Kaynaklar sınırsız değildir

Kaynaklar, doga, col, hayvanlar

Eğer yaşamın geleceği konusunda endişeye gerek olmadığını, çünkü doğa kendi döngüsü içinde gerekli olanı karşılama yeteneğine sahiptir diye düşünürsek, kesinlikle yanılmış oluruz… Doğada sonsuzluk yoktur ve yarına dönük işleyişinde durum farklıdır.

Kanıtlara bir bir göz atalım şimdi:

ÇÖLLER

Gezegenimizdeki çöllerin büyük kısmı bir zamanlar çok az yerde bulunan çeşitlilikte canlı yaşamla doluydu. Bunu gün yüzüne çıkarılan kalıntılardan anlayabiliyoruz… Devasa hayvanlar, bitkiler, ağaçlar, böcekler ve bunlara başıboş gezen birkaç göçebe insan prototipini de ekleyelim.  Hatta vadilerde, tepelerde kumlara gizlenmiş kabukluların, solucanların, balıkların belirgin izlerinden buraların çok eskiden deniz olduğunu da anlıyoruz… Bugün ise göz alabildiğince kumullar, rüzgâr ve güneş, uzayıp giden ürkütücü sessizlik hakim.

ORMANLAR

Özellikle son iki yüzyılda artan hızda ormanlar yok oluyor; hava, su ve toprak kirleniyor, nehirler ve göller kuruyor, sular çekiliyor… Aslanlar, kaplanlar, filler ve diğerleri bir bir ölüyor… Atıklar, zehirli gazlar, peptisitler yaygınlaşıyor ve insan konakladığı her yerde arkasından kirlilik, tahribat, yıkım bırakıyor. Çünkü insan kendisi dışındaki türleri sindiriyor, her mevsim yoksulluğa itiyor, beslenme ve barınma alanlarını kısıtlıyor ve türlerin yaklaşık üçte ikisi yaşamın doruğuna erişmeden ölmüş oluyor.  Ne yazık ki bugünlerde sadece insan yaşamın doruğunda gezinebiliyor. Sadece insan, üstün soydan gelmiş biri olarak meydan okuyor dünyaya.

YOK OLAN GERİ DÖNMÜYOR

Yukarıda sıralanan gerçeklerden şu sonuca varıyoruz: Yok olan bir şey aynı şekilde bir daha asla görünmüyor… Hem zaman hem mekan olarak geri dönmüyor… İddia edildiği gibi doğa her defasında kaynak yaratabilir değildir. Sınırsız ve tekrarlayan olanaklara sahip olma özelliği çok azdır ya da yoktur. Çölleşmenin artacağı, bitki örtüsünün seyreleceği, su kaynaklarının kısıtlı olacağı dönemlere başlangıç yapıyoruz. İklim değişimi ve kirlilik ile birlikte canlılarda davranış farklılıkları gözleniyor. Sözgelimi kuşların eskiden taşıdıkları parlak canlı renkleri yok artık. Boyutları da küçülmüş durumda… Turnaların kuzeyden güneye, güneyden kuzeye göç hareketlerini göremiyoruz eskisi gibi… Bu gelişmelerin varacağı yer çölleşme ya da sarı sıcak bir gökyüzüdür.

Tekrarlarsak eğer, çöl ya da sarı sıcak gökyüzü ve doğa kendisini ağır şekilde yaralayana, eninde sonunda intikama yönelecektir.

DOĞANIN NASIL DAVRANACAĞINI TAHMİN EDEMEYİZ

Doğaya, onun gözüyle bakmadığımız, diliyle konuşmadığımız sürece, nasıl davranacağını tahmin edemeyiz. Yağma ve açgözlülüğü bir yana atarak, zihinler daha esnekken, eğitim üzerinden kazanacağımız alışkanlıklarla yaşama sahip çıkma yeteneğimizi geliştirmeliyiz.

Üzerinde doğduğumuz toprak bize ait değildir. Havasını soluduğumuz gökyüzünün, suyunu içtiğimiz pınarların sahibi değiliz. Bunlar her canlıya ve sonraki nesillere aittir. Gerçek sahipleri bitkiler, kuşlar, ağaçlardır ve bizleri öteki türlere bağlayan bağ görevini üstlenmişlerdir.

Güzelliği ve cazibeyi çiçeklerden, saflığı ve temizliği su damlasından, söğüt ya da kamış dalından sepet örmeyi sinek kuşundan öğrendik.

Kısacası her biriyle iletişim içindeyiz ve birbirimizi anlamak zorundayız.

Her canlının özel bir görevi vardır; biri diğerinden öğrenir. Biri diğerine mutlak şekilde ihtiyaç duyar. Efendisinin ölümü üzerine şiddetli tepki gösteren köpeğin ya da süvarisi düşünce saatlerce başında bekleyen atın davranışlarına tanığız.

Hayvanlarla ya da sihirli fasulyelerle büyüyen çocuk masallarını büyülenmişçesine dinlememizin nedeni, sevgi ve engin hayal gücünün verdiği mutlu son değil midir?..

Sevgi, sorumluluk, hak, adalet canlı yaşamın tamamı içindir ve yaşamın doğal akışını sınırlandıracak her engele cesurca karşı konulmalıdır.

Haydar Uzunyayla
Gerçekedebiyat.com