Sinesaf

Sinesaf, Selim Esen

O gün, uzun bir aradan sonra hislerini açıklamaya karar vermişti. Okuldan karakol durağına, oradan 1.caddeye yürüdüler. Kızın evine yaklaşmışlardı. Heyecan doruktaydı. Bu fırsat bir daha ele geçmeyebilirdi. Lafı ağzında eveledi, geveledi, döndürüp dolaştırdı ve sonunda baklayı ağzından çıkardı:

“Arkadaş olmamızı istiyorum!”

Zamanın yaygın tanımı ile konuşma teklif ediyordu. Kızın bu girişimi nasıl karşıladığına bakmadı bile. Sinesaf şaşırsa da belli etmedi. Dostlukları da bozulsun istemiyordu. Sade bir edayla sordu:

“Biz arkadaş değil miyiz zaten?”

Hasan kısa bir süre duraksadı. Benzer bir yanıta hazırlıklıydı.

“Evet, ama bu biraz farklı ve özel.”

“Nasıl yani?”

Hınzır kız anlamamış gibi yaparak zaman kazanmaya çalışıyordu.

“Özel yani sen ve ben birlikteyiz demek olacak.”

“Ne değişecek?” dedi Sinesaf.

Hasan, kızın evine yaklaştıkça telaşlanıp, sözcüklerine anlam katmaya çalışıyordu. Vazgeçmeyecekti. Buraya kadar gelmişti. İçinde pişmanlık da yoktu. Aklından geçenleri şöyle bir toparladı. “Özel” dediği bu arkadaşlıktan ne beklediğini bir nefeste söyledi:

“Bir şey değişmeyecek… Hani bazen, arkadaşlarla beraber bir yerlere takılıyoruz ya, sen benim konuştuğum kız olduğun için, yan gözle bana bakacaksın. Başımı ‘evet’ anlamında sallayıp sana izin vermemi bekleyeceksin, o kadar. Herkes ikimizin özel arkadaş olduğumuzu anlayacak.”

‘Konuşma Teklifi’ deyimi, adı üstünde sadece bir teklifti. Arkadaşlığın bir üst basamağına geçmek demekti. Bu basamak genellikle birlikte sinemaya gitmek, pastanede oturmak, okul sonrasında birlikte yürümek, parkta dolaşmaktı. Ondan sonraki adımda ise, el ele, göz göze gezilebilir, diz dize oturulabilir, el omuza atılarak, kızın kulağına “seni seviyorum” diye fısıldanabilirdi. Basamağın son noktası ise, eller havada olmak koşuluyla masum bir öpücük olabilirdi. Bu aşamalar aylar sürebilirdi. Önemli olan basamakların yüksekliğini ayarlamaktı. Ayar tutmazsa düşülebilir, başa gelen çekilirdi.

O gün amacına ulaşamadı Hasan. Başı önde evin yolunu tuttu… Yönsüz bir öfke tüm benliğini sarmıştı. Dişlerini sıkıyor, dudaklarını ısırıyor, kavga edecekmiş gibi yumruklarını sıkıyordu. Korkunç bir kargaşanın habercisi gibiydi ruh hali. Umutsuzca dikeldi yatağın içinde. Gecenin ilerlemiş bir saatinde çıt çıkmıyordu ne içerde ne dışarda. Ne yaparsa yapsın, daralmış yüreği bir türlü rahatlamıyordu. Sinesaf’ın hayaliyle usulca kalktı yataktan. Yılların alışkanlığı elektrik düğmesine dokunmadan caddeye bakan küçük odaya yöneldi. Park yerine bakan pencerenin perdesini hafifçe araladı. Gözlerini köşe başındaki cılız ışıklı sokak lambasına dikti. Köpek çişini yapıyordu direğin dibine.

Katmerli yalnızlığını çoğaltan gecede, ilaç olsun bir ses olsun çıkmıyordu. Beyninde düğümlenen karmaşayı bir türlü çözemiyordu. Selim ile Sultan’ın mutlulukları düştü usuna… Ertesi gün Renkli Pastane’ deki buluşmalarında ikna seanslarına bu kez deneyimli arkadaşı Selim’i de katmaya karar verdi.

Aynı mahallenin öteki ucunda ikiz evlerden oluşan bir sitenin 51 numaralı tek katlı evinin bahçe katında uykuya dalmak üzere olan Sinesaf’ın gözleri buğulandı, dudakları titredi, ağladı ağlayacak… Hırsla döndü sırtını duvara. Okuldan mezun olurken bir umut vardı yüreğinde. İtilip kakılmalardan kurtulacak, özgür, üretici olacaktı. Oysa bunun gerçekleşmeyeceği aşikardı yirmi üç yıldır. Kökleri kurumuş umutları yeniden yeşerir miydi, kim bilir! Küçük odasının köhne penceresinin önüne oturdu. Gözlerini solgun ay ışığının aydınlattığı elektrik direğine dikti, daldı gitti. Kendine geldiğinde özlemlerinin çoğunu törpülemişti. Ne ki insanlığı onulmaz bir yara gibi kanayıp duruyordu yüreğinde. Işık hızını kaybetti, sahipsiz köpekler sokağı teslim aldı, pencereden dışarı uzun uzun baktı, perdeleri çekti ev uykuya daldı.

Sinesaf zayıf, esmer, kısa boylu, kara kuru, ütü tahtası gibi bir şeydi. Üçgen elmacık kemikleri çıkmış, açıkçası çirkindi. Karanlık ağzında öne doğru eğrilmiş bir dişi de mezar taşını andırıyordu. Alık denecek kadar saf bu zavallı kızcağız sınıf arkadaşlarına sevdiği çocuğun resmini göstererek alay konusu olmuştu. Herkes onunla eğleniyor, sataşıyordu. Üstelik “memleket” e, “melmeket” diyecek kadar cahil. Acınacak bir durumdaydı.

Ya Hasan!..

Fel fecir okurdu gözleri. Çifte perdah sinekkaydı tıraşının üzerine bir şakaktan bir şakağa buladığı duvar kireci gibi pudra ile yüzü yıkanmamış sıvacı kalfasına benziyordu. Üzerinde Metin Erksan’ın “Susuz Yaz” filminden kopya çekildiği izlenimini veren yandan körüklü, arkadan düğmeli, tepeden delikli acayip bir giysi vardı. Bu haliyle sirk cambazı gibiydi.

Buluşma saatinde Renkli Pastane’ ye ilk gelen o oldu. Ardından Selim geldi. Sinesaf’ı birlikte karşıladılar. Sultan, “Benim işim olmaz böyle şeylerle” demiş, gelmemişti. Selim’in hedefinde Sinesaf vardı:

“Sana halisane tavsiyem…” dedi, “gülerken daima ağzınızı sağ tarafa çarpıt ki, ol taraftaki dökülen dişlerin göze çarpmasın. Yemeklerde de biraz kanlı şeyeler yemelisin ki, veremli osuruğuna benzeyen rengine kan gelsin.”

Sinesaf ve Hasan önce Selim’e sonra da birbirlerine baktılar, söylenecek söz bulamamış olmalılar ki, saygıyla doğruldular, Selim’i masada bıraktılar. El ele tutuştular, sessiz, ürkek sokağa adım attılar. Kalabalığa karışarak, kalabalık oldular.

Selim Esen
Gerçekedebiyat.com