Yaşamın renkleri / Selim Esen

Selim Esen

Denizciler Caddesi’nin eski Adliye binasına bakan köşesindeki otelin orta katında… Karanlıkta kalan anıların dürtüsüyle uyandı. Her ayın başında maaşını aldığı gibi koştuğu pis kokulu, duman altı Bar’da aynı masada demleniyordu. Üç kişilik derme çatma sazın önünde bir sağa bir sola salınan oksijenle sarartılmış saçlarıyla sahte sarışın sözde ses sanatçısı yine aynı şarkıyla başlamıştı programına:

“Pencerenin perdesini, aç bana göster yüzünü / görmek için ben yüzünü dağları aştım da geldim / mâni oluyor halimi takrire hicabım / denizler durulmaz dalgalanmadan / ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır.”

Ama bulunduğu ortam hiç de şarkıyla uyumlu değildi…

İki adımda tükeniveren bir odaydı. Bir köşesinde prinç karyola, üzerinde asker kaputu kesikleriyle doldurulmuş bir döşek. Tam karşısında bir bacağı kısa, portakal kasasından yapılmış, masa yerine konulmuş bir şey. Kapının yanındaki duvarda asılı yarısı kırık, sırı dökülmüş soluk yüzlü bir ayna. Odanın boyaları dökülmüş tek pencere kasasını örten lime lime perdenin aralığından süzülen cılız bir ışık. Belli ki şafak söküyordu. Oysa karyola tarafı hala karanlık, gece çökmüş görünüyordu…

*

Mithatpaşa Caddesi’nin başındaki ruh hastalıkları doktorunun muayenehanesinde genç bir kadın:

“Hiçbirinin ‘sevgi yalnızlığı’nı anlayacağını sanmıyorum. Sanmayı bir yana bırak doktor, beni delilikle bile suçlayabiliyorlar. Çünkü sevgiyi tanımıyor ki yürekleri. Sevgiyle çoğaltmamışlar hiçbir zaman. Ufacık, ilkel ilişkileri aşk diye, sevda diye adlandırmışlar. Bir eli tuttuklarında, damarlarına o elden kan akmamış. Kanları birbirine karışmamış. Damarları sevda sütüyle beslenmemiş, hiç zonklamamış sevginin coşkusuyla damarları. Onlar anlayabilirler mi beni doktor?”

Doktor çaresiz, sessiz kaldı…

*

Tam da Sıhhiye’de Ambarlar Yolu’nun başında, Gölbaşı Apartmanı’nın önünde, külot pantolonu yamalı, burma bıyık, beş düğmeli ceketi tertemiz, kasketli ihtiyar, “Çocuklar,” dedi, “ne bu acele?” Koşmakta olan 5 çocuk birden zınk diye durdular. Öndeki sarışın, kısa boylu olanı, “Amca, sinemaya yetişiyoruz, az sonra başlayacak” dedi. “Ne oynuyor” diye sordu ihtiyar “Mandrake” dedi çocuklar, koşuşturdular…

*

Gece yarısına doğru… Taşralı inşaat işçisi, Ulus’ta Çankırı Caddesi üzerindeki ‘Turist Pavyon’ a girdi. Dumanlı alkol kokusunu içine sindirmeye çalışır gibi, bir an durdu, çevreyi gözden geçirirdi. Yüzünde yumuşayıp kalmış bir gülümseme, açık mavi gözlerinde kimi pırıltılar, elleri tutulur yanı kalmamış ceketinin ceplerinde, bir işaret aradı… Bir çağrı, bir neşeli sesleniş. Öylesine bir süre ayakta bekledi. Sonra masalardan masalara atlayan gürültülü konuşmaların arasında yavaşça yürüdü, sağa sola selam verdi. Beklediği çağrının gelmediğini görünce, Pavyonun bar peykesine dayandı, cebinden çıkardığı sigarayı yaktı, cebinin bir köşesine sıkışmış birkaç lira karşılığı bir kadeh rakı söyledi. Kadeh bitecek, dansöz sahneden inecek, sarsak, ayakları sürüyen adımlarla evinin yolunu tutacaktı…

*

“Çabuk olun, hava kararmadan eve gidelim,” diyordu annesi. Dikimevi’nden dönüyorlardı. Büyük bir hastalıktan kalkmıştı. Babasının istememesine rağmen onu Dikimevi’ndeki namlı bir hocaya götürmüşlerdi. Renksiz bir sokakta çıngıraklı bir bahçe kapısından geçmişler, ahşap, yeşil panjurları olan bir eve gitmişlerdi. Beyaz sakallı, pembe yüzlü yaşlı bir adam bir şeyler mırıldanmış, yüzüne üflemişti. Dönüşte iki yanı, üstü kafesler içinde bir yoldan geçiyorlardı; parmaklıklara sarılan mor salkım çiçeklerine uzanıyor, bir türlü erişemiyordu. Hepsi ona bir oyun gibi geliyordu. Maltepe’deki evlerine vardıklarında sokak lambaları yanmıştı. Sarı yeşil, titrek ve gecenin karanlığına açılmış gözler gibi…

*

Çankaya’da Köşk’e komşu bir apartmanının giriş katındaki dairede öğle saatleri… Tatilden dönüşlerinin 3. Günü Kuşadası’ndan arabanın bagajına koydukları valiz bir sonraki seyahatte açılmak üzere kapalı vaziyette koridorun bir ucunda duruyor. Kitap poşeti de öyle, telefon sehpasının yanına atılmış durumda. Diş macununun nerede olduğunu soruyor kocasına. Oysa banyo aynasının tam altında kendisine cepheden bakıyor macun.

Oldum olası dalgın, dağınık, disiplinsiz bir kadın muhterem eşi. Yalnızca bu muydu kusuru? Kuşkusuz hayır. Tam kışlık evlerine yerleşiyorlar, gözü bilgisayarındaki iletilerde…

“Nasıl çıkardın?”

“???”

“Nasıl çıkardın diyorum.”

“Neyi?”

“Bak bir de neyi diyor. Neyi olacak o kâğıdı.”

“Hangi kâğıdı, nereden?”

“Ahmet’e vereceğin sayfaları…”

“Ha, bilgisayarımı yazıcıya bağladım, çıkardım.”

“Ya sen ne biçim adamsın. Nasıl bir terbiyesizsin. Bana sürekli ters cevaplar veriyorsun. Şimdi bi çarpacam…”

“???”

“Nasıl çıkardın” gibi öznesi olmayan bir soru kipini algılama gücü üst düzeyde olan insanlar acaba nasıl yanıtlar! Muhterem eşi bu tür öznesiz soruları sık sık ona ve çevresine yöneltmekte kusur etmez. Alışverişe gider gelir. Poşette patatesli ev böreği de vardır.

“Neden su böreği almadın?”

“Gelmemiş.”

“Sordun mu neden?”

“???”

“Bıktım sana söylemekten, bu hibrit domatesleri alma diye. Bu tohumlar İsrail’den geliyor. Bir defa ekiliyor, bir daha yeşermiyor. Domatesin pembesini alacaksın. Pembe olandır yerli domates.”

“Tezgâhta bunlar vardı. Pembesi yoktu. Herkes alıyor diye ben de aldım.”

Kimi zaman tartışmayı uzatmamak, konuyu dağıtmamak için ya bir kelimeyle cevap verir ya da susar, konuşmazdı. Ama muhterem eşi bazen kendisini iyice kaybeder, konuşur da konuşurdu

“Burası da darmaduman, salonda mı otursak acaba, salonu sever o.”

“Kimden söz ediyorsun?”

“Ahmet’ten, gelecem dedi ya”

“Geldiğinde düşünürüz.”

Bir süre karşılıklı susmuşlar… Sonra adam rüzgârsız havada dönen fırıldağın mutlaka bir üfleyeni vardır diye düşünmüş olacak ki;

“Hala düzeleceğinden umutluyum, çünkü bende SEN varsın” demişti.

Selim Esen
Gerçekedebiyat.com