Piknik: Ankara’da bir efsane

Piknik: Ankara’da bir efsane

Kızılay binasının hemen bitişiğinde 40’lı yılların gözde uğrak yeri Özen Pastanesi çoktan tarihe karışmıştı. Ulus gazetesinin acar spor muhabiri Arman Talay TRT Haber Merkezi Spor Haberleri Servisi’nde göreve başlamıştı. 1968 yılıydı… Sevecenliği, cana yakınlığı ile heybetli bedenini perdeleyen Arman abinin sporun yanı sıra büyük tutkusu sosisli sandviçti. Bu tutkusunu Piknik’te karşılardı. Piknik Arman Talay’la anıldığı gibi Arman Talay denilince de akla Piknik gelirdi.

Piknik…

Ulus semti cazibesini kaybedip, 1920’li yılların sonunda yapılaşmaya başlayan Yenişehir öne çıkınca Kızılay başkentin sosyal merkezi olmuştu. 1953 yılıydı… Dükkanlar, lokantalar birbiri ardına açılıyordu. Atatürk Bulvarı ile Tuna Caddesi’nin kesiştiği yerde 6.Noter tabelasının yanında yeşil zemin üzerine kırmızı neonla yazılmış Piknik yazısına eşlik eden bira bardağı görseli dikkati çekiyordu.

Reşat ve Vahit Önat kardeşlerin sahibi oldukları Piknik kısa sürede Ankaralıların uğrak yeri haline gelmişti. İşletme 3 bölümden oluşan, “kendine has” tanımlamasının hakkını sonuna kadar veren bir yerdi. Şarküteri, ayaküstü bölümü ve bira eşliğinde yemek yenilebilen iç kısmıyla dönemin ülkedeki süratli hizmet veren ilk mekanlarındandı.

Girişte sağda sandviç satış yeri, solda tek ayaklı sandalyelerde bira içilen bölüm arkada masalar. Turşu ve Rus salatasının süslediği sosisli sandviçleri, eşi benzeri olmayan mezeleri, şişleri özenle hazırlanırdı.

Mutfağı aşçıbaşı Tanas Mastakas Usta yönetirdi. Ankaralı, Piknik ve Tanas Usta sayesinde Yayın Tava’yla, Uskumru Dolması’yla tanışmıştı. Ankara’da ilk “cips” imalatı da Piknik’le başlamıştı. Kendi imalatları hardalın eşliğinde sunulurdu. Ankara’nın ilk “Espresso”su da Piknik’teydi. Ve… Krem Karamel’i Ankara’ya Piknik tanıtmıştı.

Şef garson Vasil Lupi güler yüzlü, disiplinli biriydi. Beş dili ana dili gibi konuştuğu, keyiflendiğinde Arnavutça şarkılar söylediği dillendirilirdi. Hizmetin kusursuz olması temel ilkeleriydi. Garsonlar özellikle bıyıksız, kravatlıydılar. Sigara içemez, Parti ve takım tutmazlardı. Yaklaşık yüz kişi olan garsonlar gece-gündüz dönüşümlü çalışırlardı.

Her gün yaklaşık iki bin beş yüz sandviçin satıldığı Piknik yalnızca 10 Kasım günlerinde kapalı olurdu. O gün, vitrine kırmızı beyaz karanfillerle süslenmiş, üzeri siyah bir tülle örtülmüş Atatürk’ün kalpaklı bir tablosu konulurdu. Akşamları aydınlatılan Atatürk tablosu sanki gelen geçene gülümser gibiydi...

Bira alışılmış bardaklarda değil, özel olarak yaptırılmış iri, şişman bardaklarda sunulurdu. Atatürk Orman Çiftliği birası, bu bardaklarda Piknik’e özgü “Arjantin” adını almıştı. Meze ve uzun süreli oturmayı gerektiren Rakı servisi yapılmazdı. O yıllarda günde yaklaşık yirmi beş fıçı bira tüketildiği söylenirdi. Öyle ki, Atatürk Orman Çiftliği Bira Fabrikası Piknik’in talebini karşılamakta zorlanırdı. Derken Arjantin bardakları Türkiye’ye yeni gelen Efes birası ile doldurulmaya başlandı. İlerleyen yıllarda AOÇ Bira Fabrikası Efes’le rekabet edemeyecek, tarihe karışacaktı.

Sandviç satılan bölümde, duvardaki saatin altında yer alan Celal Bayar fotoğrafı dikkat çekerdi. Fotoğraf, cumhurbaşkanının Piknik’i ziyareti sırasında çekilmişti. Gururla mı sergileniyordu! Bilinmezdi ama, 27 Mayıs 1960 gününden sonra o fotoğrafın kaldırıldığı gözlerden kaçmayacaktı.

Siparişlerinin paket yapılmasını isteyen müşterilerin sandviçleri Piknik’e özgü yağlı beyaz kağıtlara sarılır, üzerinde kırmızıyla “Piknik” yazan naylon poşete konulup verilirdi. Mayonezli haşlanmış patates de paket servisinin aranan yiyeceğiydi.

Piknik sabah saat 06.30’da kapılarını açar, gece saat 22.30’a kadar hizmet verirdi. Sabah kahvaltısının sevilen menüsü taze sıkılmış portakal suyu eşliğinde sahanda jambonlu yumurtaydı.

Piknik, Sami Güner
Ünlü fotoğraf sanatçısı Sami Güner'in objektifinden 'Piknik'

Kış günleri sigara dumanı altında patates kızartması ile Arjantin yudumlanırken, yaz ayları çok farklı bir alışkanlığa tanık olunurdu. Mekânın girişine, kocaman bir şemsiyenin altına görenleri hayret içinde bırakan, üzerinde Carpigiani yazısının bulunduğu buzdolabı büyüklüğünde bir dondurma makinası konulurdu. Kolu indirildiğinde külaha spiral şeklinde vanilyalı, çikolatalı dondurma dolardı. Ankaralı dondurma alabilmek için kimi zaman uzun kuyruklar oluştururdu.

Türkiye henüz “fast food” sözcüğüne yabancıyken, Piknik, kendine özgü bir “fast food” imalat hattı kurmuş, pek çok şey onun adıyla anılır olmuştu. Örneğin, İş Bankası ile Piknik arasındaki cadde üzerindeki boşluğun adı “Piknik Durağı”ydı. “Piknik’te ineceksin…” denilirdi. Piknik durağı, bir lezzet, bir sohbet durağı olmakla birlikte futbol tutkunlarını 19 Mayıs stadyumuna taşıyan dolmuşların da durağıydı.

Devletin en üst yöneticilerinden, her düzeyde kamu kurum ve çalışanlarına; gazeteci, sanatçı, öğrenci; erkek, kadın, tanıdık, tanımadık, aynı küçük masalarda birlikte oturur Piknik’in yiyecek-içecek özelliklerini paylaşırlardı. Gazeteler emekli maaşını her ay bizzat İş Bankasına gelerek alan İsmet İnönü’ye her gelişinde Piknik’ten greyfurt suyu gönderildiği yazarlardı.

60’ı izleyen yıllarda gözler Piknik’in ilk çalışanlarını, emekçilerini arar olmuştu…Yeni gelenler vatansız Vasil’in, Avustralya’ya, Tanas Usta’nın da Arnavutluk’a gittiğini söylemişlerdi. Vasil’in yerine Lefter ve Niko gelmişti. Bir gün gelecek onların da Yunanistan’a gittiklerini öğrenecektik.

Derken 70’li yıllara gelindi…Bir zamanlar herkesin birbiriyle selamlaştığı Kızılay’da her sınıftan insanın bir araya geldiği, gerektiğinde birbirinin hesabını ödediği Piknik’ten içeriye sloganlar atılmaya, hesap sorulmaya başlandı.

Yalçın Ergir koleksiyonu

Sonra bir gün, Ankara’da alanında “ilk” toplu sözleşmeye imza atmış olan, işlerine özel arabalarıyla gidip gelecek kadar kazanan garsonlar, kime uydularsa, grev kararı aldılar. Önce şarküteri kısmı kapatıldı, yılların birikimi kendi çalışanlarının elleriyle yıkıldı. Ayakta servis yapılan yer; kısa süre önce bünyelerine kattıkları yan komşuları Restoran Bekir’e rağmen küçülmüş bir lokanta olarak hizmet vermek zorunda kaldı. Türkiye genelinde Piknik zinciri kurma düşüncesi de böylece hayallere takıldı. Reşat ve Vahit kardeşler şaşkına döndüler ve öyle kırıldılar ki, kapadılar efsaneyi… 1953’de girdikleri binadan 29 yıl sonra, 1982’de çıkmak zorunda kaldılar. Bina yıkıldı, yerine, “modernlik”i “eski”yi yok etmek olarak anlayan “yeni Türkiye”nin “mimarı model” i (!) çok katlı bir betonarme yapı dikildi.

RV RESTORANI

Piknik efsanesini yaratan Reşat-Vahit kardeşler 1972’de Kavaklıdere’de İlbank Blokları’nın girişinde RV Restoranı hizmete açtılar. Yerli, yabancı tanınmış insanları konuk eden bir restorandı burası.

Bu arada çalışan personelin ev sahibi olabilmesi amacıyla, Önat kardeşlerin öncülüğünde bir kooperatif kuruldu. Aşağı Ayrancı Ali Dede Sokak’ta bir apartman inşa edildi, “Piknik Apartmanı” adı verildi.

Vahit Önat RV ile varlığını sürdüre dursun, Reşat Önat, 1986’da üstlendiği borçlarının faizini ödeyemez duruma gelince, Amerika’nın yolunu tuttu. Yeni Dünya’da onu yoksulluk içinde yedi yıl bekliyordu. İmdadına 1993 mali affı yetişti. Reşat Önat da vatanına, sil baştan başlamak, küllerinden yeniden doğmak için tekrar adım attı. Getirilen ödeme kolaylığıyla tüm borçlarını kapattı. İki kızı ve zor günlerinde ona omuz vermiş can dostlarının desteği ile 16 Ekim 2002’de “Armada Alışveriş Merkezi” nde yeniden bir Piknik açtı. Artık “Arjantin” yoktu ama yeni bir kuşağa, başka bir yerde örneği olmayan sosis tavaları, sandviçleri tanıtmaya başladı. Buraya çocukları ile gelen eski Piknik müşterileri, orada eşleriyle nasıl tanıştıklarını anlatırken, duvardaki “Piknik” küşadına nemli gözlerle bakıyorlardı. Ama Reşat Önat ve Piknik, AVM müşterisiyle bağdaşamamıştı. Tutunamadı… Üç yıl sonra, Aralık 2006’da Armada’daki yerini kapatmak zorunda kaldı. Bir yıl aradan sonra bu defa kızı Gülen’le birlikte Gazi Osman Paşa’da bir oda kadar küçük bir mekânda yeniden Piknik açtı. Ne yazık ki burada da dayanamadı ve sonsuza dek elveda diyerek kapandı.

Sözün kısası… Piknik Ankara’nın simgesiydi, Kızılay’da bir efsaneydi... Bir şarküteriydi aslında, ama ülkenin ilk ve tek “Fast food” lokantasıydı. “Şiş” derdiniz… Bekleme süreniz, garsonun mutfağa gidip gelmesi kadar… Alışılmış menü; “duble pilav, şiş, Rus salatası ve bira” demekti. Öğlen gelip, gece yarısına kadar oturan ve o devasa Arjantin bardaklarıyla dolu köpüklü biralarını patates tava ve sosis eşliğinde yudumlayanların hala hayatta iseler, kulakları çınlasın...

Köksüz, hoyrat ve rantçı bir “modernlik” dinmeyen bir kulak çınlamasından başka nedir ki...

Selim Esen
Gerçekedebiyat.com