İyilikten kuşkulanmak

İyilikten kuşkulanmak

Her birimiz yaşamımızın bütününde ya da herhangi bir döneminde iyilik etmeyi gerekli görerek birbirimize yardım ederiz.

Kimi zaman da niçin iyilik yaptığımızı sorgulamadan, iyilik amaçmış gibi davranışlar geliştiririz. Aç olana bir dilim ekmek, susuz olana bir bardak su, üşüyene giysi veririz ve hayatımızın iyiliğe yönelik bakış açısı genel olarak bu şekilde işler…

Baygın düşmüş yaşlı, iki damla suya gereksinen hayvan,  deprem ya da savaş mağduru biriyle karşılaştığımızda içimizdeki şefkat güçlü şekilde büyür ve iyi olmayı seçeriz.

İyilik ettiğimiz tarafın da eylemimiz karşısında gülümsemesi, mutlu ifadeler yayması veya el pençe durup minnet bildirmesi kendimizi iyi hissetmemize neden olur.

Başka şekilde söylersek, yaptığımız iyilik ötekini sevindirmek gibi gözükse de aslında bu iş öncellikle bizi huzurlu kılmıştır. Bu da bencil dürtülerimizin başka boyuttaki yansımasıdır.  -yani iyiliğe damgasını vuran bencillik olmuştur-

NİÇİN İYİLİK YAPARIZ

İnsanın dünyasında iyilik yapmak, genel olarak şöyle işler: “Ben iyiyim… Sana iyilik yapabilecek gücüm ve kapasitem var… Bundan dolayı iyiliğimi unutma ve senin de iyi olmanı bekliyorum.”

Yukarıdaki kural talimat üzerinde işleyen bir oyundur aslında. Oyunun kuralı, eylemi yapan tarafından düzenlenmiş, karşıdakini borçlu hale getirerek onda minnet duygusunun oluşmasına olanak tanımıştır. “Sen benim sırtımı kaşı, ben de seninkini…”   ( Muhtemelen bu kural dün, bugün, gelecekte de sosyal ilişkileri belirleyen ölçü olmaya devam edecektir) Böyle olunca yapılan veya yapılabilecek iyilik, tarafların karşılıklı yararına yöneliktir ve günlük işlerimizde çok sık kullandığımız ‘sana bir iyilik borcum var’ sözü de bunun kanıtıdır.

İyilik yapmak, insanlık tarihinde çok defa hakimiyet alanını genişletme araçlarından biri olmuştur.

Başlangıçta hibe anlayışıyla ortaya çıkar ama sonra yönetme, pazarlama, satın alma ve ticaret, al-ver işlerine bağımlı kılma gibi bir yığın silsile izlenilerek amaç ve özden saptırılmış hale getirilir.

Bu rezaleti daha çok iktidarların eylem ve söylemlerinde görebiliyoruz.

Bir yığın vaat, söz, hediyeler vs. ile alttakiler kıskaca alınır ve alttakinin üsttekini beslemesiyle devam eder… İyiliğin arkasındaki itici güç olan merhamet ve şefkat ise yerini  ilkel yanımızın dizginlenemeyen yarar sağlama beklentisine bırakır.

Bu da dürüst olmadığımızın ikinci kanıtıdır.

İYİLİK ZORLA OLMAZ

Mutlak iyilik, birilerinin zorlama kuralları üzerinde yürümez. –yani isteğe bağlı değildir- Daha açık söylersek otoriteye bağlı değildir. İnsanın iç dünyası ile ilgilidir ve ne iktidarlara ne işverenlere ne tanrılara ne de dinlere ihtiyacı vardır.

İnsan doğasının özelliğidir;  kaynağını doğadan alır. Onu din, dil, bir dizi ahlaki sistem üzerinden inşa etmek soyutlamadır.

Aynı şekilde, “Bugün vatan için, din için, kabilen için ne yaptın?” demek de soyutlamadır ve yukarıda da belirttiğim gibi birey üzerinde hakimiyet alanı oluşturmaktan öteye işlev görmez.

“İyilik yap denize at, balık bilmezse halık bilir,” benzeri mistik mitler üzerinden inanç geliştirmek de soyutlamadır ve muhtemelen cennet bahçelerine bu dünyada acı çeken birkaç iyi ve saf insanı sürgün etmek için kullanılır.

Kendi çocuğuna karşı iyi kalpli tutum sergileyen annenin, aynı şeyi komşusunun çocuğundan esirgemesini göz önüne alırsak, istediğiniz kadar mit üretin, istediğiniz kadar inanç ve ahlaki çözümler geliştirin, iyilik anlamını bulamayacaktır.

Ya da “Komşunu sev,”  talimatı, sadece kendi komşunu sevmekle sınırlı kalırsa, uzaktaki için bunun bir anlamı olmaz ve işin feci yanı grup içi olmayan ötekini dışlamaya, ötekileştirmeye kadar varabiliyor.

Bu da sevgiden, iyilikten uzak, ayrıştırıcı güç işlevi görür.

Dar alanda sevgi ve buna eşlik eden iyilik geliştirmek, insanlığı bölen unsurlardan biridir ve ölümcüldür.

İYİLİĞİN DOĞASI

İyiliğin doğası saflık ve temizlik gerektirir. Dikenli dala rağmen bir çalı bülbülü gibi çalışma ve sevgi gerektirir. Dikenli dala rağmen beklentisiz ve çıkarsızdır. İyilik, yağmurun toprağın her santimetresine karşılık beklemeden düşmesi gibidir.

Bir zorunluluk değildir, kuşkusuz mantıkla oluşturulabilecek bir şey veya bir sistemin kaynaklık ettiği ahlaki kurgu hiç değildir.

Bir bilgeliktir ve bizler saf, katıksız iyilik yapabilme yeteneğine sahibiz.

Yaşam ileri doğru akar. Arada bir geri dönüşler yaşansa da değişim ileriye devam eder ve yaşadığımız dünyanın karakteri iyilik ve kötülük arasında şekillenmiştir. Bütün kötü şeylerin altını oymak belki de saf iyilikle olasıdır.

Burada önemli olan acıya maruz kalan ya da yardıma ihtiyaç duyan birinin yerinde olmaktır. Ya da köhnemiş yargıları terk etmek, başkalarını körü körüne takip etmeyi bırakmak, zekamızı ve aklımızı yeni baştan eğitmek olacaktır.

Koyun, bütün uysallığına ve en fazla yarar üreten canlı olmasına rağmen, kasabın bıçağından kurtulamaz. Ama bir kartal, iki şahin ise asla böyle bir kadere sahip değildir, çünkü kısacık ömürlerinde hep yükseklerde süzülürler.

Haydar Uzunyayla
Gerçekedebiyat.com