en kalabalık olduğu noktaya doğru adımladım. Kalabalığa karışırken kafamda binbir soruyla yürüyordum. Öykümü çoktan bitirip teslim etmiş olmalıydım, çok geç kalmıştı. Endişeler yapışıyordu yakama, tatsız giden havaların birden ısınması, güneşin en koyu halini alışı tembelliğimin harcını kardırıyordu.

Kalabalıklarda ara ara gözüm vitrin camlarındaki suretlere takılıyordu. Birden vitrinin önünde mıhlanıp kalakalmıştım. Zihnimin bana oyun oynayıp oynamadığını anlamam birkaç dakikamı almıştı. Vitrinin arkasındaydı. Müşteri ile karşılıklı konuşmasında gülümsüyordu, nerede olsa o gülümsemenin yanağında bıraktığı çukuru tanırdım. Songül’dü.  Heyecanlanmıştım. Geçen uzun yıllar, onu belleğimden atma konusunda işlevsiz kalmıştı. Onunla bu şekilde karşılaşmak, mevsimsiz bir rüzgârın esintisini hissetmek gibiydi. Bulutlar bir karayeli kovalıyordu içimde. Anılar arşa çıkıyordu.

Okulun en başarılı öğrencileri arasında yer almıştık. Edebiyatı sevdiğimiz için üniversite seçiminde o bölümden yana tercih hakkımızı kullanacaktık. Özgüvenimiz yüksekti. Elimizden toplumun en kesin yerlerine mim koyanları okuyor, tartışıyorduk. Kimler kimler yoktu ki; Zola, Steinbeck, Anday, Orhan Kemal, Nazım Hikmetler ve daha niceleri. Ustaların anılarını birbirimize anlattığımız çok olmuştur. Doyumsuz okuma tutkunlarıydık. Harçlıklarımızı kitaba veriyor, almakta zorlandığımızda da kütüphanelerin kapısını aşındırıyorduk.

Edebiyat tutkumuza mizaçlarımız da eklenince toplumun sorunları ve siyasete yönelmemiz de kaçınılmazdı. Ülkemizdeki siyasal olaylara kayıtsız kalamıyorduk. Elimizi taşın altına koymak istedik. Kendimize en yakın sol bir gruba enjekte etmiştik. Tanış olduklarımız çoğalıyor, merhabalar alıp veriyorduk, yürüyüşler düzenliyor, sevdiğimiz yazarların konferanslarına katılıyor, dünyayı sömüren sermayeyi, bu düzenin tutkunlarına encamlarını görmek istiyorduk. Eşitlikçi ve özgür bir yaşamın temellerinin çimentosunu karmak, kardığımızla inşasını görmekti niyetimiz. Yakası açılmadık fikirler konuşuyorduk. İnsana bereketli tohumlar ekiyor, ektiğimiz ekinleri topladığımızda anlıyorduk nasıl çoğaldığımızı. Sesimize ses verenlerin yankıları çoğalıyordu her köşe bucakta. Şeytansı ayak takımından vahşi işler çıkıyordu elbette. Baskılar katmerleşiyor bizlere karşı. Songül ara ara kaçamak yapıyor gelmiyordu. Evden izin alamadığını düşünüyordum, mitinglere başka arkadaşlarla gidiyordum. Çok sık gördüğüm Songül’ü daha az görmeye başlamıştım. Uzun müddet kayboluşlar böyle devam etti.     

Biz ise yaklaşan 1 Mayıs İşçi Bayramına hazırlanıyorduk. Kıvılcım demetleri içinde alanlarda olacaktık. O görkemli gün gelip çatmıştı. Sabah sınav var diyerek çok erken bir saatte evden ayrılmıştım. Toplanma yerinde sloganlar ve pankartlar eşliğinde alana girecektik. Alan oldukça kalabalıktı, son hazırlıklar tamamlanıyordu. Rüzgarlar gibi esip, dalgalar gibi yükselecektik. Ağır ağır yürümeye başlamıştık ki son dakikada Songül geldi, heyecanım daha da artmıştı. Gülümsedik birbirimize. Sloganlarımız parlak güneşin altında yükseliyordu. Tüm gruplar Taksim’de saflarını sıklaştırıyordu. Herhangi bir olaya karşı birbirimizi kaybetmemek için Songül ile kenetlenmiştik. Her slogan yankısından dönüp sahibini buluyordu. Konuşmacılar kürsüden selamlıyordu insan selini. Sesler coşkudan duyulamaz haldeydi. Alanı sarıp sarmalayan top atışına benzer sesin hengamesi kapladı gök kubbeyi bir anda. Kalabalık, fırtınadaki dalgalar misali oradan oraya savrulmaya başladı. Ezilen, koşuşturan, saklanacak oyuklar arayanlar oldu. Biz ise sesin bıraktığı korku ile tam siper yere yattık. Songül’ün başını göğsüme yaslamıştım. Kulaklarımıza çığlıklar ciğerlerimize toz duman doluyordu. Kalp atışlarımız göğüs kafesimizi sarsıyordu. Bu halde duramazdık ezilebilirdik.  İki yürek hemen uzaklaşmanın çabası içinde alandan sürtüne sürtüne çıkıyorduk. Toz bulutu içinden sıyrılarak kendimizi ara sokaklara attık. Bir mekânda soluklanmak ne olduğunu konuşmak istedik ama nafile.  Parti binası önünde uzun ve boş bekleyişin ardından evlere dağıldık. Akşam haberleri Taksim alanında solcuların görkemli yürüyüşünü, alevi derneğin alana pankartlarıyla girişiyle uzaktan silahlı saldırının aynı zamanda meydana geldiğini söylüyordu. Sadece güldüm. Sabah ilk işim partiye gitmek ve durum hakkında bilgi edinmek olacaktı.

Sabah partiye vardığımda Halit Ağabey’in hararetli konuşmasına tanık oldum. Ne olduğunu anlama çalışırken parti binasının kapısı birden tekmeyle açıldı. Halit Ağabey’in hararetli konuşması kesildi.

- Herkes olduğu yerde kalsın polis!

Sivil polisler partinin diğer odalarına geçip tüm kütüphaneyi devirdiler, masaların çekmecelerini altüst ettiler. Ne var ne yoksa talan ettiler. Yanımızda kalan üç polis “uzatın ellerinizi uzatın” sözüne karşılık Halit Ağabey, “siz hangi hakla burayı talan edersiniz” diye haykırdı. Uzatmak istemediğim elim aniden kolumdan kıvrılmış, direnmemin bedeli gözüme inen bir yumruk darbesi olmuştu. Benimle beraber on sekiz kişi, kelepçeli olarak parti binasının ikinci katında sürüklenerek çıkarıldık. Kapıda bekleyen arabaya konteynere atılan çöpler gibi savurdular bedenlerimizi.

Nereye gittiğimiz hakkında hiçbir bilgimiz yoktu. Hüseyin Ağabey “büyük ihtimal karakola çekecekler, orda konuşmayın avukatlarımızı bekleyin” dedi. Bitmek bilmeyen yol, istikametin karakol mu yoksa ıssızlığın ortasına mı taşıyordu bilemiyordum. Gümüş bilezikler ruhumu da esir eder miydi yoksa hükmü sadece bileklerime miydi? Az sonra yavaşlamıştık, sola doğru bir dönüş yaptığımızı hissediyordum. Durmuştuk. İte kaka indirdiler bizi, eski bir karakola gelmiştik sorgusuz sualsiz nezarethaneye attılar. Bugüne kadar hiç böyle bir yerde bulunmamıştım. Karanlık ve soğuktu. Sabırsızca bekleyişimiz sürdü. Aslında yabancı değildim bu mekâna, Nazım’dan tanıyordum demir parmaklıkları. Kör karanlığın ağır dumanıydı üstümüze üflenen. Kudretli olmak, dik durmak gerekliydi. Erken salınırsam annem ve babam duymadan eve dönebilirdim. Halit Ağabey’in karanlığı yaran mırıltısını duyuyordum.

Tohumların tohumuna, serpilip gelişene selam!

Bütün yemişler dallarınızdadır.

Beklenen günler, güzel günlerimiz ellerinizdedir,

Haklı günler, büyük günler,

Gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan,

Ekmek, gül ve hürriyet günleri.

Şiir, etrafımızı çevreleyen demir çubukların ötesine yankılanıyordu ve hep birlikte “Düşmanı yenecek işçi sınıfına selam” duruyorduk. Açılan demir kapının gürültüsü selamımızı kesmişti bir anda. Polis kilitli demir çubukları açtı. “Yukarıya çıkıyorsunuz, imza atıp gideceksiniz.” Yukarıya çıkınca Songül’ü gördüm sandalyede oturuyordu. Beni görünce sandalyeden kalkıp sarıldı. Parti avukatı Erdem Ağabey yanımıza gelerek “hepiniz serbestsiniz, imza için şu odaya geçin” dedi.

Songül’ü eve bıraktım. Yolda çok korktuğunu ve benim için çok endişelendiğini söyledi. Songül’ün benim için endişe duyması hoşuma gitmişti. Evdekilerin durumu anlamaması için hızlı adımlarla evime dönmüştüm. Ertesi gün hiç evden çıkmadım.

Günler sonra sinmiş aklımı sokağa attım. Yağmur kâh iri ve ılık damlalar halinde hızla yağıyor, kâh kesiliyordu. Ağaçların duldasına sığınmak istiyordum. Toprak sırıtarak damlaları yuta yuta ezgili sese dönüşüyordu sanki. Rüzgarla birlikte yağmur hırçınca sarsmıştı tüm bedenimi. Bulutların koşturduğu bir gökyüzü var tepemde, pes etmeyecekti besbelli. Biraz yürüdükten sonra pasaj içindeki sahaflar çarşısına girdim. Müfredatı olmayan okul gibidir sahaflar. Müdavimleri çoktur. Hermes Sahaf yazılı dükkânda daldım. Kitap ve mürekkep kokusundan sarhoş olmuştum. Derin derin içeme çektim havayı, rafları gözümle taradım. Yüzlerce kitap önüme bir aydınlık sundu. Okuma tutkumun düşün fenerini verdi elime. Silüetleri dahi yeterdi yaşamı güzelleştirmeye. Kitapları sırtlarından okşuyordum; çok şeyler anlatıyordu sırtlarındaki yüküyle. Raftan gelişi güzel çekiyorum birini, şöyle bir bakıyor sonra yerini koyuyor, bir başkasına geçiyordum. Eski sahiplerinden ayrılmış, yeni sahibinde rafına giremeye hazır kıtaydı hepsi. Aldığım kitaplara tarih atmak için ilk sayfasına açtım. Her birine şu notu düştüm: “Tarih sınıf mücadeleleri tarihidir.”

Hava lacivert bir akşama dönmüş bütün şehri kuşatmıştı. Bulutlar neredeyse kaldırıma değecekti. Kitaplar elimde yürüyordum. Yolun bitişinde üç kişi tarafından önüm arkam sobe şeklinde kesildi ve kimliğim soruldu. Kimliğimi uzattığım sivil polis fotoğrafıma baktı yarım kaldırdığı başıyla.  Gözünün akı safra rengindeydi. Diğerleri kitaplara bakmak istediler. Hoşlarına gitmeyeceğini biliyordum.

- Bizimle geliyorsun!

- Nereye?

- Emniyete!

- Suçum nedir söylerseniz iyi edersiniz.

Hiçbirinden sesime ses alamadım. Güçlükle arabaya bindirdiler. Kocaman bir soluk boşaltım. Yola koyulduk. Endişe yakamda öylece asılı duruyor, hiç bırakmıyor beni. Arabanın hırıltılı sesi benim gibi kaç kişiyi ürkütmüştü acaba? Kendini zorlayan vınıltısıyla nereye varacağımızı bilmeden uçuyordu. Sanki başka duraktan birini daha alacak telaşıyla gidiyordu. Gözlerimi ve ellerimi bağlamak istemelerine çırpınışlarım fayda etmedi. Şehrin gürültüsünün susmasından çok uzaklaştığımızı hissediyordum. Endişem daha da katlanıyordu.

Issızda insanların canavara dönüşmesi daha kolay olurmuş. Araçtan kollarımdan asılarak çıkarılınca anladım. Anahtar sesleri geliyordu. Kapının ise sesi yorgun. Bir eve giriyorduk besbelli. İteleyerek kapıdan içeriye soktular. Basamakları çıkıyordum düşe kalka, düştükçe tekmeler savuruyorlardı. Kim bilir kaç kişi çıkarılmıştı yukarıya. Merdivenlerin sonuna gelmiştim, gözlerimi açtılar. Köşke benzeyen eski yapının içindeydim.  Ne olduğunu anlamadan üçü birden yumruklamaya başladılar. Düştüğüm yerden kaldıra kaldıra dövmeye devam ettiler. Kitapları soruyorlardı. “Bu kitapları neden okuyorsun?!” Cevabı beklemeden yumruklar bedenime uçuşuyordu. Cevap istenmiyordu burada.

Sonrasını hatırlamıyorum…

Uyandığımda öğüre öğüre kustum. Vücudumun her zerresinde acı hissediyordum. Büyükçe bir odanın içinde pencereleri tahtalarla kapatılmış işkence odasında olduğumu anlıyorum. O dört duvarın içinde o vıcık vıcık karanlık pis yere kapatılmıştım. Sabah türlü düşler kuran özgür bir insandım. Şimdi doğrulmaya gücüm dahi yoktu. Sürünerek pencereye ulaşmaya çalışıyordum. Tepemde nereden sarkıtıldığı belirsiz bir ampul beni gözetliyor gibiydi. Yaklaşan ayak sesleriyle irkildim. İçeriye ellerinde anlam vermediğim eşyalarla girdiler. Soluğum titriyor, yüreğimin atışları alabildiğine düzensiz. Soğuk soğuk gülüşüyorlar. İki kişi elindeki takım taklavatlarıyla bir şey kurarcasına sesler çıkartıyordu. İki kişi ellerindeki işi bırakıp yanıma geldiler, “ayakkabılarını çıkar” dediler. Ben geri geriye kaçarken kollarımdan yakalandım, ayakkabılarımı aldılar.  Üzerime yağan yumruklara karşı ayakta durmak istiyordum, dimdik. Ne mümkün… Bedenim boş çuval gibi yere düştü. Ayaklarımın havaya kaldırılması ile kalın bir sopanın tenime ilişmesinden çıkan ses haykırışıma bulanıyordu.

Kafam karışmıştı. Yumruk yağmuruna  karşı mı direnmeliyim yoksa küfür sağanağına mı… Bağırmaya dahi mecalim yok. Acıdan dudaklarımın açamıyordum. Yok  saymak istiyordum bu adamları, bu zamanı bu mekânı. Başımı yavaşça taşın soğukluğuna bırakıyorum.  Betonun serinliği sarıp sarmaladı beni. İyi de geldi.  

Sınanmadığın bir olayda fikir sahibi olabilir mi insan? Neden olmasın ki? Olurdu …

Olur mu sahiden? Halbuki çok duymuş çok okumuştum işkence hakkında, şimdi ise yaşıyordum. Sağ girenin ölü ya da sakat çıktığını duymuştum. Ne yani ölecek miyim ben şimdi! Korkuyorum. Betonun serinliği mi ölümün nefesi mi üşüten bilemiyorum. Songül aklıma düşüyor, onu bir daha göremeyecek olmanın sıkıntısı kalbimi sızlatıyor, acım katmerleniyordu. Hayatta kalmak zorundaydım. Sabah tekrar geleceğiz demişlerdi.  Acı ve korkunç düşüncelerden kurtulmayı ne çok isterdim şu an. Dışarıdayken filizlenip boy atan umutlar şimdi kurumuş bir dala dönmüştü. Bu dala bile tahammül etmiyor zalim insanlık, küle çevirmek rüzgâra savurmak istiyor. Sanki var olmamışçasına…

Tevfik Fikret’in “Elbet bir gün sabah olacaktır” dizeleri aklıma dökülüyor. Göğün değişen kokusundan belli, kızarıyordu güneş yavaş adımlarla. Güneşe çıkarılmış kar gibi eriyip yığılıvermiştim. Ayaklarım üstüne doğrulmak istiyorum lakin hükmedemiyorum bedenime. Pencerenin köşesinden sızan güneşe yüzümü tutmak istiyordum. Yalnızdım. Güneş ışıkları bir dost kolu gibi uzanıyordu, yalnız değilsin, gel kucaklaşalım, yanındayım. Hiçbir kuvvet doğayı hapsedemez. Güneş ne yapar ne eder bir aralıktan sızar, bir küçük yosun bir taşın dibinden çıkar. Sözcüklerin en süzülmüşüyle en damıtılmışıyla selamlıyorum güneşi.  “Toprak bakır, gök bakır haykır, güneşi içenlerin türküsünü, haykır, haykıralım” Ayağa gene Nâzım’ın şiirleri kaldırdı, inanılmaz bir şeydi sözcüklerin gücü. Aklımı imha edemeyeceklerdi. Bilinçlerime attığım tohumları büyümesi engellenemeyeceklerdi.

Kalemlerini insan kanına batırmadan yazanlar makbul görülmüyordu. Kitabın serüveni, insanın serüvenidir. Pisagor’un kitaplarının kendisiyle öğrencileriyle birlikte yakılışı, İskenderiye kitaplığından yükselen dumanın gök kubbeyi kaplaması, Nazilerin meydanlarda kitapların ırzına geçmesi. Bir kitabı yanarken görmek bir insanı yanarken görmektir.

Doğrulmak için duvara verdim sırtımı. Sabah sessizliğinde ahşap merdivenlerden ayak sesleri duymaya başlamıştım. Kapılar açılıp kapandı. Kilidi hızlıca çevirip içeriye girdiler. İki kişi üstüme yürüdü.

 - Kitapları nerden aldın!

- Kitapçıdan…

- Neden aldın!

- Okumak için…

- Okumaktan maksadın ne senin söyle!

- Öğrenmek…

Bilmiyorlar mıydı sanki? İşlerine gelmiyordu. Sindirmek lazımdı okuyanları, pişman etmek. Kalemini kamera gibi kullanan Umberto Eco’nun da dediği gibi “tekerlek gibi makas gibi son icattır kitap”.

Bıyıkları sivri olan adam çarmıh şeklindeki düzeneği kuruyordu. Beni göklere çekilen bayrak gibi yapmalarının, yüzlerindeki soğuk gülüşleri ve gururu görebiliyordum. Boncuk boncuk terler boşalıyordu alnımdan. Kim derdi ki günün birinde İsa’nın paydaşı olacaktım. Ne demişti o an? Tamam, hatırladım: “Baba, onları bağışla çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar.”

Bu adamlar ise ne yaptıklarını gayet iyi biliyorlar. Kim bilir ben kaçıncıyım. Sivri bıyık, elindeki kablo ile bana yaklaşıyordu ve debelenmemim hiçbir faydası yoktu. Elektrik verildikçe derimi yüzüyorlar gibi bir acıya büründüm. Çığlıklar odanın içinde dönüp dolaşıp boğazımda düğümleniyordu. Kemiklerimin vücudumdan sıyrıldığını sanıyordum. Acıdan takatim tükenmişti. Ölümüm bu çarmıhta olacaktı. Bilincim gidip geliyordu. Kafamı kaldırdığımda etrafımda kimseler yoktu, baygın halde uyanıp dalıyordum. Sabaha mı akşama mı ayırdına varamıyordum. Oysa bedenimde yıldızlar çoktan karanlığa yenilmiş, gökyüzü gibi parçalanmıştı bedenimi. Teslimiyeti çoktan geçmiştim artık, sağ çıkamayacaktım. Kirpiklerimi kaldıraç yapıp göz kapaklarımı kaldırmaya denediğimde kaçamak bakışlar fırlatanları gördüm. Kaç gündür kablo makarasına sarılıydım bilmiyordum. Konuşmalarını algılamıyordum. Sağlam çıkacak gönendirecek bir düşünce yoktu içimde. Ölümün keyfiyetini bekliyordum. Gün ışığına çıkamayacaktım. Hatta cesedim bile yeryüzünden silinebilirdi. Sır perdesi olurdu ölümüm. Olamaz mı? Nicelerinin olmadı mı …

Fersiz gözlerle uyanmaya çalışıyordum, tozlu bir rüzgâr gözlerimi acıtıyordu. Başımı döndürdüğümde dağınık gezen bulutlara bakıyordum. Rüyada değil açık bir alanda olduğumun haberini veriyor sıcak ekmek kokusunu getiren rüzgâr. Gözlerimde çapaklar barikat kurmuştu ama aşıyordu iki ırmak yanaklarıma. Çöplüktü burası, bertaraf edilmiştim. Ölüm nihayet kucaklamış mıydı bedenimi? Ölümün kokusu bu muydu? Tepemde dolaşan martılar ölümüme mi ağıt yakıyorlardı? Yanılmıştım. Beni buraya atanlar da.

Yıkanır gibi ağladım. Karşıdan bir çöp kamyonu geldiğini hayal meyal hatırlıyorum. Uzun bir süre yoğun bakımda kalmışım. Üstümde kimliğim çıkmayınca yakınlarıma ulaşmaları epey sürmüş. Yoğun bakımdan çıkınca uzun bir süre konuşamamışım. Gözlerimi açtığımda polislerin adımı sormalarını, nasıl bu duruma geldiğimi anlayamaya çalıştıklarını hayalimde hatırlıyorum. Belki de hayaldi, kimse bir şey sormamıştı. Normal odaya alındığım halde günün büyük zamanını uykuda geçirmişim. Sanırım verilen ilaçların payı bunda yüksekti. Ara ara uyandığım günlerde hemşirenin tebessüm eder yüzüyle karşılaşıyordum. Bu günlerinde birinde hemşirenin “Songül kim? Neyin olur?” sorusu burnumu ince bir sızıyla titretti. Hafiften bir sevinç duygusu ışımaya başladı o onda. Hemşire “Adını soyadını söyler misin? Çok uzun zamandır buradasın ailene ulaşalım” demesi ile sözcükleri üzerine döktüm.  Uzun zaman sonra konuşabilmiştim ışımaya tutmuş gözlerimle. Kolumdan bir iğne yaptı. Gülümsedi. Gözlerimi vakarlık içinde kapadım. Ağlama sesiyle uyanmıştım, annem ve babam başımdaydı. Gözü yaşlı annem elimi sıkıca tutuyordu. Aylar sonra daha iyi hissediyordum kendimi. Artık eve gitmek istiyordum.

 Hastaneden çıkış işlemleri yapıldığı gibi Songül’ü görmeye gitmiştim. Zeliha Teyze’ye Songül’ü sordum, nişanlısıyla alışverişe çıktı dedi. Dilim lal düşüm üryandı benim. Çarmıha tekrar mıhlanmış gibiydim. Sevgi geriliyordu çarmıha. Sokak lambalarının incelttiği karanlığın duldasına sığınmıştım. Sicilim kırmızı mürekkeple mimliydi. Yalnızlığı, kaçarak yaşamayı kanıksamıştım. Çok sonra duydum, Songül evimize gelmiş ben yokken, partiye uğramış defalarca. Varlığımdan ümidi kesmiş. Evlenip başka şehre yerleşmiş. İşkence tezgahından geçmiş kalbim şimdi de Songül’ün gidişiyle başa çıkmalıydı. Hayallerimin tortusu kalmıştı. Gönül tellerim akort edilmezdi.

Şehrin üstüne düşen rengarenk çiçekler solmuştu. Sessizlik mayalanmıştı içimde. Hüznü cem ettim onun yokluğunda. Mısralar yakamı bırakmıyor bir türlü. “Sessizliği dinliyorum şimdi ve soluğunu/ Sustuğun yerde bir şeyler kırılıyor/ Bekleyiş diyorum, caddelere dalıp gidiyorum/ Adını yazıyorum bütün otobüs duraklarına.” Haykırıyorum Telli gibi, “Sen gidersen yıkılır bu kent”.

Yıllar sonra bir vitrinin arkasında beliren silüetine bakakalıyorum işte. Ayrı ayrı duran üzüm salkımlarının birbirine hasreti, şaraba durmuş tanelerin buluşmasındaki heyecanı yaşıyorum. Üzerime gerilen hüzünlü karanlık, onu bir vitrin arkasında görmemle birlikte aydınlığa esniyor.

Hayatımda iz bırakmıştı Songül. İz bırakan yara da bırakırdı. İçimden geçen tuhaf bir sevinç yeliydi. Şimdi yıllar sonra karşısına geçmek, yaramın kabuğunu yerinden oynatır mı? Belki de yüzleşmek hep acı getirmezdi. Geçmişin harlanan ateşlerindeyim. Bir ilk aşkla ateş hattından ayaklanmış, mevziden çıkan ordu gibi dikilecektim. İçeriye girecek, selam verecektim. Cesaretimi toplayarak bütün silahlarımla hücuma geçmeliydim. Kelimeler dilimde, biraz cüretle ağzımdan çıkaracaktım.

Necatigil’in “Çekerler bir çocuğu vitrin önlerine/Esirgenir dilese birazcık oyalanmak/Önüne bak” dizelerini anımsıyorum. Karşı kaldırımın oyuk duvar kenarına gizlenmiş seyrediyorum onu. Bu karşılaşma hayatımın son kurasını çekmek gibiydi. Hangi zamanı kollayacaktım içeriye girmek için, saatlerin yelkovanları kaçıncı turunu atacaktı. Akreple yelkovanın yarışını son buldurmalıydım. Necatigil’e uydum, “Yürü, yok durmak!”.  Durmamak üzere mağazanın içerisine doğru adımlıyordum. Ne mağazası olduğunu bile fark etmeden. Çocuk kıyafetleri satılan mağazada buldum kendimi. Ürünleri incelemeye başladım. Hemen arkamda çocuk arabasıyla bir anne yanaştı, arabadaki çocukla göz göze geldik. Gülümsedim, gülümsememle çocukta bir çığlık koptu, ağlamaya başladı. Annesinin ilgisi susturmaya yetmiyordu, ufak adımlarla o reyondan uzaklaşıyordum. Mağaza ilk girdiğim an ki kalabalığını tenhaya bırakıyordu. Kasa arkamda kalmıştı, ürünlere bakıyordum. Aniden “Hoş geldiniz, nasıl yardımcı olabilirim?” diyen o sese döndüm. Gülümsedim, Songül’dü. “Selam” dedim. Beleren gözlerle çukurunda bıraktığı gülümsemesiyle “Serhat sen misin?”

Gülümseyen yüzü kızarmaya başlamıştı. Kaçamak bakışlar, genizden gelen sözcükler yuvarlandı birden. Göz kapaklarının gölgesine sığınır gibi kaçırdı gözlerini. Dile kolay on dört yıl olmuştu. Çarmıha gerdiklerinde ölmemiştim ama beni öylece bırakıp bir başkasının kalbine sığındığında çoktan kırkım çıkmıştı. Öldü diye atılan bir cesettim ben, ömrümce çarmıhla gezdim. Düşlerim gökyüzünden bir yer bulamadı. Her gözlerimi kapadığımda burguyla inceltilmiş bıyıklı adamın soğuk gülüşüyle yaşadım. Yüzündeki kaçamak bakışlarının nedeni çok iyi biliyordum. Duygularım karışıktı öfkem, sevgim hassas terazi kaldırmıyordu. Beni kimsesizliğe ittirmişti. Sonra bir yabancı gibi tebessüm ettim. Karşı karşıya geldiğimizde yüzünün ifadesi batık teknelerle dolu kapkara bir liman gibiydi.

- Benim Songül.

-Biliyor musun sosyal medyada seni aradım aslında, hiç kullanmıyorsun sanırım. Edebiyat dergilerinde yayınlanan yazılarına denk geliyordum bazen. Keyifle okuyordum.

Batık teknelerden limana yanaşan sözcükler fora ediyordu, biraz olsun telaşını. Sözcükleri ok yapıp fırlatmak istedim Songül’e. Bir yandan derin derin süzüyorum. Gözleri, akıntıya kapılmışım gibi sürüklüyordu beni kelimelerin akıntısına. Söylediklerine sokulmuştum, pusuda saklı duran yırtıcı gibi keşfe dalmıştım. Sustum.

-Sen neler yaptın anlatsana.

Anlatısının seyrine dalmıştım. Sesine tutunmaktan başka yapacak bir hiçbir işim yok gibi.

- Çevirmenliğe devam.

- Başka?

- Hayat işte… İnsanda umut eksilmedikçe yaşıyorsun.

- Hala her şey insan için mi diyorsun? Siyasal duruşun, mücadelen hiç değişmemiş besbelli ki.

- Bıraktığın yerdeyim. İnsanı, özneden çıkarmadık.

- Kafamda o kadar çok soru var ki çoğu da cevapsız. Seninle konuşmayı özlemişim, en çok da edebiyatı, geçmişin bir dönem tanıklığını yapmış olanların anlatılarını.

- Seninle edebiyat konuşmayı bende özledim Songül.

İçeriye gülüşleriyle ortalığı toza dumana katan bir aile girdi.  Songül’ün yanında çalışan hanımefendi ilgilenmeye başladı aile ile. O kadar çok soru soruyorlardı ki Songül devreye girmek istercesine onlara baktı.

- Bu gelenlerle ben ilgilenmeliyim sanırım. Bu benim kartım, telefon numaram üzerinde.  Çaldır istersen seni kayıt edeyim.

Bebek resimleriyle süslenmiş, pembe bir kartvizit tutuşturdu elime. Gülesim geldi. Numaraya baktım, sonu yirmi bir yirmi bir.

- Çok eski bir numaram zaten. Gülümsemenden kartımın hoşuna gittiğini varsayıyorum. Bu tasarımı reklamcıya yaptırdık.

- Çok güzelmiş.

- Serhat seni yarın büyük ihtimalle ararım çünkü işler biraz daha durgun geçiyor. Fazla da yorulmamış olurum, bir yerlerde oturabiliriz.

 - Tamamdır. Görüşürüz o zaman.

Serhat çıkınca zamanla bir heyecan tavsadı yüreğimi. Belleğimin içinde anılar ele ele tutuşmuş çocuklar gibi koşa oynaya gelip buluyor seni. Geçmiş, yakası açılamayan fikirleri açılma mecburiyetini dayatıyor. Iskartaya çekildiğini sanıyorsun ama dönüp dolaşıp karşına dikiliyor öylece. Serhat’ın öldüğüne inanıp umudumu yitirmek, onun yokluğunda gönlümü bir başkasında tamir etmiş olmak beni çıkmaz sokaklara çıkarıyordu. Yıllar sonra bile hala gölgemin gözlerinde yuvalandığını görebiliyor gibiydim. Serhat’ı kaybolduğu zamanlarda partide bende çok aradık. Öldüğüne, öldürüldüğüne inanmıştım. Çok sık yaşıyorduk bu olayları, her cesette morgu mesken tutuyordum. Son kez olsa da yüzünü görebilmek için, belki de öldüğüne bir an önce ikna olmak için. Sonuçsuz ziyaretlerim yıldırmıştı benliğimi bir süre sonra. Kavi yürekli olamadım belki de. Böyle kolu kanadı kırık yaşayamazsın öğütleri çekti ipini ümitlerin. Ne diyordu Nietzsche; “Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır.” Kalbimi ve beynimi bu işkenceden azat eden Erdem’di yani eski eşim. Yeni bir başlangıç yaparak kalbimi ona teslim etmiştim. Erdem’in tayini Eskişehir’e çıkınca başka bir şehre yelken açmıştım. O zamanlarda o günlerin muhasebesini yapmadım hiç. Yelkenleri mayna edince eski düşler ile sessiz bir hesaplaşmaya koyuldum. Çoktan yitip gitmiş tarih olmuş bir zaman parçası ucundan yakalamaya çalışıyor, o günlerin mahbubesini hatırlıyordum. Yıllar sonra bugün cesedini aradığım adama acılarımı başka bir şehrin başka bir ikliminde soğumaya yüz tutsun diye bıraktığımı anlatacak yüzüm yoktu. Erdem’den ayrılmamın ardından uzun zaman geçmiş olsa da bugün başka bir limana demir atmıştım.  Hangi mevsimdi şimdi soğumaya dönüşen bilemiyordum.  Limana çok sonra yanaşan Serhat’ın olmadık zamanda demir atması beni onunla yüzleşmeye mecbur bırakıyordu. Ertesi gün Serhat’a mesaj attım saat sekiz gibi uygunsa bir şeyler içmek için onu davet ettim. Ardımızda ne kaldıysa anlatmak için. Anlatabilmek için.

Songül’ün mesajını heyecanla okuyup, telaşla evden çıkıp buluşmaya gittim. Buluştuğumuzda bir gerginlik vardı üzerinde ya benden kaynaklı ya da günün onda bıraktığı bir tükenmişlik, kestiremiyordum. Sokakta gideceğimiz mekâna doğru ilerlerken ağzımız sert bir mühür varmışçasına kapalıydı. Yıllar sonra yan yana eskisi gibi yürüyorduk upuzun caddede. Yalnızlığımın ağırlığı ayaklarıma çökmüş, hüznü yeğlermiş gibi adımlıyordum. Sevgi, bir yanardağın fışkırması gibidir. Yürekte sönmemiş, yıllardan beri yanan ateşin külleri tutuşturur mu yine? Yoksa bunca yıl sonra salt tortusu mu kalıyordu yüreğimde? Eskimiş, solmuş, unutulmuş bir resimdim belki de.  Songül’ün yüreğinde halen yerim var mıydı? Teselli cümlelerimi savuruyordum. Ne kadar kazınırsa kazınsın gene de harlanabilir ateş. Umudumu seveyim, nasılda sokuluyor koynuma.

Bembeyaz örtülü bir masaya oturmuştuk, duvar dibinde mıhlanmış bir rafa konmuş mumun ışığı yüzümüze gölgeler düşürüyordu. Ölgün bir ışık. Bakışlarım bakışlarını arıyordu Songül’ün. Sahnede bir gitar tembel tembel tıngırdıyor, yan flüt işsiz güçsüz ıslık çalıyordu. Yıllar sonra Songül karşımdaydı.  Bir gemi enkazının tuzdan ve güneşten ağarmış kaburgası misali sandalyede oturuyordum. Yüzüm susuz topraklar gibi çatlamış. Songül’ün ışıltısı gözlerimi kamaştırıyordu.  Sonbahara inat yeşil yapraklarını sarartıp dökmeyen güzellikteydi. Rakı söyleyip bulutlandırdık masayı. Rakıyı sevdiğini bulutlar göğe yükselince öğreniyordum.

- Bu şehirden gitmeden önce seni çok aradım Serhat.  Her şey birdenbire gelişti. Çok sonra duydum sana yapılan işkenceyi. Büyük bir hata yaptım, gençlik hatası olarak gör bağışla beni lütfen.

- Rüzgâra karışıp savrulan, elektrik direklerine yapışıp kalan bir uçurtma gibi yaşadım. Nerede olduğumu  sorgulamadan.  Hayatımın geri kalanında soğuk gülüşlere verdim gözlerimi, ama sen yalnızlık ne menem bir şey bilir misin?

Songül’ün bu sözleriyle gözlerinin büyüdüğünü buğulandığını görebiliyordum. Yükü isyan olan bu sözler yalayıp geçti yüreğimi. Geçmişi gençlik hatası olarak görmesi gecenin efsun bulutunu baltalıyordu. Yanakları al aldı. Geçmişin tozunu silkelemek, rüzgarla gelecek ağır tozla geceyi karanlığa bulandırmak istemiyordum. Beynimde çengel çengel takılı kalan soruları kapı dışarı atmak istiyordum. Bu gecenin güzel geçmesini, yüreğimi Songül’ün yüreğine iliştirmeyi istiyordum.

- Serhat aklında hiç anekdot var mı?

- Evet ama kısa biraz Songül.

- Olsun, dinlemeyi çok isterim.

Sanki söylemek istediklerini söyleyememenin sancısı vardı yüzünde. Kısa cümleler kuruyordu. Noktasına kadar bekleyiş içine giriyordum. Durulamak istediği vardı gözlerinde. Bambaşka konulara savruluşuyla bir şeyleri geçiştiriyordu sanki. İkimizde susmuş tabakta olanlara diş geçiriyorduk. Gözlerine yerleşen buğu az yoklasam yağmura dönüşecekti. Gözlerindeki yağmura engel olmak içindi aslında tüm bu yersiz sorular. 

- Bu anekdotun ekilen kahramanı Cahit Irgat ama kimin ektiği hikâyenin sonunda ortaya çıkacak.

- Heyecanla bekliyorum Serhat.

- 1950 yılında Cahit Irgat, akşamüstü Lambo’da oturmuş, saat altı için randevulaştığı arkadaşını beklemektedir. Arkadaşıyla sık sık buraya gelir, şiirden veya sanattan konuşup içkilerini içerlermiş. Ama şimdi içki bardağının yarısına gelmiş, ancak arkadaşı halen gelmemiş. Derken Feridun Çölgeçen, heyecanla kapıdan içeriye girer. Doğruca Cahit Irgat’a yönelir, ağzından kelimeler yarım yamalak çıkar: “Duydun mu Orhan Ölmüş.” Cahit Irgat, “Hangi Orhan?” diye bile sormaz, elindeki içki kadehi yere düşer. Cahit Irgat’ın o gün saat altıdaki randevusu Orhan Veli iledir.

Songül’ün kirpiklerinden düşen damlaları denizle birleşmesini engellemek için mendil uzatıyorum.  Çağlayanlar gibi birdenbire dağlardan aşağı dökülüyor damlalar. Yüreği fırtınaya tutulmuş bir ağacın dalları gibi titrek.

-Orhan Veli için kadeh kaldıralım.

 Yudum yudum içtiği hüzün müydü acı mıydı yoksa pişmanlık mı? Bilemiyordum…

-Sana bir şey söylemek istiyorum Serhat.

-Asıl ben sana bir şey söylemek istiyorum.

- Neden? Neden bırakıp gittin?

Merakla mıhlanıyorum gözlerine. Sözcüklerim ipini koparıp savrulsun istiyordum yüz kaslarının boşluğuna. Nefesim boğazımdan bir hırıltı gibi çıktı. Hırıltı körüklenen kömür ateşi gibi göğsümde harlandı. Rakısından koca bir yudum aldı birikmiş suskunlukları olan insanlar gibi. Gözlerimiz kitlendi o an. Zaman durdu gözlerimizde. Ta ki o gözlerini gözlerimden çekip yere dikene kadar. Omzuna dokunsam tuz buz olacak bir kristale dönüştü. Gözleri yerde hangi cevabı arıyordu kim bilir? Ağlamasını hıçkırıklar karşıladı. Sandalyeden kalkışı dumana boğuyor masayı. Yok oluyor büyücüler gibi. Arkasından yetişmeye çalışmak nafile.

Güneşin mesaisi başlayınca sokağa atıyorum kendimi. Çalıştığı mağazaya doğru adımlarımı sürüklüyorum. Geçmişin bende bıraktığı izleri biraz olsun yatılıya göndermiştim. Bir şiir tutturmuşum yüreğimde beklerken. Tam o sırada Songül’ü mağazayı açarken görüyorum. Onu ilk gördüğüm vitrinin önünde mıhlanıp kalıyoruz. Geceden kalan gözlerimiz birleşiyor. Tenorla bas arasında her türlü inceliği gösterebilen bir sesle “günaydın” bırakıyorum. Ağzından çıkacak bir sözü, yüzümü aydınlatabilecek bir tebessümü bekliyordum her şeye rağmen. Tebessümden ziyade boş bakışlar fırlatıyordu. Fena kokulu bir rüzgâr sinsi bir telaşla dolaştı.

Denizdeki dalgalara kulaç atar gibi çantasında kulaçlar atıyordu. Aradığını bularak,

- İki hafta sonra tekrar evleniyorum, bu davetiyeyi almanı isterim.

Yüzüm batık teknelerle dolu kapkara bir liman gibiydi. Dante’nin kapısında yazdığını söylediği “bütün ümitleri bırakınız” dediği cehennem burasıydı işte. O vitrinin tam önüydü.

Bu güzel mayıs gününde bir şubat ayazı kadar dondurucuydu. Mevsimler karmakarışık. Ayvanın boynunu büktüğü, erik yeşilinden sıkıldığı, ağaçların saçlarının ağarmaya başladığı hem hâle dönüşüyorum. Güneş eriyerek üstüme başıma dökülse, Songül’ün savurduğu bu zemheri ayazı çare olamazdı. Bir kez daha elektrik tellerine takılmış bedenim bir uçurtma gibi salkım saçaktı.

Gözlerimi açıyorum. Masamda yazıp yazıp çizdiğim cümleler yığını, yaşadıklarımı sayfa sayfa çeviriyorum şimdi. Vitrinlerin bütün bir kalabalığı sindiren camları, sabırlı bir silüetin soluk görüntüsünün sanrısı. Ama hepsi budur işte. Beynimin tenha hücrelerindeki raflar. Kalabalıkta yansıyan vitrin, eriyen güneşin parıltısı yıldızlarınkini söndürmesi eşliğinde öyküyü tamamlıyorum şimdi. Adalet yetmezliğinden öldüğümüz günlerdi o günler.

Okay Taşlı
Gerçekedebiyat.com

 

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)