'Sosyal Konut'lara sığmayan hayaller

'Sosyal Konut'lar

Dinci-piyasacı iktidarın, evsiz insanlara yönelik açılımı olarak görülebilecek sosyal konut projesinden yola çıkarak, yaşam koşulları üzerinden emekçilerin barınma sorununu irdelediği yazısında Aziz Çelik, bir asgari ücretlinin ortalama bir ev alabilmesi için 430 ay çalışması gerektiğini, söz konusu konut İstanbul’da ise bu sürenin 492 aya çıktığını söylüyor ve bunun da bir işçinin “hiçbir şey yiyip içmeden” tam 41 sene çalışması demek olduğunu belirtiyor (BirGün, 19 Eylül 2022). Çelik’in yazısının başlığındaki “Bir ev için bir ömür mü?” sorusuysa aslında durumun akıldışılığını ortaya koyuyor ama maalesef, hesap ortada, aç kalmak ve çıplak dolaşmak mümkün olmadığına göre,  bu koşullarda bir ömür bile ev almaya yetmez… Öyleyse milyonlarca insan, neden ayağa kalkmak, bu düzeni yer ile yeksan etmek yerine her gün hâlâ işe gitmeyi, çalışmayı sürdürüyor? Sadece karnını doyurmak ve basit, temel ihtiyaçlarını karşılamak için bu sömürüye razı oluyor? Ürettiğine, var ettiğine el koyan asalakların verdiği sadakaya el açmaktan vazgeçmeyi hiç düşünmüyor?

Kültür endüstrisi, milliyetçilik, dincilik vs. Hiçbir “dış” unsur, kişinin kendisiyle ilgili bir konuda doğrudan kanı, düşünce oluşturmasında “gerçek hayat” kadar etkili değildir. İnsanın bilincini, her şeye rağmen, evet bu çağda bile, yaşam koşulları belirler. Bu yüzden, 41 yıl çalışsa dahi ev alamayacak bir bireyin, sosyal konut edinme ihtimali peşinde son beş yüz lirasını ev kurasına dâhil olmak için kullanması, evet anlaşılabilir belki ama çok da makul görülmemelidir.

Kaldı ki, 41 yıl çalışmak, ev bahsi bir yana, zaten ülkemizde zorunludur. Ve insanlar nedense bunu da hiç önemsemiyor. Bugün çalışıyor olanların emeklilik yaşları 60’ın üzerinde, 2048’den sonra işe giren biri ise emekli olabilmek için 65 yaşına gelmeyi bekleyecek. Doksanlı yıllarda “mezarda emeklilik” denilerek geniş kesimlerce karşı çıkılan bu sistemi yasalaştırmak AKP’ye düştü ama eskiden beri bunun hayalini kuranlardan biri de bugün AKP’nin karşısında olduğunu söyleyen Kemal Kılıçdaroğlu’ydu. Kendisi, SSK’nın genel müdürü iken bu düşüncesini defalarca dile getirmişti. Bugün de öyle değil mi? Her konuda birbirini yiyen onlarca parti, temelinde iki blok, bu meselede hiç karşı karşıya gelmiyorlar. Çünkü insanı bir ömür boyu çalıştırmak, sömürmek ve bu süreçte de hep yoksulluğa mahkûm etmek, neoliberalizmin temel yasasıdır ve Türkiye’deki düzen partilerinin programları da doğal olarak bununla uyumludur. Ama işin kötüsü, bu partilerin seçmenlerinin, yandaşlarının bilinçleri de buna uygundur.

Bugün milyonlarca insan, patronlara ücretli kölelik etmeyi yadırgamıyor çünkü sömürüldüğüne değil aybaşında eline geçen (az ya da çok) parayı nasıl harcayacağına kafa yoruyor. Herkes her şeyin en iyisine layık olduğunu düşünüyor. Bu maalesef toplumun her kesimi için geçerli. Farklı politik tercihleri olsa da milyonlarca insan tüketme ideolojisini benimsemiş ve bunu her an yeniden üretir durumda. Ve hatırlatalım; AKP, asıl yıkıcı icraatlarını başkanlık sisteminden sonra değil önce ve bu ideoloji sayesinde yaptı!

Devletin dönüşümü, kurumların işlevsizleştirilmesi, yargının, üniversitelerin teslim alınması, politik niteliği haiz (Ergenekon, Balyoz vd.) davalarla farklı muhalif kesimlerin öncülerinin etkisizleştirilmesi, kamu iktisadî teşebbüslerinin özelleştirilmesi vs. Tüm bu süreçte itirazlar elbette oldu ama AKP bu konularda geri adım atmadığı gibi gücünü de sürekli artırdı: 2002’de %34, 2007’de %47, 2011’de %49… Bu partinin hızla büyümesi, toplumsal tabanını genişletmesindeki asıl belirleyici etken, milyonlarca insanın harcama, tüketim olanağına erişmesi veya önceden de buna sahipse bunu artırması oldu. Dünyadaki konjonktüre de bağlı olarak doların ve faizin belirli bir seviyede tutulması sayesinde sağlanan istikrar; bireysel kredi, kredi kartı kullanımını yaygınlaştırdı, genişçe sayılabilecek bir kesim için uzun vadeler ve düşük taksitlerle ev, araba edinilebilme, lüks otellere tatile gidebilme, çocuklarını özel okullara gönderebilme koşullarını yarattı. Bu tatlı hayat, 2015-2016’dan sonra, yine küresel değişimlerin de etkisiyle, AKP savrulmaya başlayana kadar devam etti. Dikkat edilsin, düşüş zaten orada başladı. Orta sınıf denilen bu grup, kendini alıştırdığı standartları yitirmeye başladı ve 16 Nisan referandumundan bu yana kesintisiz sürecek şekilde AKP’ye eleştiri üretmeye girişti. (O referandum, 2017’de değil 2012’de yapılsaydı, emin olun, sandıktan %65 evet çıkardı.)

Sonrasında AKP, toplumsal desteğini artırmak, yıkıcılığını görünmez kılmak için mecburen büyüttüğü bu grupla yollarını ayırıp geleneksel (dinci-milliyetçi) tabanına sarıldı, küçük ortağıyla beraber bugün iktidarını öyle ya da böyle korumaya çalışıyor. Düzenin nimetlerinden eskiden olduğu gibi yararlanamayan kesim ise, mecburen Altılı Masa’nın bacaklarına yapışmış durumda. Elbette ki daha çok tüketebilmek için...

Ancak bu eğilim, elbette sadece (Marksist terminolojideki karşılığından azade, yaygın kullanımıyla eğitimli, kentli, görece yüksek gelirli bireylerin toplamına denk düşen anlamıyla)  orta sınıfa ve AKP dönemine özgü değil. Toplumun en altındaki insanlar da benzer dürtülerle yaşıyor. Herkes kazanmak, harcamak, tüketmek için yaşıyor. Hem de çok uzun zamandır… “Borsa oynamak” diye bir şey var mesela: Hiçbir şey üretmeden para kazanmaya çalışmanın meşrulaştırılması. 2,6 milyon kişinin, ülkemizde, bu bataklığın içinde olduğu söyleniyor.  Elindeki üç kuruşu beş kuruş yapmak için para babalarını daha da zengin eden andavallılar sürüsü. Oğuz Oyan “Borsa spekülasyonu” başlıklı yazısında bu güruhla ilgili şu bilgileri veriyor: “… sayıları (64+14=) 78 bini bulan büyük yerli ve yabancı yatırımcılar, BİST'te işlem gören ve piyasa değeri toplam 1,5 trilyon TL'ye varan hisse senetlerinin 1,34 tr. TL'sini temsil ediyor. Özetle, BİST'teki oyuncuların %3'ü  borsada işlem gören hisselerin %90'ını kontrol etmektedir” (Sol Haber Portalı, 20.09.2022). Geriye kalan %97’lik kitle ise, leş kargalarından kalanı üleşiyor demek. Az paylaşalım, çok harcayalım; yeter ki tüketelim. En güzel ev bizim olsun, en yeni araba bizim hakkımız, en pahalı eşyaları biz kullanmalıyız…

Bu sebeple, AKP’nin uyduruk sosyal konutuna yerleşmek için sıraya giren milyonlarca insanın bu eylemi, salt barınma sorunu üzerinden okunamaz. Dünyanın çeşitli yerlerinde örnekleri var, sosyal konut, gerçekte, mülkiyeti devlete, kullanım hakkı yurttaşa ait olan evlerin adı.  Bu hakkın peşinde koşmak, mücadele etmek yerine boş hayaller kurmak, mülkiyet edinme hırsından başka bir şeyle açıklanamaz. Ve bu ideolojik iklimde, telefonunu çıkar diyen dayıya haklı olarak söven ama o son model telefonu oyun oynamak ve sosyal medyada vakit öldürmek dışında kullanmayan, dört yıl sonra iş bulamayacağı için ödeyemeyeceği öğrenim kredisiyle kripto para alıp satan gençler yetişir sadece.

41 yıl çalışsa da ev alamayacak ama bunu da pek dert etmeyen, çünkü sürekli tüketmek için sürekli çalışmakta bir beis görmeyen insanlara ne söylenebilir, ne anlatılabilir? Elbette ki kapitalizm öncesine, doğaya dönmek gibi anarşizan rüyalar görülmemeli. Bunun için artık çok geç. Ama şunu vurgulamak gerekir ki sosyalistler, işçileri emekçileri bu düzende ürettiklerinin karşılığını alamadıkları için savunur; işçiler çok kazanıp çok tüketsinler için değil.

Devrimcilerin ilk işi, geleceğin eşitlikçi toplumunun öznesi olacak işçi sınıfına, başka bir hayatın da mümkün olduğunu bugünden anlatmaktır. -Tabii buna önce sosyalistlerin kendileri inanmalıdır(!)- Sermaye sahiplerinin bekasının sürmesini sağlıyor olan tüketim ideolojisi ile mücadele etmek acil görevdir. Üretim araçlarındaki özel mülkiyetin yok edilmesi ile çalışma yaşamının, işbölümünün bugün emekçilere dayatılandan çok daha farklı şekilde düzenleneceği sınıfsız sosyal yapıda, zaten barınacak evi, çalışacak işi olan insanlar bankalara değil kütüphanelere, sinemalara, sergilere, dinletilere koşar. Ama bu rüyanın gerçek olması için, o günlerin yeni insanının bugünden yetişmesi, yetiştirilmesi gerekir.

Alper Erdik
Gerçekedebiyat.com