Politik kıssalar: Umursanmayan Bir

O ismini bilmiyor. Zaten bilmesine de gerek yok. Birilerine kartvizit vermiyor, otellere kayıt yaptırmıyor, binmiyor uçağa. Mesela onun pasaportu hiç kaybolmuyor, çünkü yok. Trafik kontrole de takılmıyor hiç, arabası yok.

O ismini bilmiyor, zaten bilmesine de gerek yok. Televizyonlarda konuşmuyor çünkü takım elbisesi yok, paparazziler de takılmıyor peşine. Menajerleri, sponsorları, özel kalemleri yok.

Yaşını da bilmiyor O. Keza biri soracak olsa hasat zamanı diyor geçiyor. Ne yapacak ki bilip, askerliği geçti çoktan. Doğum günü mü kutlayacak, sosyetikler gibi. Emeklilik beklemiyor, sigortası yok.

Kimselere görünmüyor, kimseleri görmüyor. Yalnızca gün ağarmadan boş sefer tasıyla bir inşaata gidiyor, göğe yükselen bir iskelenin tepesinde, yaşamaya bağlı gözleriyle selamlıyor güneşi.  Sonra akşamın karanlığında dönüyor evine, şükrediyor fakir perdelerinden sızan ince ışığa. Şükrediyor yatmadığı için inşaatta.

O ismini bilmiyor, gerek yok bilmesine diyor ustabaşı. Bilip de ne olacak? Neye yarayacak bir kişi olmak? Karnı mı doyacak, yoksa yeni bir çift ayakkabı mı alacak kendine? Böylesi iyi karıştırma ortalığı diyor.

Mesela şu Allah’a emanet iskeleden düşüp ölse, televizyonun son dakika şeritlerinde bilmem ne şehrinde iş kazası: Bir işçi öldü diye verecekler haberini. 45 saniyede değişecek ekran. Sonra kaldırım taşlarını koruma ve yaşatma derneği başkanı konuşacak uzun uzun ve yıkılan iskelenin kaldırımlara verdiği zararı anlatacak.

Projelerden söz edecek, tekliflerden. Yetinmeyecek belediye başkanıyla görüşecek. Sonra iki hain bakışıyla:Kaldırımları yaşatmak için sökelim şu çağ dışı kesme taşları. Bunlara bakmak maliyetli iş.

Sonra bir tane kültür mühendisi çıkacak “betonist kültür” diyecek. “Çocuklarımızı böyle yetiştirdik.”

Onu umursamadığı gibi kesme taşları da umursamayacak. İkisi de milyonda birkaç tane. Envanterde fazla gösterecek.

İnşaat sektörünün ekonominin çarkı olduğundan söz edecek bir ekonomist. Yapılaşmak gelişmektir diyecek, rantiye, şantiye diye yeşil yeşil parlayacak gözleri. Plaza’nın 11.katını bırakamaz çünkü. Tek sıkıntısı camları temizleyen Hasibe Hanım’la yüzleşmek her sabah. Eh ona da katlanıversin bir zahmet!

Konuklarına “Neden” diye sormayacak endamı güzel, konuşması şık sunucu kadın. Küçük ve ince dudaklarına dolayacak bütün sözcükleri ve en son ne sorduğunu unutacak.

Sonra iktidardan bir siyasetçi çıkacak dile getirecek üzüntülerini.  Soruşturma açıldı diyecek, inceliyoruz müsterih olun diyecek, bundan sonra denetleyeceğiz diyecek, ama o da gidip evet diyecek partisinin yapılaşma teklifine. Boynu bükük baretsiz vergilere af diyecek. Af dileyecek Allah’tan her Cuma günü.

Tükürdüğünü yalamakla gururlanan bir muhalif siyasetçi, mecliste gümbür gümbür konuştuğundan, ettiği kavgalardan, hapislerden söz edecek. İktidarı suçlayacak parmağını sallayarak. Ama konuşmalarının hiçbirinde adı geçmeyecek işçinin. Geçmesine de gerek yok zaten. Çünkü gidip Yalakalarına diyecek, “Memleket elden gidiyor, bir şey yapmak lazım” ve başarmışlığın vakarıyla devlet görevidir bu “af diyecek, baretsiz vergilere, huzurla yudumlayacak viskisini.

İşçiler bağıracak, işçilerle beraber millet basacak küfrü din iman,hepi topu birkaç zaman, sonra aynı tas aynı hamam.

Fakat öldü bir inşaat işçisi, kılındı ikindide cenazesi. İmam saf tuttu en önde, yanında ne eski tüfek muhalif kadri ne de gözlüklü takım elbiseli birisi. Başını okşamayacaklar yetim çocuğunun. Çocuk kardan ve kıştan o gün nefret edecek. Bütün sevincini sökecek derisinden, o günden sonra acıyla kan kardeşi olacak.

Yedisinde kadınlar gelecek okumaya, kırkında bir daha. İnsanın boğazına yapışan mevlüt şekerleriyle, elleriyle göğüslerine bastırdıkları Kur’anlarıyla, çamurlu terlikleriyle gelecekler.  Bir koro halinde seslendirecekler ölümü, bir koro halinde fısıldaşarak dertleşecekler.

Ve hatırlayacaklar kişiliklerini, karlı matem havasında.

Ustabaşı haklı: O ismini bilmiyor. Zaten bilmesine de gerek yok.

Gözen Esmer
Gerçek Edebiyat