Hızarcılar

Günlerdir babamın başının etini yiyordum. Ormanda hızarcıların çalıştığını öğrenmiştim. Ama orman tehlikelidir, diyordu babam. Orada ayılar var oğlum, tokat atarlar patileriyle, yüzüne tükürürler insan gibi iki ayak üzerine kalkarak, birden karşına ağzından sular akan iri dişli bir kurt çıkıverir, yaban domuzları sürüler halindedir, kumarların arasından ne zaman koşmaya başlarlar ve karşılarında insandır nedir hiç bakmadan, ezip çiğneyerek üzerinden geçip giderler, diyerek her seferinde beni caydırmaya çalışan bahaneler buluyordu. Annemi araya koymuştum en sonunda; hızarcılara göndermek için lahana sarması, salatalık, biber, domates hazırlarken, mısır ekmeği pişirirken başına ekşiyordum, omzuna elimle dokunup sarsarak yalandan ağlıyordum. O da, orman nemlidir, üşür hasta olursun, uzaktır, iki saat, üç saat dağa tırmanamazsın, çocuksun, deyip başından savıyordu ya, en sonu babama hızarcıları görmek istiyor çocuk, seninle gelsin, ormanı öğrenir başımı şişirdi durdu, dedi.

Babam eski evimizin değişmesi, yıkılıp yenisinin yapılması gerektiği düşüncesine kapılmıştı. Bunu niçin düşünmüştü, bu karara niçin varmıştı kimse bilmiyordu. Meşe ve köknar ağacından kalın tahtalardan yapılmış, iki katlı, üst katın ortasında kestane tahtalarından yapılmış kocaman ambarı olan -ki içi hep, ekşi erik, baharda yemek için unlanmaya bırakılmış demir elmalar, kurutulmuş ayva kokardı-, ninemden dedemin Hopa’dan getirttiği laz ustalarına yaptırdığı söylencesini dinlediğim evimizin aslında bir sorunu yoktu. Kiremitleri yeşil yosun tutmuş, damı üç yıl önce iki metre yağan kara dayanamayıp biraz yana yatmıştı ama bu neydi ki?

Babam amcalarımın karşı koyuşunu dinlemedi, aylarca ormana tek başına gitti. Ormancıların ruhu bile duymadan sabahlara dek çalışarak tepelerdeki ormanın derinliklerinde kalaslık, tahtalık ladin ve köknar ağaçlarını -baltanın uzaktan duyulabilecek tok sesinden korkarak üstelik- kesti, budadı, yongalarını toprağa gömüp gizledi, ayakta kalmış dip gövdeyi siyah çamura boyadı, tomrukları bir yere yığdı ve gündüz gezen ormancıların dikkatini çekmemesi için üzerini taze dallarla örttü. Sonra, tomrukları biçmek için, sonunun olmadığına inandığım ormanın öte yakasındaki dağ köyünden Gürcü hızarcılar getirdi. Bütün bunları, annemle her gece yatağa girmeden önce petrol lambasının ışığında fısıltılarla tartışmalarına kulak kabartarak öğrenmiştim. Oysa onlar, çocuktur ağzından kaçırır, ormancılar duyar düşüncesiyle benden saklamaya çalışmışlardı.

Şimdi babamın elini tutmuş, sellerin aşındırdığı ince ve dik patika yoldan hiç konuşmadan yürüyerek, hızarcıların çalıştığı kampa, babamın omzundaki nacağa astığı, annemin hazırladığı bohçaya sarılı yiyecekleri götürüyorduk. Seyrek, ama geniş gövdeli yaşlı gürgenlerin, gökyüzünü kapayan iri ladin ağaçlarının ve tepsi yapraklı geniş su bitkilerinin oluşturduğu ormanın içinde iki saatlik bir yürüyüşten sonra birden, gün ışığının sevinçle içine doluştuğu küçük bir çayıra gelmiştik.

Daha ormanın içindeyken belli bir ritim içinde şırıltı -ve hırıltı- çıkaran hızarın sesini duyabiliyordum. (Yaklaşınca ses daha da azalıyor gibiydi.) Orada gördüm. İki kişiydiler. Üstteki hızarcı, ince tomruklardan yapılmış yüksek bir iskelede dört tarafı biçilmiş, yassılaştırılmış tomruğun üzerinde, bir cambaz gibi ayakları önde ve arkada dengede duruyor, hızarı büyük bir T harfine benzeyen üst sapından iki eliyle kavramış durumda yüzünün hizasına kadar kaldırıyor, sonra büyük bir “hoh” sesi çıkararak aşağıya bırakıyordu. Öteki hızarcı ise alttaydı. Gözüne giren tozlardan korunmak için boynunu yana bükerek yukarıya, bakışlarını tomruğun altına dikmiş, aynı “hoh” sesiyle -ama biraz daha içten ve duygulu- sertçe iki eliyle aşağıya çekiyordu tuttuğu sapı.

Bizi görünce işi bıraktılar.

Babama, “Hoş geldin,” dediler.

“Hoş bulduk,” dedi babam. “Kolay gelsin...“

Ayaküstü kısa bir süre tomrukların budaklı oluşundan ve tahtaların kalitesinin ne olabileceğinden söz ettiler. Sıkıldım. Çayın kenarında boyumu aşan otlarla çevrili bir oluktan su akıyordu. Onun yanına yürüdüm. Suyun ellerimi dondurmasına aldırmadan yüzüme çarptım. Boynumda ıslak parmaklarımı gezdirdim. Oluğa ağzımı dayayarak dudaklarım ve dişlerim donana dek su içtim. Yanındaki yassı taşa oturdum. düzenli akan sesini dinledim. Oluğun aktığı küçük gölde, üzerinde irili ufaklı yüzlerce sineğin uçuştuğu, çürümüş ama yanında yenisi biten bitkilerin mor, sarı, kırmızı, turuncu çiçeklerine konan kelebekleri, hiçbir yerde görmediğim büyüklükte arıları, başında boynuzları olan siyah böcekleri izlemeye kendimi kaptırdım. Küçük, duru gölün üzerinde kuyruklarını iki yana sallayarak yüzen küçük balıkları keşfedince sevindim. Onlara çubukla dokundum; kaçışıp kayboldular. İri ayaklarını bir sal gibi gererek yüzen örümceğe benzeyen bir sinek onları iştahla izliyor, birden hızlanıyor, sonra aptalca duruyordu.

Cebimden, dedemin inekleri mısır tarlasına sokmadan başarıyla otlattığım için armağan ettiği kırmızı yanar döner saplı, çift ağızlı, bir zincirle kayışıma bağlı çakımı çıkarıp içi boru gibi bir bitkiyi dibinden kestim. Baş tarafına küçük bir çentikle dil yaparak düdük gibi öttürmeye çalıştım, ama ötmedi. Sonra bir boru gibi kullanarak küçük gölün suyun aktığı temiz bölümüne üfledim, çıkan kabarcıkları izledim.

Baktım, babamlar, kururken eğilmemeleri, düzgün kurumaları için bir dikdörtgen gibi iki uçlarından dizdikleri biçilmiş tahta yığınına sırtlarını dayamış, tütün tabakasını elden ele gezdirerek sigara sarıyorlardı. Suyun yanından ayrılıp, hızarcıların, ağaç dalları ve yapraklarından yapılmış kulübelerine gittim. Yeni bilenmiş yedek hızarı kulübenin duvarına yaslamışlardı. Birden ham edecekmiş gibi duran keskin dişlerden biraz da korkarak parmak ucumla dokundum. Hızarın dibinde bir tahta kap kızıla boyanmıştı. İçi kırmızı toprağa bulanmış bir suyla doluydu. Yanın da kırmızıya bulaşmış kendir ip vardı.

Babamların yanına dönünce, “Siyah kuyruklu balıklar vardı gölde baba” dedim.

Hızarcılar işe başlamışlardı. Babam iskelenin dibinde sigara içiyordu. Gülüştüler.

“O balık değil, kurbağa yavruları" dedi babam.

“Ama kurbağalara benzemiyorlar ki" dedim.

“Kurbağalar yumurtlarlar, yumurtadan da o yavrular çıkar” dedi babam.

“Ama uzun kuyrukları var, kurbağa kuyruksuzdur” dedim.

“İşte kuyrukları kopuyor sonra oğlum...”

Sıkıldığını anladım. Hızarcılar yine o hırıltılarla aşağıya toz püskürten hızarı çekmeye başlamışlardı. İskele yüksekti, tomruk onun üstündeydi.

“Ne olur baba, ben de yukarıya çıkmak istiyorum" dedim.

“Anlaşıldı, senden rahat yok” dedi, babam.

“Bırak çocuğu, çıksın” dedi, yukarıdaki hızarcı. Boğazlı bir kazak giyiyordu. Siyah dalgalı saçları alnına dökülüyordu. İnce uzun yüzü, üst dudağıyla burnu arasında özenle traş edilmiş ince bıyığı vardı.

Babam koltuklarımın altından tutup kaldırdı. O da aynı yerden tutup tomruğun üzerine çekti beni. Dengemi sağlamaya çalışıyordum. Aşağısı bir uçurum gibi görünüyordu. Bir tahtanın eni kadar ince aralıklarla kırmızı çizgiler çekilmişti tomruğun beyaz yüzeyine. Kulübede gördüğüm tahta kaptaki kırmızı suyun ne işe yaradığını anladım. Reçine kokusu ya da heyecan başımı döndürmüştü. Önümde, tahta bir çiviyle yarılı tutulan yarı biçilmiş çatlaktaki hızar, oraya saplanmış ve terk edilmiş gibi duruyordu artık.

Aşağıdaki hızarcı yardım edip indirdi beni. Kareli kalın gömleğinin kollarını dirseğine kadar sıvamıştı. Bir orman yaratığı gibi her tarafı kıldı. Sarı sakalları geniş yüzünü, neredeyse mavi gözlerini bile kapamıştı. Kesif bir biçimde ter ve kaçak tütün karışımı kokuyorlardı. Çalışılmış bir bedenden yayılan ter kokusu, temiz, oksijen dolu bu açıklıkta yeni oluşmuş hızar tozlarının, yongaların, çürümüş geniş bitkilerin kokularına karışıyordu. Hızar susunca ormanın derinliklerinden gelen tuhaf kuş sesleri ve yanında yemek yedikleri, benim terk edip koca ormanın ortasında yalnız bıraktığım o küçük oluktaki suyun sesi şimdi daha net duyuluyordu.

Yıllar önce yıkılıp çürümüş bir ağaca oturup, uzun süre yüzüme, güneş görmemiş beyaz çıplak kollarıma saldıran besili sivrisinekleri kovmaya çalışarak onların çalışmalarını izledim. Hızarın çevik gövdesinin çıkardığı çınlamaları ve inlemeleri, hızarcıların bir ağıt gibi tekrarladıkları, ormana yayılan “hoh”larını saygıyla dinledim. Akşam ne zaman oldu anlamadım.

Eve dönüş yolunda, kuyruğu kopacak olan kurbağa yavrularını düşündüm bir süre. Sonra babama, “Ben de büyüyünce hızarcı olmak istiyorum" dedim.

Babam sigarasından derin bir nefes alıp temiz havaya doğru oluktan fışkıran su gibi bereketle üfleyerek, “Sen daha önemli adam olacaksın oğlum” dedi. “O tahtalardan ev yapabilecek usta olacaksın...”

Ahmet Yıldız
(Genç Kyros'un Yazgısı, Everest Y. İstanbul 2002. s. 6)

ahmet yıldız
Gerçekedebiyat.com