Toplum ve roman ilişkisine diyalektik bakış / Halit Suiçmez
Romanlar toplumsal süreçleri nasıl yansıtmaktadırlar?
Romanlar toplumsal süreçleri nasıl yansıtmaktadırlar? Romanlar bu süreçleri yansıtmada çeşitli olanaklara sahiptir. Zamana ve mekana yayılan zengin kurgu ve anlatı teknikleri vardır. On dokuzuncu yüzyıl bu bakımdan birçok örneğe sahiptir. Merkantilizmden “bırakınız yapsınlar” liberal sistemine geçilirken, makineleşme ve kapitalizm yükselmeye başlamıştır. Bu olgu, toplumu bir “para ağı”na dönüştürmüştür. Toplumsal ilişkiler de paranın bu soğuk, soyut modeline benzeyerek, “metalaşmış ve şeyleşmiştir.” Sanayileşen burjuvazinin yükselişiyle geleneksel yapılar kırılmaya başladı. Karl Marx bunu, “katı olan her şey buharlaşıyor” şeklinde formüle etti.(Komünist Manifesto, 1848) G. Lucas ise, bu duruma “şeyleşme” dedi. Yani, toplumsal ilişkilerin ticari ilişkileri izlemesi anlamında. İşte tam bu noktada gerçekçi romancılar edebiyatın görevini bu toplumsal dönüşümü yazmak olarak saptadılar. Yapıtlarında toplumsal eleştiriye yer vererek kalıcı romanlar yazdılar. Yazarlar, parasal ilişkilerin acımasız ve soğuk dünyasının insan ilişkilerine yansımasını anlattılar… Aşk yerine para için evlilikleri yazdılar. Servet paylaşımını yazdılar. Çıkar ilişkilerini, miras kavgalarını, değer çözülmelerini anlattılar. Bireyin düzene göre şekillenmesini ve amansız sömürüyü kaleme aldılar. Kurgularıyla, nesnel, tarihsel anlatım teknikleriyle… eleştirerek yansıttılar. Realist ve natüralist tarzlarla işlediler bu konuları. Yazı dünyasında bu gelişmeler olurken, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında pozitivizm ve sosyoloji de yükselmeye başladı. İngiliz edebiyatından Bronte Kardeşler, Gaskell, Dickens, Eliot eserleriyle ekopolitik dönüşüme ayna tutmuşlardır. Balzac’a göre roman bir toplumsal araştırma ve eleştiri aracıdır. Öz Peşinde adlı romanımda benzer bir yaklaşımı benimsediğimi öne sürebilirim. Saint Simon, Balzac gibi yazarlar toplumsal değişim ve devinimi, bireylerin ötesinde kendi koşul ve kuralları olan bir süreç olarak değerlendirmişlerdir. Edebiyat ise, kendine özgü teknikleri ve kurgusal derinliği olan bir sanattır ve gerçekliğin estetik ifadesidir. C. Dickens İngiltere’de dönüşümün gerçeklerini yazmıştır. Zor Zamanlar romanı sanayileşmeyle birlikte sınıfsal çatışmaları anlatır. Sanayileşen ülkenin yeni ruhsuz şehirleri verilmiştir bu yapıtta. Edebiyat adeta “sanayileşmenin kaydı” haline gelmiştir. Edebi türlerin sınırları ortadan kaybolmuştur. Viktorya döneminde fabrikalar çoğalmakta, orta çağ gelenekleri kaybolmakta, katı olan her şey buharlaşmaktadır. Ama bunun öncesi de vardır. Öncesi merkantilizm denilen dönemin bitip, sanayi yükselmesinin, “bırakınız yapsınlarcı” serbest, liberal diye adlandırılan dönemdir. Daniel Defoe’nin(1660-1731) 1719’da yayımlanan Robinson Crusoe eseri, batan gemiden sonra ıssız adaya çıkan gemicinin hayatıdır. Geminin batması merkantilizmin bitişine işaret eder. İngiliz sömürgeciliği başlayacaktır. Serbest piyasa sömürgeciliği yaygınlaşacaktır. Baş aktör Robinson C. sömürgeci, denizaşırı girişimci bir tüccardır. Ona göre doğa talan edilecek bir kaynaktır. Defoe’nun romanı bir ekonomik dönemin sona erdiğini ve yenisine girildiğini haber verir. Jane Austen, İngiltere’deki dönüşümü gerçekçi bakışla yansıtan bir diğer yazardır. Aşk ve Gurur romanında, aşkı arayan beş kızdan biri, yapıtın sonunda hem aşkı hem de serveti bulur. Anneleri ise ısrarla para için evlilik yapmalarını ister. Romanlarda “para ağı” katı olan her şeyi buharlaştırmaktadır. Para ilişkileri insan ilişkilerinin yerini almıştır. Bu durumları G. Lucas “şeyleştirme” kavramıyla(reification) nitelemiştir. William Makepeace Thackeray'in The Newcomes - Yeni Gelenler (1855) adlı eseri ailenin zenginleşme hikayesidir. Yazar bu yapıtında kapitalizm terimini ilk kez İngiliz dili ve kültürüne geçirmiştir. Gösteriş Dünyası(Vanity Fair), Türkçeye Gurur Dünyası diye çevrilmiştir. Sermaye birikimi ve dönüşümün etkilerini yazanlardan biri de George Eliot’dur. Dickens gibi o da parayı fetişleştirenleri alaya almaktadır. Para ağının tuzağına düşenler “yabancılaşmakta ve yalnızlaşmaktadırlar”. Romanlarda bireyin geleceğini kendi tercihleri değil, dışlarındaki sosyal gerçeklik belirler. Eliot’un gerçekçiliği ile Marks’ın Grundrisse’deki sermaye dolaşımı tablosu adeta örtüşür. Disraeli, edebiyatın dürüstlüğüyle, siyasetin çıkarcılığı arasında kalan bir kişidir. 1837’de, avam kamarasına girerek iki dönem başbakanlık yaptı. İşçi sınıfını anlatır Çartistlerden yana konuşup yazar ama oylamada karşılarında durur. Gaskell de Çartist harekete eserlerinde yer verir. Kingsley de öyle. 1811-1813 dokuma işçilerinin ayaklanmasını konu alan Charlotte Bronte’nin Shirley(1849) adlı eseri de bu alandaki güzel örneklerden biridir. Ev imalatını bitiren ve kitleleri açlığa işsizliğe sevk eden olgu incelenir. Bu da yine merkantilizmden geniş ölçekli serbest piyasa ekonomisine geçişin sancılarını konu alır. Sanayileşmiş Batı burjuvazi ve işçi sınıfı diye iki karşıt gruba evrilmiştir. Komünist Manifesto’da bu saptanmıştır. C. Dickens romanları Oliver Twist, David Copperfield, Büyük Umutlar, Zor Zamanlar’ın hepsi çocuk işçiliği konu alır. Fransa’da Zola, Balzac gibi romanda gerçekleri sayıp döker. Germinal romanı bu özelliktedir. Madencilerin içeriden bir sesidir. Sinclair de öyledir, bir sosyolog gibi yaklaşır, Şikago Mezbahaları isimli romanında, romanın diğer adı The Jungle, orman demektir, mecaz olarak vahşi kapitalizmi temsil eder. 1939’da yayımlanan Gazap Üzümleri romanı çiftçilerin dramının anlatır. J. Steinbeck bu büyük eserinde büyük bunalımın etkilerine yer verir. Bu yapıt Marks’ın doygunluğa ulaşan kapitalist bir ekonominin yıkıma da gidebileceği tezini doğrulamıştır. Robinson Cruose’den Gazap Üzümleri’ne 200 yıllık batı romanı ekonomi politiğin edebiyata başarılı bir yansımasını kanıtlar. Roman “para ağının” yayılmasına tanıklık etmiştir. Romanın evrimi ekonomi politikten ayrılamaz. Sonuç olarak, toplum ile roman arasındaki ilişki diyalektik bir özellik taşımaktadır. Roman, bir yandan ortaya çıktığı dönemin ekonomik, siyasal ve kültürel koşullarını yansıtırken, diğer yandan bu koşulların sorgulanmasına, eleştirilmesine ve yeniden düşünülmesine katkıda bulunmaktadır. Bu nedenle romanı yalnızca toplumsal gerçekliğin pasif bir aynası olarak görmek eksik kalır. Roman, toplumsal çelişkileri görünür kılar. Bireysel deneyimleri tarihsel süreçlerle ilişkilendirir. Böylece, toplumsal bilincin oluşumunda etkin rol oynamaktadır. Halit Suiçmez
Gercekedebiyat.com

















YORUMLAR