Bi̇lge ressam Zafer Gençaydın i̇le kucaklaşma / Hasan Murat Doğan
Zafer Gençaydın ile bedenen maalesef kucaklaşamazdık, ama yaşamını adadığı ölümsüz eserleri ile kucaklaşmak, ölümsüzlüğe ulaşmış hocamız ile de kucaklaşmak demektir. Zafer Gençaydın sanatını, özgür akıllaüretilen özgür düşünce ve emek üzerine kurmuştur. Eserlerine bu gözle bakmak gerektiğini düşünürüm: eserlerinin içerisindeki özgür düşünceyi bulmaya çalışarak. Sanat Merkezi’nin birinci katında Gençaydın hocamız, kırmızı renkteki epeyce büyük şekilde hazırlanmış, duvardaki güzel imzasıyla beni karşıladı, imzası ile kucaklaştık ilk önce. Daha tablolarının içerisine girmeye başlamadan, kırmızı renkteki imzası ile beni düşündürtmeye başlamıştı bile. Bu imzayı hazırlayanların kırmızı rengi seçmelerinin bir amacı var mıydı bilemiyorum, ama o amacı kendimce ben koydum. Kırmızı, büyük Atatürkliderliğinde, emperyalizme karşı dünyada verilmiş en büyük savaşımın, şehitlerimizin kanlarıyla, Milli Mücadelemizin sonucunda elde ettiğimiz cumhuriyetimizin ve bağımsızlığımızın rengidir. Kırmızı renk üzerindeki ay yıldızdan oluşan şanlı bayrağımız, bağımsızlığımızın simgesidir. Ayrıca kırmızı, tüm dünyada emekten yana toplumcu düşüncenin rengidir. İşte bu kırmızı renkteki imza, Gençaydın hocamızı da özetliyor: Bağımsız aklıyla düşünen, düşünceüreten, ürettiği düşünceleri sanatına yansıtan, cumhuriyetçi, emekten yana sanatçı, bilge düşünür Zafer Gençaydın. İmzasının yanında hocamızın otoportreleri bekliyordu beni, ilk otoportre 1980 yılı tarihli, sonuncusu 2020 yılında yapılmış. Sonuncusunda yüzünde maske var, Covid 19 salgın yılı. Aynı zamanda baba dostum, hemşehrimiz olan hocamız ile 2023 yılı Şubat ayında bir telefon konuşması ile tanışmıştık, maalesef bu konuşmamız tek görüşmemiz oldu. Uzunca sayılabilecek görüşmemizde hocamız sanatın her dalında yeteneğin çok az öneminin olduğunu, emek vermenin, çalışmanın sanatta kişiyi bir yere getirebileceğini uzun uzun bana anlatmıştı. Hocamızın bas bariton, adeta opera sanatçısı sesine benzeyen davudi sesi kulaklarımda, her tablosunun uzun uzun karşısında durarak, anlamaya çalıştım. Binanın üç katı tamamen hocamızın eşsiz tablolarıyla doluydu. Koca bina özgür düşünce ürünleriyle, yılların emeğiyle taşıyordu; her bir tablo ister istemez insanı farklı duygulara, düşüncelere sevk ediyordu. Özellikle soyut tablolarının her yerinden, neredeyse her rengin her tonu fışkırıyordu. Hocamız sanat üzerine olduğu kadar, toplumsal, sosyal konular üzerine de kafa yoran, düşünen bilge bir sanatçı, düşünürdür aynı zamanda. Başta ‘Gezi’ isimli tablosu olmak üzere, bazı tablolarından hocamızın toplumsal konuları da sanatına yansıttığı net bir şekilde anlaşılıyordu. Sergideki üç tane Kuvayı Milliye Destanı tablosu beni en çok etkileyenler arasında oldu. Büyük Türk şairimiz Nazım Hikmet’in destanının resmedilmiş halleriydi sanki. Nazım’ın dizelerindeki gibi: kağnılar Akşehir üstünden Afyon’a doğru gidiyordu, atına binmiş de elinde dizgin olan Kuvayı Milliyeciler, yürek ve bilinçlerindeki bağımsızlık ateşiyle kanatlanmaya hazırlanıyorlardı. Çoğunlukla soyut resimlerden oluşan sergide, Malatya isimli tabloları, karakalem, nü, natürmort tabloları da dikkat çekiyordu. Her bir tablo özgür aklın düşünceürünüydü. Salonda bir köşeye koyulmuş, hocamızın resim malzemelerini uzaktan görünce, adeta o köşeye koşarak gittim. Askıya asılmış boya lekeleriyle dolu tulumu, önlüğü, koca bir masanın üzerini dolduran tüp tüp boyalar, onlarca fırça. Bu görüntünün kendisi bile tek başına bir resim tablosuydu. Boya lekeleriyle kirlenmiş görülen, aslında özgür düşüncenin ve yılların emeğiyle benim gözümde tertemiz kalmış tulum, önlük, fırçalar, en az tabloları kadar etkiledi beni. İki saat boyunca, üç kattaki her bir tabloyu tek tek uzun uzun gözlemledikten sonra, tekrar birinci kata indim. Hocamızın otoportrelerine yeniden baktım. 1980’den 2020 yılına kadarki on bir adet otoportresi kronolojik olarak yan yana sıralanmıştı. Bu sefer ilk portreden son portresine kadar sırayla daha dikkatli inceledim. Sanat ve özgür düşünme ile dolu yıllar geçtikçe, hocamın yüzü daha bir gençleşmiş ve daha bir aydınlanmıştı sanki. Sonra ismini, soy ismini düşündüm. Sanatı ve düşünceleriyle yaşamında zafer kazanmış hocamın ismi: ZAFER; tutkuyla sanata ve çağdaş düşünceye adanmış yıllar ilerledikçe, her daim gençleşmiş ve yüzü daha bir aydınlanmış hocamın soy ismi: GENÇAYDIN. Bir isim, soy isim insana bu kadar mı yaraşır, bir insan isminin hakkını yaşamıyla, sanatçılığıyla, düşünceleriyle, yazdıklarıyla, öğretmenliğiyle bu kadar mı güzel verir. Hocamızın imzasında vedalaştık. Çıkış katına indiğimde, 33. Adalet ve Demokrasi Haftası kapsamında düzenlenen etkinliği gördüm. 33 yıldır, her yıl UğurMumcu’nun sonsuzluğa göçtüğü 24 Ocak tarihinden, Muammer Aksoy hocamızın sonsuzluğa göçtüğü 31 Ocak tarihine kadar bir hafta sürüyor etkinlikler. Kalpaksız Kuvayı Milliyecimiz UğurMumcu’yu ve büyük hukukçu, cumhuriyet aydını Muammer Aksoy hocamızı tekrar anarak, binadan çıktım. Yağmurun altında, şehrin kalabalığınadaldım. Su sıçratan arabalar, hiç bitmeyen uzun korna sesleri, birbirine küfredenşoförler, karşıdan karşıya geçmeye çalışan insanların üzerine arabasını sürenler, kaldırımda bile elinden telefonu düşürmeyip üzerime yürüyenler, müzik adı verilmiş gürültü altında tıklım tıklım dolu yeme içme yerleri, sevgisizlik, kabalık dünyası beni karşıladı bu sefer. UğurMumcu’nun bir sözü geldi aklıma: "Kimi ölüler bize ne kadar da yakın, ve yaşayanların birçoğu ne kadar da ölü?” Bir defa daha içimden tekrarladım: Yaşayanların birçoğu ne kadar da ölü?, kimiölüler bize ne kadar da yakın: Mustafa Kemal Atatürk gibi, Zafer Gençaydıngibi, Uğur Mumcu gibi, Muammer Aksoygibi ve daha niceleri gibi. Hasan Murat Doğan

Gercekedebiyat.com

















YORUMLAR