Silindir hesabı  

Silindir hesabı  

Kardeşim Ömer, iki hafta önce altmışını tamamlamıştı. Uzun boylu, güler yüzlü, son derece şık giyinen bir adamdı. Onu biraz kırışık bir gömlek ya da boyasız bir ayakkabı ile göremezdiniz. Hatta babamın ölümünden sonra şıklığı daha da arttı.

Kardeşimin tek merakı hızlı araçlara binmekti. Uzay elektroniği mühendisliğinden emekli olduktan sonra sabahtan akşama kadar metrolarda dolaşmaya başladı. Garip ama, kardeşimi birkaç defa kız okullarının önündeki metro istasyonlarında beklerken de gördüm. Acaba yeniden evlendirsek mi, diye düşünmeye başladığım sırada, kardeşim, metrolarda dolaşmaktan bıktığını, artık evde oturup matematikten zayıf not alan, sınıfta kalan öğrencilere ders vereceğini söyledi.

İlk öğrencisi apartman komşumuz Yüksel Hanım’ın kızı Hediye oldu. Lise öğrencisinden çok kabuklarının soyulmasını bekleyen dolgun bir fıstığa benziyordu.

İşten eve erken döndüğüm bir gün Hediye ile kardeşimi hararetle ders çalışırlarken buldum.

“Kolay gelsin,” dedim.

“Geometri yapıyorduk,” dedi.

“Çok güzel, hangi konuya gelmiştiniz?

“Silindire gelmiştik.”

“Oh, oh, oh...”

Bir hafta geçmişti ki mahallenin tüm tembelleri kapımızın önünde kuyruğa girdiler. Kardeşim, içlerinden eli yüzü en düzgünleri ve özellikle kızları seçti.

Artık kendisini tamamen derslere ve öğrencilerine vermişti kardeşim. En çetrefilli denklemleri, problemleri, en aptalların anlayabileceği şekilde çözümlüyor, anlatıyordu. Bilhassa hacim hesaplarında dünyada eşine az rastlanan bir öğretme yeteneğine sahipti. Kendine özgü metotlarla, küpün, kürenin, piramidin, prizmanın ve özellikle silindirin hacim hesaplarını, adeta öğrencilerin beynini açıp içine yerleştiriyordu.

Kardeşim bu özelliği ile ününe ün kattı. Bazen mahalleden birlikte geçerken genç kızların arkamızdan:

“İşte silindirin hacmini en iyi öğreten adam,” diye fısıldadıklarını duyuyordum.

Kardeşimin ünü her geçen gün artıyordu. Artık uzak mahallelerden öğrenciler akın ediyordu. Buna sonra öğretmenler de eklendi. Hatta kardeşim, kız lisesi öğretmenleri için özel kurslar düzenlemeye başladı.

Bir süre sonra mahallemiz kadınlarının da geometriye ilgileri arttı. Daha alfabeyi sökemeyenler bile geometri dersi versin diye kardeşime yalvarmaya başladılar.

Kardeşim altmışına rağmen bu ağır sorumluluktan son derece memnun görünüyordu. Sadece bir gece, “buna silindir mi dayanır,” diye sayıkladığını duydum.

Kardeşimin öğretmenliğe başlamasının dördüncü ayıydı. Bizim dairenin bitişiğine çok güzel bir hanım taşındı. Söylentiye göre beşinci kocasından daha geçenlerde ayrılmıştı. Giydiği en uzun etek diz kapağından iki karış yukardaydı. Çoğu zaman evden acele çıktığından olacak, sutyenini takmayı unuturdu… Ve bluzunun bir düğmesi mutlaka kopuk olurdu.

Mahallenin tüm erkeklerinin aklı Mehtap Hanımın kopuk düğmesine takılmıştı… Derken bir gece kapı çaldı. Mehtap Hanım:

“Kardeşiniz yok mu?” Diye sordu.

Son derece iç gıcıklayıcı bir sesi vardı. Gözüm bir süre bluzunun kopuk düğmesinden içeri kaydı… Zorla çekip çıkardıktan sonra:

“Maalesef yok,” dedim.

Hakikaten kardeşim o gece yine derse gitmişti. Mehtap Hanım’a isterse beklemesini, şayet benim yapabileceğim bir şey varsa yardıma hazır olduğumu söyledim.

“Kardeşiniz acaba bana da ders verir mi, diye soracaktım” dedi.

Kardeşimin bu işten ne derece memnun kalacağını bildiğim için:

“Onun adına size ‘evet’ diyebilirim,” dedim.

Mehtap Hanımla kapı önündeki kısa sohbetimizde çocukluğundan beri özellikle geometriye büyük ilgi duyduğunu, karenin, küpün, prizmanın hacim hesaplarını su gibi yaptığı halde, bu yaşa gelmesine rağmen, hala silindirin hacim hesabında işin içinden çıkamadığını öğrendim. Şayet kardeşim bunu öğretirse içinde yer eden aşağılık duygusundan kurtulacağını anlattı.

Mehtap Hanım’a kardeşimin ertesi gün derse başlayabileceğini söyledim. O da:

“Yarın bir çay partisi düzenlemeyi düşünüyordum, uygunsa, beyefendi de gelseler ve ilk derse böylece başlamış olsak…” dedi.

Kardeşim o gece geç geldi… Yorgun gözüküyordu… Ama haberi alınca gözleri parladı.

Ertesi gün işten biraz erkence çıktım. Mehtap Hanımın dairesinin önünde bir kalabalık toplanmıştı. Mahallenin tüm kadınları, kızları oradaydı… Hıçkıra hıçkıra bağırıp ağlıyorlardı. Beni görünce dövünmeye de başladılar. Şaşırmıştım:

“Ne var”, dedim, “ne oluyor?”

Mehtap Hanım ağlamaktan boğulur gibi:

“Sormayın,” dedi, “felaket!”

“İyi de ne oldu?”

“Kar...de…şiniz!..”

“Eee?”

“Kardeşinizi hastaneye kaldırdık!”

“Niçin?”

“Bir kaza oldu! Çaydanlığı silindirin üzerine düşürdüm!”

Selim Esen
Gerçekedebiyat.com