Türkiye'nin ilk emekçi takımı Ankaragücü 110 yaşında

Ankaragücü zenginlerin, seçkin bürokratların değil, eli tornavida tutan işçi ve emekçilerin kurduğu, dünyanın en eski birkaç futbol kulübünden biridir.

news-details
Deneme

 

"İstiklal Harbini azimkâr elleriyle başaran kıymetli işçi ustalarımızın öz evlatları olan gençlerimiz…
Yeni ve temiz sarı lacivert formalarını giyinmişler statlarına içtima etmişlerdir…"
(Askeri Fabrikalar Mecmuası, 1 Ekim 1934 tarihli nüshası)

 “Futbol sadece basit bir oyun değildir, futbol devrimin silahıdır.”
(Ernesto Che Guevara)

1895 yılında İngiltere'de Thames nehri kıyısında demir işçilerinin kurduğu West Ham United FC, Almanya'da 1904'de madencilerin kurduğu FC Schalke 04 gibidir Ankaragücü.

Hamburg'un yoksul mahallesinin takımı FC St. Pauli taraftarı da kulüp zor duruma düşünce Ankaragücü taraftarı gibi kulübüne sahip çıkan bir takımdır.

1905'te liman işçilerinin kurduğu ve Arjantin'in başkenti Buenos Aires'in varoş bölgesinin kulübü olan Boca Juniors'un kan kardeşidir.

Bir sanayi/işçi merkezi Bursaspor'la olan kardeşlik ilişkisi de böyle açıklanabilir.

İşçi demek sanayi demektir. Sanayi demek kentleşme, kentleşme demek modern hayat demektir.

Modern hayat demek kalıpları kırmak, kalıpları kırmak demek direnmek, direnmek demek isyan demektir!

İmparatorluk sınırlarında ilk grevi yaptıkları için dağıtılıp sürülen "imalat sanayi" işçileri, padişahın "tepük" (futbol) oynamayı yasaklayan fermanını dinlemeyerek gizlice futbol oynayan, özgürlüğüne düşkün ve korkusuz tek gruptur.

Ankaragücü'nden yalnızca beş yıl önce kurulan Barselona FC, futbolseverlerin gözünde tüm dünyada özgürlük timsali olarak birinci sırada anılır.

Ankaragücü, Barselona gibi hem ulusal düzeyde özgürlük düşkünü, hem de vatandaş olarak "bireysel" özgürlük sevdalısı bir kültürün temsilcisidir.

Cumhuriyet'ten sonra da bu kalıba sığmaz özelliğini korumuş, modern sanayinin temellerinin savaş sanayisi olarak atıldığı başkent Ankara'ya göç ederek Cumhuriyet'in emekçi takımı olmuştur.

Atatürk'ün, "Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir" lafının ete kemiğe bürünmüş şeklidir Ankaragücü.

Her ne kadar Ankaragücü çeşitli adlar altında askeri hiyerarşinin yönettiği "askeri takım"lardan olmuşsa da "imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz" deyimine örnek olması bir yana kulübü kuranların, oynayanların, en kritik dönemeçlerde yaşatanların, en önemlisi taraftarlarının işçi emekçi kimliklerinin başat unsur olduğu, "kenar mahalle", "gecekondu" yoksul halkının taraftarlarının çoğunluğunu oluşturduğu açıktır.

Ankaragücü, yeni kurulmakta olan üstelik başkent edilmiş bir kenti sahiplenen geniş göçmen/yoksul "halk" içinde büyük sempati kazanmış, kentin gelişiminde "modern" bir öncü olarak taraftarını her geçen dönemde genişletmiştir.

Sempati halkasının geliştiği ilk yerler İsmetpaşa, Ulucanlar gibi İmalat-ı Harbiye işçilerinin yaşadığı mahalleler olması tesadüf olmasa gerekir.

Muhafızgücü, Karagücü, Jandarmagücü, Havagücü de vardı… Bunların hiç biri kitle tabanı bulamadılar, yok oldular.

Ankaragücü işte bu gerçekçi tabanı ile var oldu. 

ELLERİ KİRLİ AMELE TAKIMI

1929 yılının Eylül ayında Ankara takımları arasında yapılan kupa finalinde Gençlerbirliği’ni 3-1 yenen İmalât-ı Harbiye takımına, “Elleri kirli amele takımına kupa verilir mi?” denerek kupanın verilmemesi tartışılabilmiştir. Dönemin kulüp başkanı Natuk As, “Ellerimiz kirli olabilir ama alnımız aktır!” diyerek ilk kupayı kavramıştır.

Ankaragücü, kuruluş kültürünü "taraftar"larıyla yüz yıldır sürdürmeyi başarmış önemli futbol kulübümüzdür.

Ankaragücü özellikle taraftar kültürüyle bu doğrultuda direnen dünyanın ender takımlarındandır.

Ankaragücü'nün hikâyesini öğrenirken, ilk elden bunları ve geçmişi destan takımımızın özel tarihini bilmek, tüm taraftarların birinci görevi olmalıdır.

İMALAT-I HARBİYE FABRİKASI

Osmanlı İmparatorluğu’nu yüz yıllar boyu güçlü kılan, en zor savaşlarda galip getiren şey pazı gücü değil, silah sanayisinin güçlü olmasıydı. Tıpkı bugünkü “güçlü” emperyalist devletler gibi.

“Mühimmat-ı Cihadiyye” üretimi, on dördüncü yüzyıldan itibaren imparatorluğun değişik yerlerinde tophane, baruthane, tüfekhane, humbarahane, kılıçhane gibi sanayi kuruluşlarında yerli ve yabancı ustaların el emeği ve el becerileriyle yapılıyordu.

On dokuzuncu yüz yılda Avrupa’da silah ve kimya sanayisindeki gelişmeler karşısında Osmanlı silah üretimi tesisleri geri kaldı. Fatih Sultan Mehmet'in, Kanuni Sultan Süleyman’ın kurduğu ve Cibali’de faaliyet gösteren "Tüfekhane"nin 1833’te yanması sonucu 1837’de İngiltere’den çelik fırın makineleri getirildi. Avrupa’dan getirilen buharlı çekiçler vs. Tanzimat sonrası kurulan “fabrikayı hümayun”larda yine Avrupa’dan getirilen teknik donanım ve personelle üretim yapılmaya dışa bağımlılık azaltılmaya çalışıldı.

Askeri sanayi tesislerini yeniden yapılandırma çalışmaları savaş malzemesi üretiminde istihdam edilecek nitelikli teknik iş gücünü gerektiriyordu. Yeni fabrikaların içinde "Zeytinburnu Fabrika-yı Hümayun” en başarılı fabrikaydı. Uzun yıllar demir direk, borular, tüfek çakmakları, fişek üretti.

Fabrikalarda uzun yıllardan beri “başıbozuk amele” kullanılmaktaydı ve bu işçilere günlük yevmiye verilmekteydi. Zamanla iş yapmamaya başladılar. Başka yerlerde daha yüksek yevmiye aldıkları iş yerlerinde çalışıyor, sık sık işleri aksatıyorlardı.

Bir “İmalat Alayı”nın kurularak sivil işçi ve usta çalıştırılmaya başlandı. 1891 yılında mevcut "İmalat Alay”larına birer "Sanayi İdadi Mektebi" eklenmesine karar verildi. Usta eğitimi II. Meşrutiyet’ten sonra "İmalat-ı Harbiye Usta Mektebi"nde sürdürüldü. Artık fabrikada hem silah imalatı, hem silah tamiri yapılmaktadır.

Fabrikada öğrenci sayısı kısa sürede bin iki yüze çıkmıştı. Öğrencilerin yarısı okulda teorik eğitim görüyor diğer yarısı pratik olarak fabrikada çalışıyordu.

ALTINÖRS İDMANYURDU ve TURAN SANATKARANGÜCÜ'NÜN KURULUŞU

Bugünkü Meclisi Mebusan Caddesi'nin batı kenarındaki arazide kurulan "İmalat-ı Harbiye Usta Mektebi" öğrencileri, Galatasaray Lisesinde olup bitenlerden, Kadıköy çayırındaki maçlardan haberli oluyorlardı. Zaman buldukça maçları izlemeye gidiyorlardı. (Söz konusu mektep binası 1957 yılında meşhur İstanbul yol açma çalışmalarında yıkıldı.)

1904–1910 yılları Tamir Atölyesi’nin farklı üretim birim ve tezgâhları bu hevesle kendi takımlarını kurdular, aralarında maç yapmaya başladılar. Bu arada İstanbul Ligi de tüm hızıyla devam etmekteydi.

Ankaragücü üzerine en müthiş kitabı yazmış olan Ankaragücü'nün efsane oyuncularından Veli Necdet Arığ'ın Ankaragücü Tarihi'nde yazdıklarına göre 31 Ağustos 1910'da İmalat-ı Harbiye Mektebinin son sınıf öğrencilerinden Şükrü Abbas öncülüğünde bir grup Turan Sanatkarangücü, Agâh Orhan öncülüğündeki grup Altınörs İdmanyurdu'nu yasal evraklarını verdikleri bu gün kurdular.

Bu kutsal insanlar bugünkü Ankaragücü'nün temellerini atmış olduklarını elbette bilmiyorlardı.

Arması, örs ve örse çekiçle vuran bir el olarak renkleri sarı-yeşil belirlenen Altınörs İdmanyurdu’nun başkanı Kazım Usta, fişek fabrikasında torna ustabaşı; kâtibi Osman Ahmet tornacı; kaptanı Kerim Fil silâh fabrikasında usta; ve muhasibi Boşnak Hasan tornacıydı. Altınörs oyuncuları da fişek ya da silâh fabrikasında çalışan işçiler veya İmalat-ı Harbiye usta mektebi öğrencileriydi.

Arması, ağzında çekiç sıkıştırılmış bir kumpas, renkleri kırmızı-yeşil olan Turan Sanatkarangücü’nün başkanı Hasan Muhittin Bey fişek fabrikasında ustabaşı, kâtibi Lütfü Bey usta mektebi öğrencisi, muhasibi Numan Usta İmalat-ı Harbiye Atölyesi kontrol memuruydu.

Kulüpler raha ilk maçlarında birbirleriyle kavga etmişler, maç yarım kalmış ve husumet devam etmiştir. 1912–1913 sezonu İstanbul Cuma Ligi’ne “Sanayi Mektebi” adı altında tek bir takım olarak katılmış ve sezonu 1. bitirmişlerdi. Her ne kadar tek bir isimle lige katılmış olsalar da iki takım arasında anlaşmazlık bitmemiştir.

“Sanayi Mektebi” ilk resmi maçını 13 Eylül 1913 günü Fenerbahçe ile yaparken, maçın ilk yarısında Altınörs İdmanyurdu futbolcuları sarı-yeşil forma ile ikinci yarısında ise Turan Sanatkaran futbolcuları yeşil-kırmızı forma ile sahaya çıkıp mücadele etmişlerdir.

Fenerbahçe karşısındaki bu maçı Sanayi Mektebi 3–1 kazanmıştı. (Belki bu nedenle bundan sonraki maçlarını ayrı oynamışlardır!)

Takımlarda bu husumet, bu ayrı gayrılığın nedenini tarih babamız Veli Necdet Arığ, "ideolojik fikir ayrılıkları"na bağlamaktadır.

Çünkü Altınörs İdmanyurdu o yıllarda İttihat ve Terakki'nin ileri gelen üyelerinden kolağası -sonradan general ve askeri fabrikalar umum müdürü-  Eyüp Sabri Durukan ile Dr. Bahattin Şakir ve Türk Ocağı Başkanı Hamdullah Suphi Tanrıöver'in himayeleri altındaydı.

Turan Sanatkarangücü'nü ise Osmanlı Sanatkaran Cemiyeti koruyordu.

Kısaca, Altınörs İdmanyurdu Mustafa Kemalci, Turan Sanatkarangücü Enver Paşacı'dır!

Ancak her iki kulübün üyeleri ve yöneticilerinin İttihatçılara yakın ve politik bağlamda bağımsızlıkçı olduğu açıktır. İstanbul'da onca takım dururken yalnızca bu iki takımın Ankara’ya taşınması başka türlü nasıl açıklanabilir?

1913-1916 tarihleri arasında, 1. Cihan Savaşı’nın başlaması üzerine kulüp bir anlamıyla futbolu bırakmak durumunda kalmıştı.

'ÜÇ BÜYÜKLER'İ ATATÜRK ZİYARET ETTİ Mİ?

Bu tarihler arasında kulüp lig mücadelelerine katılamamıştır. İşgal kuvvetlerinin silah fabrikalarının kapatılmasına ilişkin baskılarıyla birlikte, futbolcuların ve yöneticilerin tamamı Anadolu’da yürütülen Kurtuluş Savaşı’na katılmak üzere ayrılmıştır. (Bu tarihler arasında diğer futbol kulüplerinden de bazı futbolcular Kurtuluş Savaşı'na katılmışlardı.)

Günümüzde İstanbul'un “üç büyükler”i allem edip kallem edip bir yerden Kurtuluş Savaşı'na destek olduklarını anlatmaya çalışıp pay koparmaya çalışırlar.

Bunu gerçekten bilemiyoruz. Onların sorunu. Ama Atatürk'ün kulüplerini ziyaret ettiğine ilişkin tevatüre tek bir kanıt gösteremezler. Atatürk her ziyaretine özel fotoğrafçısını da götürürdü. Nerede fotoğraflar?

Tam 8 yıl, İstanbul’dan ikrah ederek uğramamış bir Gazi Mustafa Kemal’in işgal kuvvetleri kumandanı General Harrington’un elinden kupa almış takımların merkezini ziyaret ettiğine ben inanmıyorum.

İşgalci emperyalistlerin subaylarından, askerlerinden oluşan takımlarla top oynamayı zül saymayıp, onları "bazen!" nasıl yendiklerini destan ederek, işgal kuvvetleri başkomutanı General Harrington'un elinden alınan kupalarla övünebilmektedirler.

Acaba İmalat-ı Harbiye'nin, üstelik iki takımı olmasına karşın düşman askerleriyle maç yaptığından niçin söz edil(e)mez.

Evet neden?

Sakın bu takımlarımız işgalci gâvurlarla futbol oynamayı reddetmiş olmasınlar!

Bir başka deyişle "üç büyükler" işgalcilerle top oynayıp "oyun"da yenmeye çalışırken, İmalat-ı Harbiye oyuncuları işgalcileri gerçek top atışlarıyla savaşın göbeğinde yenmek için mücadeleye hazırlanıyordu!

Ankaragücü tüm takım olarak Kurtuluş Savaşı'na katılmış tek kulüptür. Tüm futbolcular, Ulusal Kurtuluş Savaşı’na gönüllü olarak katılmıştır ve birçok şehit vermiştir.

Bu öyle ki 1919-1920 sezonunda ulusal mücadeleye katılan futbolcuların çokluğu nedeniyle  Altınörs İdman Yurdu son üç maça çıkamamıştır. Alınan hükmen yenilgiler sonucu beş takım arasından sezonu 4’ncü olarak tamamlayabilmişlerdir. 

Mustafa Kemal Paşa'nın Anadolu'ya geçerek Millî Mücadele'yi başlatma düşünce ve planından haberdar olan Selahattin Adil Paşa, İstanbul'da kalan İmalat-ı Harbiye Usta Mektebi talebe, atölye ve top dökümhanesi bölüm müdürleri, muallimleri, ustabaşı, usta ve işçilerinden oluşan bir gizli örgüt, bir mukavemet teşkilatı kurmuştur.

Entelektüelgüçlüler'den (soldan sağa) şair Mehmet İş, yazar Ahmet Yıldız, şair Fadıl Oktay 

Bu gizli örgütün adı “İmalat-ı Harbiye Direniş Örgütü” dür! 

İmalat-ı Harbiye direniş teşkilatının önemli bir bölümünü Altınörs İdman Yurdu ve Turan Sanatkarangücü futbolcularının oluşturulması, Ankaragücü tarihinin Kurtuluş Savaşı tarihiyle nasıl içli dışlı olduğunun kanıtıdır.

Başkent Ankara'nın adını taşımak işte bu muhteşem geçmişe sahip Ankaragücü takımımıza anasının sütü kadar helaldir.   

Ahmet Yıldız
Gerçek Eedebiyat

Sosyal Medyada Paylaş

author

Ahmet Yıldız

gercekedebiyat.com yazarı, edebiyatahmet@gmail.com

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..