Hera Motel / Ahmet Yıldız

Nerde sonsuz kaynaşılacak o eşsiz sabah (Raif Özben)

Odanın kapısını sabırsızca açtılar ve içeri girdiler. Erkek, omuz çantası olarak da kullanılan, ama aslında valiz büyüklüğündeki çantasını hızla yatağın üzerine attı. Ardından da kendini. Kadın ise bir kadındı ve hemen lavaboya gitti. Aynada yüzünü inceledi. Küçük, gümüşsü bir kırışıklık gördü gözlerinin altında. Sekiz saatlik bir yolculuk ve önce sevdiği, sonra evleneceğini umduğu, yıllardır koynuna aldığı bu lanet erkek gözlerinin altını kırıştırmıştı. Her zaman taşıdığı makyaj malzemelerini küçük makyaj çantasından çıkararak, komodin gibi şeyin üzerine, klozetin yanına koydu. Aynanın önüne dizdiği yeni çıkmış püskürtmeli güneş yağı -daha sonra plaj çantasına kovmayı az daha unutacaktı- nemlendiriciler, ojeler, son dönemin modası gümüş renk ve lal rengi dudak boyası, şampuan ve özel cilt sabunu banyoyu, o zavallı boşluğu yalnızlığından kurtarıp bir aile banyosu haline getirdi. Suyu açtı. Suyun sıcaklığını parmaklarıyla ölçtü. Güneş ısısıyla ısınmış olan su, sabahın soğuğunda yine de iyiydi. Duşunu aldı, geri döndü.

Erkek, hâlâ yatağın üzerinde bıraktığı gibi yüzüstüydü. Yıkanmadan dışarıya çıkmaz, yıkanmadan içeriye yatağa girmez bu kadın, diye düşünüyordu.

Kadın, ıslak elleriyle gelip, arkadan yanağına dokundu erkeğin. “Hadi kalk. Duşunu al,” dedi. “Sonra şu iki yatağı birleştirelim. İki kişilik yatak kalmamış motelde. Kahvaltı yapalım ve bir an önce denize gidelim sıcak bunaltmaya başlamadan.”

“Hiç uyumayacak mıyız?” dedi, boğuk bir sesle erkek. Bir şeyler istediği belliydi.

“Uyuyabilirsen uyu tatlım” dedi, alaylı sesle, kadın.

Ama birden ıslak saçlarıyla kendini erkeğin yanına attı. Her seferinde, hayır sevişmeyelim, istemiyorum diye nazlanır, sonra erkek buna uyup vazgeçtiğinde, bu kez kendisi isterdi. Onun şampuan kokan saçlarını kokladı erkek. Dönüp sarıldı. Dudaklarından Öptü. Deniz ve tatil için değil de bir an önce kendilerine ait bir oda bulabilmek için gelmişlerdi buraya sanki. On beş gün boyunca özgür kalacaklardı. Kadın, Ankara’da bir bakanlıkta çalışıyordu ve kendilerine ait evleri yoktu. Evli değillerdi. Beş yıllık ilişkilerine, üniversiteyi bitirmiş ve bir iş sahibi olmalarına karşın ikisi de aileleriyle kalıyordu. Aslında kadın evlenmeye dünden razıydı ama erkek evlenme sözcüğünün konuşulmasını bile yasaklamıştı uzun savaşların sonucunda. Evlilikten yana değildi o.

Aşağıdan, motelin duvarının dibinden bir köpek havlaması duyuldu.

“Köpek var burada, gece boyunca kafa şişirecek, yandık” dedi, erkek.

 “Gece havlamıyordur' canım” dedi kadın, öpüşürlerken.

“Lanet olsun, çift kişilik yatak bulamadık. Bu ara ek yeriyle kıçımız kopacak ağrıdan” dedi erkek, birden yatağı yaylandırıp ayağa fırlayarak.

“Hera tatlım motelin adı... Vardır bir bildiği... Şaka... Başka yerde hiç boş yer yoktu, biliyorsun” dedi, kadın. Oyuncağı elinden alınmış gibi kalakalmıştı yatakta.

Sonra kalktı yataktan. Kalkarken göğüslerine dek bağladığı havlu düştü. Küçük göğüslerinin iri uçları pembeleşmişti. Bacaklarının arası gür siyah tüylerle kaplıydı. Erkek o kadar ısrar etmişti, şöyle cıscıbıl göreyim şunu kız diye. Ama tıraş etmek kadının adeti değildi ve bununla da övünürdü. Erkek bu görüntüye dayanamadı. Beline sarılıp yeniden dudaklarından hızla öptü kadını. Yatağa düştüler, yaylandılar ve sarıldılar...

“Yine azdın” dedi, kadın. Bir yandan erkeğin dudaklarım öpüp, ısırıyordu.

 “Yoldan geldik, yorgunuz” dedi, erkek.

“Olur, dedi kadın, ama dayan, yapmazsak rahat edemeyiz..."

Sevişmelerinin sonuna gelmeleri fazla uzun sürmedi.

“İçime, içime” dedi kadın, erkek üstünde gidip gelirken.

Küçücük bir düşünce anından sonra yine de işini sağlama alıp üzerine fışkırttı erkek. Belki de bir tehlike yoktu. Ne zaman hamile kalabilirlerdi? Kadınlar o kadar karmaşıklardı ve kendileri hakkında o kadar az konuşuyorlardı ki. Ne zaman şu işi rahat yapabilirlerdi? Şimdi belki de tehlike yoktu. Ancak, dışarıya boşalarak çocuk yapmak ve sonunda evlenmek zorunda kalmak gibi bir niyetinin olmadığını kaba bir biçimde belirtmiş oluyordu, ki bu onu biraz utandırdı. Bu duruma kadın da sinir oluyordu elbet. Güzel başlamış bir sevişme, ter, tuhaf kokular ve gizli bir mücadelenin sessizliğiyle son buluyordu hep.

“Kahretsin, yeni yıkanmıştım...  Koruyucu hap almıştım zaten” dedi kadın. “Yeni yıkanmıştım, üstümü başımı ne yaptın...”

 “Özür dilerim sevgilim" dedi erkek, kadının dudaklarından küçük bir öpücük aldı.

Kadının hap aldığından, korunduğundan kuşkuluydu aslında erkek. Beş yıl bir kadını kendine bağlı tutmak, böyle ayakları havada bir ilişkiyle kolay değildi. Erkek, işlerinin iyi gitmediğini, bir ev geçindirecek kadar kazanamadığını, ancak durumu iyileşince ancak evlenebileceğini bahane ederek işi uzattıkça uzatmıştı. Ancak sessiz ve uzun, bıktırıcı ve sinir edici istekler ve emeller artık ertelenemeyecek, gizlenemeyecek bir anla kesiştiğinde ve evlilik sözcüğü ağza alındığında kadın, yılan ıslığıyla, evlenmek isteyen kim be, diye söylenerek, iş bitmiş bitmemiş bakmadan kabaca altından kalkıyordu. Erkek, kadının kendisiyle evlenme isteği ve onu ailesiyle, annesiyle tanıştırmasını beklediği inancının baskısı altındaydı hep. Kadının bu isteği bazen dayanılmaz biçimde belli oluyordu sanki; tersini düşünmek aptallık gibi olurdu. Böyle anlarda da sevişmeleri bir suça dönüşüyordu. Artık bu, değil sevişmek, iki-üç hafta boyunca hiç sorup aramadan ayrı kalacakları anlamındaydı. Sık sık böyle oluyordu, ama sonunda dayanamayıp, birbirlerine deli gibi sarılarak, sabaha dek, güçleri yettiği kadar, hiç uyumadan sevişiyorlardı. Bir şeylerin sonunun yaklaştığını sanıyorlar ve korkuyorlardı. İkisi de cesur kararlar almaları gerektiğini anlamalarına rağmen bunu yapamıyorlardı. Kadın da güzeldi güzel olmasına ve böyle bir kadını bir daha asla bulamayacağını biliyordu erkek. Yeni bir kadın bulmak, onun huyuna suyuna, aptallıklarına, kısacası yeni bir ilişkiye alışmak kolay mıydı? Statükoyu bozmak kolay değildi. Ama gelgelelim, sürekli arayış içindeydi; en küçük fırsatta gözü hep dışarıdaydı. Yeterdi artık. Yeni bir kızla ilişki nasıl kurulacağını bile hatırlamıyor, bunu artık beceremeyeceğinden bile korkuyordu. Korkuyordu, ama böyle bir ilişkinin nasıl olacağını da merak ediyordu. Bir ömrü tek bir kadınla geçirmek zorunda mıydı? Her gün arardı telefonla kadını, her gün, belki günde iki kez. Nasıldı, neredeydi şimdi, anlatırdı, anlatmak zorundaydı. O kadar saygılıydı. Saygıda kusur etmiyordu. Ama yoruluyordu. Belki evliler bile bu denli disiplinli ve sadık değillerdi. Bir kez olsun aldatmayı başaramadı bu geçen yıllar içinde. Böyle bir huyu vardı. Hazır evlenmemişlerken, kadın için bir risk yokken, yeni dünyalara, kokulara, sıcaklıklara yelken açmalıydı. Ama rutin kavga sonlarında oluşan üç beş aylık ayrılık sürelerinde denediği yeni beraberlikler umduğu gibi olmuyordu. Kızlar mutlaka aptalca bir şey yapıyorlar ve beş yıldır birlikte olduğu, kendisinin kahrını çeken insanın düzeyine, insan kalitesine ve ayarına asla gelemeyeceklerini hemen belli ediyorlardı. Küçük bir vicdan hesaplaşmasından sonra hızla kadına geri dönüyordu. Dönmüyordu aslında, yabani ve aptalca bir dünyadan geriye kaçarak âdeta sığınıyordu. Böylece coşkulu bir birliktelik yeniden başlamış, bir ilişki bitmemiş oluyordu.

“Yıkanma. Yalnızca silin yeter. Nasılsa denize gideceğiz.” dedi erkek. Yine bozulmuştu, durgunlaşmıştı kadın. Havluyu bir kement gibi vücuduna sürüp duruyordu.

Bu kasabayı bilmiyorlardı. Her yaz değişik bir kıyı kasabasına gidip oraları keşfetmeye çalışıyorlardı. Görünen, dolaysıyla öğrenilen de hep aynı şey oluyordu böylece: Birkaç balıkçı lokantası, bol bol dönerci ve turistik eşya satan dükkânlar ve birkaç bar. Yöresel birkaç eşyada oluyordu tek farklılık. Ağaç oyma eşyaların cinsi, ahşap oymaların niteliği ya da yöresel motiflerle işlenmiş yelekler, deniz resimli seramik kül tablaları, şapkalar gibi.

Ama deniz. O başkaydı işte... Kokusu, ta şezlongların dibini yalayan ürpertili dalgaların bıraktığı şırıltılı köpüğün insana yakınlığı... O dinginlik, yalnızlık ve sessizlik...  

 ***

Kahvaltıya indiklerinde danışmada sürekli bir şeyler yapar görünen genç yerinden fırladı.

“Kahvaltı hemen geliyor” dedi, hep kadını muhatap alarak konuşarak. Kayıt sırasında anahtarları alırken de, fiyat pazarlığı yaparlarken de kadına doğru konuşmuş, erkeğe konuşma arasında şöyle bir gülümsemişti. Kadın da, nedense bu ilgiden hoşlanmış gibi, pazarlığı uzattıkça uzatmıştı. Bu, erkeğin gözünden kaçmamıştı. Erkeklerin ilgisi onda hep mutluluk yaratıyor, diye düşündü; bütün kadınlar gibi.

Kahvaltılar da aynıydı. Küçücük kutuda beyaz peynir, tereyağı, reçel, domates, birkaç dilim kavun ya da karpuz, çay... Tatil boyunca, bir yıl süresince yemedikleri kadar tereyağı yiyorlardı. Bu kez kutu reçel ve peynirleri üreten firmanın adı değişikti. Yeni bir firma türemişti. Ancak, birilerinin hizmet etmesi, şöyle açık havada bir masaya oturup, çıplak ayaklarıyla masa örtülerinin kenarlarını yalayan deniz esintisinin eşliğinde, uzaklardan ya da yakınlardan ya da spor arabaların sonuna kadar açılmış teyplerinden çağrışan müziklerin arasında bir elde çatal, bir gözü gazetede, kısa pantolonla, plaj çantaları ayaklarının dibinde öyle hazır kahvaltıyı beklemek gerçekten mutluluk vericiydi.

Sarı, kocaman yapayalnız bir güneş parıldıyordu. Plaj erkenden dolmuştu. Tek başına, yalnız, ya da iki kişi  -ama yine yalnız; kim bilir?- yabancı turistler, ailece, çoluk çocuk gürültülü yerli turistler...

Kadın şortunu çıkardı. Tunalı Hilmi Caddesi’nden aylar önce özenle seçip satın aldığı siyah mayosunun içinde uzun, düzgün, beyaz bacakları gerçekten güzeldi. Şezlonglara gömülmüş, uyuyormuş gibi görünen birkaç baş yerinden kımıldadı. Erkek de şortunu çıkardı. Yağları çıkardılar çantadan. Kadın erkeğin sırtına sürdü önce, sonra erkek ona yardım etti. Bembeyazdılar. Kentte yaşamanın, kent suyunun ezip, yorup aşındırdığı bir cildin bir yıllık beyazlığı. İkisinin de teni beyazdı zaten.

“Her yıl yine de zehir oluyor deniz, bir yerim yine yanıyor, bu yıl kararlıyım acı çekmemeye” dedi, erkek, biraz da konuşmuş olmak için. Çünkü tuhaf bir sessizlik egemendi kahvaltıdan bu yana. İzleniyor olmanın, izliyor olmanın, duyargaları açmış yeni bir yerin keşfinin keyfine hazırlanan bir bilincin meşgul sessizliği.

“İyi sür ve mayonun kenarlarından içeriye de elinle yay güneş yağını” dedi, kadın.

“Sırtıma sürer misin? Ben de seninkine sürerim” dedi, erkek.

Şezlonglara uzandılar yağlanma bitince. Şezlong gittikçe kuma gömülüyordu. Çantalarını şezlongun ayaklarının dibine yerleştirdiler, gazete ve kitaplarını özenle çıkardılar.

“Ben denize giriyorum” dedi, erkek. İki sıra şezlong vardı önlerinde. Bir et yığını olan gövdesini yaymış bir kadın durmadan tıkınıyordu. Dalgaların yaladığı bir şezlongdaysa vücutlarının düzgünlüğünden yabancı oldukları anlaşılan turist bir aile, çocuklarıyla birlikte renkli plastik kovalar ve küreklerle kumda oynuyorlardı. Ayakları denize, beyaz köpüklere değince rahatladı. Tuhaf bir akım ayak parmaklarının ucundan başlayarak tüm vücuduna yayılıyordu. Bir yılın kiri ve korkuları, kaygıları, tedirginlikleri, gerilimleri ayak parmaklarının ucundan uçup gidiyor gibiydi. Doğayla baş başaydı ve lanet ilişkiler, masa, telefonlar, ekran, klavye, akrabalar, sahte gülücükler, arkadaşları kıskanmalar, gelecek hesaplan, günlük korkular, nasılsınlar, iyiyimler geride kalmıştı. Yağlanmaya başlamış iri gövdesini suyun içine öyle şaplatarak bırakmak istedi ama yine de çocukluğundan kalma bir duyguyla ellerini ileriye uzatarak, önce başını sessiz bir balık gibi suya sokarak daldı, nefesi tükenince ötelerden çıktı. Suyun kulaklarının dibindeki gurultusu. çırpıntısının sesi aslında bir sessizlikti. Sanki bir devle baş başa. yapayalnızdı şimdi. Dost, güvenli, çıkarsız bir devle. Böyle duyumsadı kendini nedense. Büyük bir dostluk gösterisi gibiydi suyun kulaklarının dibinde şaklayıp fısıldayışı, dalgaların vücudunu yalayışının ahengi.

Yüzü toparlak, sağlıklı, suyun altındaki gövdesi de heybetli olduğu anlaşılan bir kızla, ince, siyah saçlı bir başka kız vardı denizde yalnızca. Kumsal, şemsiyelerin altındaki şezlonglar bir aynanın altındaymışlar gibi metalik parıldıyorlardı. Açıklara doğru değil de, kumsala paralel olarak yüzdü uzun süre.

“Su nasıl?” dedi kadın, denizden dönmüş, havluyla yüzünü kurulayan erkeğe.

“Nefis” dedi, erkek, “nefis, durma, gir.”

“Sudan çıkarken yağlar akmıştır, yeniden sürün” dedi kız. “Yine bir yanık faciası yaşamayalım.”

Sonra kalkıp denize gitti. Kadın düzgün vücuduyla kumların üzerinde dikkatle yürürken, bacaklarının gerçekten oldukça uzun olduğunu düşündü erkek. Yandaki şemsiyenin altında toparlak vücutlu, altın saçları güneşte tel tel parıldayan üç turist kız hararetle konuşuyorlardı. Güneş gözlüğünü taktı. Şezlongunu şemsiyenin dışına kaydırarak gövdesini iyice güneşe verdi. Sırt üstü, yan ve yüz üstü dönerek kısa aralıklarla yanmaya bıraktı kendini. Ama daha çok kızlara doğru yan yattı. Kızlar İngilizce konuşuyorlardı. İngilizce biliyordu ancak konuştukları anlaşılmıyordu. Bütün şişmanlar gibi oldukça neşeliydiler. Bazen küçük kahkahalar atıyorlardı. İşyerleriyle ilgili bir dedikoduydu belki de. Beyaz, ama artık pembeleşmiş, göbekli  ancak sağlıklı ve iri göğüslü vücutlara sahiptiler. Onların vücutları üzerine düşler kurarak gözlerini gözlüklerinin arkasından kapattı. Arada sırada gözlerini açıyor, kızlardan daha genç ve güzel gözükenini süzüyordu.

Kadın denizin karnında, açıkta yüzüyordu. Oldukça uzağa açılmıştı. İngiliz kız da arada sırada ısrarla denizde yüzen kadına bakıyordu. Bir jet ski şımarıkça dolanıp duruyordu yüzenlerin arkasında. İki sevimli kız çocuğu ellerinde renkli plastik küreklerle kumdan kaleler yapıyorlardı.

ahmet yıldız
Ahmet Yıldız

Öğleyin, plajın üstündeki bir açık büfede hamburger yemeyi düşündüler, ancak sonunda, bu adı sanı, markası belli olmayan hamburgerden vazgeçip tostta karar kıldılar...

“Boş ver, yemeyelim” dedi, kadın. “Yapanların tırnaklarındaki kire baksana. İshal oluruz. Tost yaptıralım.”

Geleneksel yemek kaşarlı tosttan sonra çantadaki iki şeftaliyi paylaştılar. İngiliz kız ısrarla bakıyordu, hiç çekinmeden bakışlarını yapıştırarak. Kadınla bile göz göze gelmekten çekinmedi.

Güneş, batmadan önceki son kızgın ışıklarını gönderirken ayrıldılar kumsaldan. Plaj terliklerinden dolan kum ayaklarını yakıyordu.

Odalarına çıkarken danışmadaki çocuk haylazca, biraz fazla bir kaykılmayla gülümsedi. Böyle tatillerde hiç konuşmayı sevmiyordu erkek. Yeni insanlarla tanışmak ya da böyle otelcilerle filan dostluk kurmak yoruyordu onu. Bütün bir yılı ofiste telefonda konuşmakla geçmişti zaten. Duş aldılar. Saçlarını arkaya taradı kurulamadan. Sanki gün boyu plajda yatmamışlar, yorucu bir işten dönmüşler gibi yorgun bir halde yatağa attı kendini. Bir süre öyle kaldı. Sonra, giyinerek caddeye, alışverişe çıktılar. Kadın içeride hafif bir makyaj yapmayı başardı yine de. Siyah penye giysisini giyip siyah saçlarını geriden toplamıştı. Kısacık etekleri, daha sokağa çıkmadan uçuşmaya başlamıştı düzgün baldırlarının üzerinde. Kadınlar için tatil yalnızca deniz değildi. Akşamları sokaklarda süslenip dolaşmak, lokanta seçmek, çarşı vitrinlerini seyretmek, alışverişe çıkmak ve kısacık giysilerle gövde gösterisi yapmak bu işin bir parçasıydı. Bir lokanta bulmadan önce taze haşlanmış mısır yediler. Temiz olduğundan emin oldukları bir restoranı gözlerine kestirip oturduklarındaysa karşı masada o üç İngiliz kızını gördü. Biraz güzel olanı gülümsedi erkeğe. Ama erkek gülümsemedi. 

Gece erkenden uyumaya çalıştılar ancak dışarıda köpek havlamaya başladı.

"Lanet olsun” dedi erkek, hızla yatağı yaylandırarak sırtını döndü.

 “Bakmayı bilmiyorlarmış” dedi kadın. “Yazık köpeğe..."

“Kocaman köpek, ne işi var böyle bir motelin önünde” dedi, erkek. “Gel de uyu..."

"Biz sivrisinekten korkarken köpek çıktı karşımıza” dedi, kadın.

Ankara’dan gece boyu süren otobüs yolculuğu, sabah sevişmesi ve aylar sonra ilk kez güneşe böyle cömertçe çıkmanın tenleriyle vücutlarında yarattığı sıcaklık ve yanma duygusu bir uykuya başlamak için pek iyi bir durum değildi. Bütün gözenekleri kaşınır gibi oluyordu erkeğin. Yine de yorgun beden, rahatsız edilmiş ruhları alt edebilecek bir gerçekliğe sahipti.

Sabah güneşi, her şeyi bembeyaz olan, aynalarının çerçeveleri bile beyaz olan odaya dolunca uyandılar.

Saat dokuza geliyordu. İkisi de yüz üstü, yatağa çırılçıplak yatmışlardı. Konuşmuyorlar, yalnızca soluyorlardı artık. Çarşafın orasında burasında ıslaklık vardı. Erkek birden doğrulup kalktı. Kızın, yuvarlaklığıyla ve güzelliğiyle her zaman övündüğü poposunun arasına burnunu dayayarak kokladı, öptü.

“Hadi kalk, güneş iyice azıtmadan plaja varalım“ dedi.

“Daha kahvaltı etmedik” diye kollarının arasına gizlediği dudaklarından mırıldandı kadın.

“Tamam, kahvaltıya inelim. Uzun plaj saatleri kolay acıktırıyor. Ama bu kez odada yağlanalım, bir saat önce yağlanmak daha iyiymiş” dedi erkek.

Birbirlerinin sırtını yağladılar, bitiştirilmiş yatakların üzerinde, çırılçıplak. Erkek kadının dudaklarına dudaklarını değdirdi ve kadın da yanıt verdi. Ancak erkek fazla ileri gidemedi, dudaklarını hemen çekti. Tuhaf bir yapmacıklık, yapmak istemediği ama yapılması gereken bir sevginin istek gösterisi gibi olması canını sıktı.

Kahvaltıda aynı dörtlü vardı. Bu kez kavun yerine bir salkım üzüm getirmişlerdi ki bu oldukça sevindirici bir değişiklikti.

Kadın masaya gelmeden merdivenlerin dibindeki danışmada sürekli gülümseyen o sinirden yapılmış ince çocukla konuşmaya daldı. Masada tek başına gazetelere gömülerek bekledi erkek. Neden sonra, neşeyle salınarak, elleri kısa kot pantolonunun ceplerinde, kıçını o yana bu yana inatla sallayarak döndü kadın.

Dolmuşa binmeden su, meyve ve gazete takviyeli sırt çantalarıyla biraz kıyıda dolaştılar. Karşıda Yunan adaları görünüyordu. Dolmuşta o üç yabancı şişman kızla karşılaştılar yine. Bu kez kız gülümsemedi. Pembe yanaklarına baktı erkek arkadan ve yandan. Saçları gerçekten altın sarısı gibiydi. Üstelik gürdü, örülmüştü ve bir omuza yandan savrulmuştu. Çocukluğundan beri hayran olduğu, hayal ettiği, taptığı kadın biçimiydi bu kız: Dolgun, beyaz tenli ve altın saçlı.

Şoför eski Peugeot minibüsün hırlayan motoruna bir iki şaplak atıp çalıştırdı ve iki iri yarı Alman kadın turistle Almanca konuşmaya daldı. Dolmuşta bakışamadılar, yanındaki kadından çekiniyordu anlaşılan İngiliz kız. Ancak üzeri yosun tutmuş kayaların üzerinden plaja yürürken açıkça bakışıyorlardı artık. Şezlongun üzerine yerleşince güneş gözlüklerinin altında gözlerini kısarak beyninden bütün düşünceleri kovmaya çalıştı. Bir şey düşünmek istemiyordu. Yalnızca dalgaların sesi rüzgârın sesi yetiyordu ona. Kadın, çantasından Ahmet Altan’ın romanını çıkarıp okumaya başlamıştı. Ancak güneş gözlüklerinin altından nerelere baktığı belli olmuyordu. Tekin değildi. Bakışmak üzerine düşünmeye başladı. Belki de Türkiye’de en çok yapılan şey bakışmaktı. Eğer göz zinası varsa Türkler cehennemin en müstesna yerinde topluca bulunacaklar demekti.

Gülümsedi. İlk kez ortaokulda bir yıl boyunca sevdiği kızla bakışıp durmuştu. Ancak bakışmalarla oluşan bütün ilişkiler gibi, bu durum kendi içine tutsak etmişti ilişkiyi ve bunun dışına asla çıkamadılar. Erkek lisesinde okurken Dışkapı'da, Roma Hamamı’nın yanındaki Kız Sanat’ta okulun dağılışını bekleyip yağmurda karda aylarca bakıştığı kız, bakışmanın dışına çıkma isteğine, elişi dersinde tahtadan yapılmış tırmık ve saban maketlerini yolun ortasında kafasında kırarak yanıt vermişti.

“Yanacaksın” dedi kadın kitaptan başını kaldırarak, “Tentenin dışına çıktın...”

Erkek, yakalanmış gibi şezlongunu gölgeye çekti. Çantadan biraz üzüm çıkarıp yedi. Saplarını çöp olarak kullandıkları naylona atıp şezlongun ayaklarının dibine kuma bıraktı.

“Ben çıkmadım, güneş dönüyor” dedi, erkek.

“Güneş değil, dönen dünya” dedi, kız.

“Sahtekar mı sence Ahmet Altan?” dedi erkek, konuyu değiştirmek için.

“Kadınların halinden anlıyor yine de, bu denli ilgi göstermesi bile iyi...”

“İnanıyor masun içtenliğine yani? İslamcı ve Kürt okurları avladığı gibi kadın okurları da avlıyor bence yalnızca... Küçük bir sahtekârlıkla karışık...”

“Onu sorarsan, bütün erkekler sahtekârdır” dedi, kadın.

“Bu da nereden çıktı?” dedi erkek, boş bulunup konuyu deşerek.

“Buraya birlikte mi geldik, benimle mi geldin, yoksa başkaları için mi?” dedi, kadın.

“Saçmalama..."

“Saçmalamıyorum, gözün dışarıda senin... Aptal mı sandın beni?”

“Bir yere bakmayayım mı, önüme mi bakayım hep?”

“Sana kimse böyle bir şey söylemiyor. Ama tuhafsın gerçekten, gerçekten anlayamıyorum...”

“Neyi anlayamıyorsun, önüme bakarak mı gezeceğim? Gözlerimi de mi denetlemek istiyorsun?”

“Ben gözlerine söylemiyorum, konuyu saptırma, onun arkasındaki düşünceler...”

“Ne yani, düşlerimi sana mı vermeliyim? Senden izin alarak mı düş kurmalıyım?”

“Sesini yükseltme. Düşten söz etmediğimi bal gibi biliyorsun; düşünceler diyorum. Doyumsuzsun sen...”

Rüzgâr çıkmıştı. Denizin ortalarından gelen kocaman bir dalga şiddetle kıyıya vurdu ve kendini kumsala seren bir kilim gibi uzandı. Dalganın bir kamçı gibi şaklayan sesini duyup sustular. İngiliz kızlar tartışmayı duymazdan gelmiş, sırtüstü yatmışlar, güneşe bakarak güneşleniyorlardı.

“Sen çıldırmışsın... Çok gülünç bu söylediklerin.”

“Senin için gülünç ama, gerçek bu" dedi, kız.

“Ben denize gidiyorum" dedi, erkek kaçar gibi şezlongdan fırlayıp.

Denize daldı. Kulaklarında suyun gurultularıyla nefesi kesilinceye dek yüzdü ve sonra başını dışarıya çıkardı. Eliyle yüzünü, yağlı ve tuzlu suyu sildi. Kadın haklı mıydı? Baktı. Uzakta, şezlongunda yine kitaba dalmıştı. Kızmadan ve yargılamadan önce karşısındakinin yerine kendisini koyup öyle karar verme alışkanlığı vardı. Evet, bakıyordu çevresindeki kızlara, ama bunda yanlış olan ne vardı? Bu herkesin yaptığı bir şey değil miydi? Yanından neşeyle geçen pedallı plastik kayığın altına daldı ve biraz daha açığa doğru yüzdü. Tartışmak istemiyordu. Statükoyu bozmanın yeri burası değildi. Dikkatli olmalıydı. İngiliz kız sadece bir düştü. Evet, düştü.

Geriye döndüğünde kadın romana biraz daha dalmış görünüyordu. Kitabın sayfalarına gömülü yüzünü biraz yana çekerek: “Su nasıl?” dedi.

“Çok güzel,” dedi erkek, her şeyin yoluna girdiğini işaret eden bu ses tonundan mutlu olarak.

Havluyla kurulandı. Güneş yağını süründü bolca. Gazeteyi alıp şezlonga uzandı. Gözlüklerini taktı ve okumaya başladı. Kadın denize dalmıştı bile. İngiliz kızların olduğu yöne bakmadan edemedi. Onlar da denize girmek için kalkmışlardı. Ancak saçları örgülü olan hiç kımıldamıyor gibiydi. Erkek heyecanlandı birden. Göz göze geldiler. Gülümsedi kız. Bu gülümseme bütün tatil günlerinden daha büyük bir mutluluk yaydı erkeğin içine. Ama gülümseyemedi. Gazetesine döndü. Sonra denize doğru baktı. Yıllardır okumak isteyip de okuyamadığı, hep ertelediği, en sonunda buraya gelmeden Dost Kitabevi’nden satın alıp çantasına koyduğu romanı çıkardı. Okumaya başladı. Kalındı. İngiliz kız kitaba doğru bakmaya çalıştı. Ancak erkek daha Dickens’ı yeni okuyor diye alay edeceklerinden korkarak kapağını arkaya doğru katladı.

Kadın denizden döndü.

“Fazla kalmayalım, gidelim artık, akşam oluyor, rüzgâr da çıktı, denizin tadı yok” dedi.

“Gidelim” dedi, erkek.

Hera Motel’e dönene dek konuşmadılar; dolmuşun motor gürültüsünü dinleyip, etrafa güneşyağı ve deniz kokuları yayan diğer insanlarla hiç ilgilenmeden yalnızca dışarısını, denizi seyrettiler.

Resepsiyondaki çocuk yine ağzını yayarak gülümsemişti. Duştan sonra giysisini seçemedi kadın bir türlü. En sonunda, portakal rengi tiril tiril bir giysi çıkardı çantasından. Akşam yemeği için sokağa çıktılar. Dağlardan esen küçük bir rüzgâr bütün kasabayı serinletmeye yetmişti.

“Bütün kreasyonunu buraya getirmişsin,” diye şaka yaptı erkek.

“Ben öyleyim” dedi, kız. “Bunları saklamak ve seyretmek için almadım ben. Zaman geçiyor, yaşlanıyor ve şişmanlıyorum.”

Bu 'şişmanlıyorum'dan önceki iki sözcük, bir kavgaya neden olmasın diye pişmanlıkla eklenmişti. Ne var ki zamanın beyhude geçtiğini hatırlatan bir tehditti yine de.

Erkek, bunları derinlemesine düşünmemek için aptalca şeyleri, getirdiği giysileri düşündü: bir kısa pantolon, bir iki tişört ve bara gidecek olurlarsa giymek için siyah keten  pantolon ve siyah gömlek.

Caddede son model otomobiller, dar arnavut kaldırımlarda motor sesinden çok lastik sesiyle gürültü yaparak kafa şişiriyorlardı. Siyahlar giymiş, başlarını korsanlar gibi benekli bezlerle bağlamış motosikletli bir güruh geçti yanlarından.

“Kurt gibi acıktım” dedi kadın. “Bir an önce yiyecek bir yer bulalım.”

“Ben de acıktım, deniz ve temiz hava acıktırıyor gerçek ten.”

Işıklardan karşıya geçerlerken yanında, ince giysisinin içinde, vücudu kendisine değen kadının elini tuttu erkek. Karşılık alınca da alışkın bir hareketle parmaklarını birbirlerinin parmaklarına geçirdiler. Karşıya geçince de öyle yürüdüler bir süre. Mutluydu erkek. Ellerin, birbirine kenetlenen parmakların, bu kadar önemli olduğunu hiç düşünmemişti.

Lokantalar İngilizce-Türkçe menü afişlerini sokağa koymuşlardı. Yakışıklı bir garson, onları neredeyse kollarından tutarak içeri sürükleyecekti.

“Gel, bu gece balık yiyelim” dedi erkek.

“Çok pahalı” dedi kadın.

“Kredi kartıyla öderiz, pahalı mahalı” dedi erkek.

“Paylaşırız ama” dedi kadın.

“Tamam, paylaşırız...”

Denizin kenarında bir lokantaya girdiler. Yolun kenarında bir masaya oturdular. Yatlar, kotralar, yelkenliler sıra sıra dizilmişler, hafif esen rüzgârın ve dalgaların etkisiyle nazlı nazlı salınıyorlardı. Ertesi günün adalar gezisi için yolcu toplamaya çalışan esmer, saçları biryantinli genç, elinde not defteriyle, gelip geçen turistlere üç beş dille birden selam veriyor, ısrarlı ve yapışkan sözlerle onları çağırıyordu.

Akşam olmuştu. Her yan ışıl ışıldı. Uzaklardan yakınlardan gelen müzik sesleri, Almanca, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Rusça sözcükler, birden fırlatılmış kahkahalar ve şarap kadehlerinin çınlayan sesleri birbirine karışıyordu. Plajda çıplak gövdeleriyle birbirine benzeyen bunca insan, şimdi siyahlar giyerek yine bir elden çıkmış gibiydiler. Lokantanın kenarındaki pastanenin önünde şalvar, kırmızı desenli yelek ve fes giymiş şişman dondurma satıcısı, elindeki kaşığı büyük bir gonga vurur gibi başının dibine asılı zile vurdu. Garson balık adlarını sayıp döktü. Balıkların birinde karar kıldılar ve beyaz şaraplarının açılışını izlediler. Garson, kadının tatması için önüne koydu kadehi. Bu tattırma seremonisini oldum olası sevmezdi erkek. Bu ülkede iyi şaraptan kaç kişi anlıyordu ki. Biraz soğutulmuş şarabı, kadehlerini çınlatarak dudaklarına değdirdiler.

“Bir gün beğenmedim diye geri göndereceğim şarabı” dedi, erkek. “Çok merak ediyorum tepkilerini.”

“Hepsi aynı şarapların bence, tuhaf bir batı taklidi bu seremoni” dedi, kadın.

“Ama şarap gerçekten güzel. Gece de, sen de” dedi, erkek, "çok mutluyum, teşekkür ederim sana...”

Kadın bu sözlerin içten olup olmadığını tartma gereği duymadan coşkuyla:

“Ben teşekkür ederim, senin fikrindi balık yemek...“

“Daha gelmedi balıklar" dedi erkek gülerek.

Garson elinde salata tabağıyla belirdi, ciddi bir ifadeyle beyaz örtünün ortasına koydu.

“Kusura bakma" dedi kadın. “Bazen sinirli oluyorum...”

“Aslında arada sırada oturup ilişkileri hakkında konuşmalı insanlar” dedi erkek.

“Birikince böyle bir şeyler oluyor işte...”

“Konuşunca da sorunlar çıkıyor” dedi kadın.

“Konuşmanın nereye gideceği belli olmuyor...”

“Birikme işte” dedi, erkek.

 “Birikecek ne var ki“ dedi, kadın aptallığa vurarak.

“Ne bileyim, başlama yine. Zaman çok hızlı geçiyor... Böyle işte... Şurada yaşayıp gidiyoruz...“

“Çok hızlı“ diye mırıldandı kadın. “Eskiden zamanı nasıl geçireceğim bir dertti, şimdi kime neye nasıl zaman ayıracağım dert... Durup düşünmeye bile zamanım yok...”

“Ya sistem içine çekiyor, kendinin sürekli hareket eden bir çarkı haline getiriyor insanı. Ya da yapacak çok işi biz kendimiz üzerimize çekiyoruz...”

“Boş ver, tatil iyi“ dedi kadın.

“Tatil iyi“ dedi erkek, sonra başını karşıdaki madeni ve beyaza boyanmış yatın küçük beyaz ışıklarına çevirdi. Ham bir rüzgâr saçlarını yaladı. Garson kocaman balığı getirip ortaya koydu. Hiç konuşmadan balığı yediler. Bir kedi bacaklarına süründü erkeğin. Kendilerine dost insanları müthiş bir sezgiyle tanıyordu bu sıcak tüy yumakları.

Garsonlara çaktırmadan iri bir parçayı masanın ayaklarının dibine koydu erkek. Gülümsediler. İriyarı ve şişman, ıstakoz gibi kızarmış Alman karı koca, mavi gözlü kız çocuklarına masaların arasında dolaşmalarını sanki teşvik ediyorlardı. Annelerine balığı afiyetle yiyen kediyi gösterdi çocuk.

Birden irkildi erkek. Kadının omzunun arkasında gülümseyen o İngiliz kızı gördü. Karşı masada biralarını içiyorlardı. Göz göze gelince gülümsedi kız. Yarım yamalak beceremiyormuş gibi gülümsedi erkek ama gözlerini kaçırdı. Kadın acaba onların burada olduklarını biliyor muydu? Bu konularla ilgili hiçbir şeyin kadınların gözlerinden kaçmayacağını düşündü. Mahsus gelip karşısına oturduğunu sanacaktı şimdi.

Uzanıp elini tuttu kadının masanın üzerinden. Sıktı. Kadın da sıkarak yanıtladı. Anlayış ne kadar güzel bir şeydi. Böyle yaparak erkeğin içindeki kaygıları anlamış ve sıkma canını demek istermiş gibiydi.

“Kalkalım, gidip yatalım...” dedi kadın.

“Yatalım” dedi erkek. “Ama gerçekten yatalım” diyerek gülümsedi.

Resepsiyondaki çocuk yoktu. Onun yerine motelin dul sahibi bukle saçlı kadın vardı. Kedileriyle oynuyordu salonda bir koltukta. Gülümsedi.

Yatağa yıllardır birbirlerini görmemiş âşıklar gibi atladılar. Seviştiler. Sabah ikisi de uyanmak istemiyordu. Beyaz çarşaf, bir ip gibi sarılmış ve üzerlerine bir çizgi gibi örtülmüştü. Kadının uzun bacağı erkeğin göbeğinin üzerindeydi. Güneş yükselmişti, saat ona yaklaşıyordu. Neredeyse kahvaltı saatini kaçıracaklardı.

Kahvaltı artık özelliğini kaybetmiş gibiydi. Hiçbir çekiciliği yoktu. Tatilden yorgun düşmeye başlamış gibiydiler. Ama ikisi de bunun farkında değildi.

“Seninki kayboldu bir iki gündür” dedi, erkek.

“Benimki kim?” dedi kadın, başını sertçe tabağından kaldırarak.

“Resepsiyondaki çocuk” dedi, erkek. “Anlamadım mı sanıyorsun...”

“Delirmişsin sen,” dedi, kadın. “Köpek hakkında konuşuyorduk biz onunla sadece...”

“Özel ilgisini, senin de bu ilgiden hoşlandığını anlamadım mı sanıyorsun” dedi erkek, anlamsız bir gerginlik ve ciddiyetle. Oysa kadın gülümsemesini, şaka yaptığını belirtmesini beklemişti.

“Şaka yaptığını söyle bari” dedi, kadın, peynir dilimini ağzına götürürken.

“Gerçekler için nasıl şaka diyebilirim” dedi, erkek.

“Gerçek mi? Daha dün lokantada bile o İngiliz şişkosunun karşısına mahsus oturdun; gerçek bu işte!"

Sesleri gittikçe yükseliyordu. Mutfağın penceresinden otelin sahibi kadının kırkını geçmişlerin modeli kıvır kıvır saçlarını gördü kadın.

“Ruhun hayalperest senin” dedi. “Ayıptır, susalım artık, kadın bize bakıyor...”

“Düşlere dalmama bile karışıyorsun. Ruhuma taktın kafayı sen. Bunun için mi güvenmiyorsun bana?”

“Kalkalım artık” dedi, kadın.

“Ben denize gitmek istiyorum. Niçin birlikteyiz diye de gerçekten ciddi ciddi düşünüyorum... “

"Yalnız kalmaktan korkuyoruz aslında” dedi erkek, işi sanki duygusallığa vurdu.

“Tek doğru lafı şimdi ettin; yalnız kalmayı beceremediğim için cezalandırılıyorum işte...”

“Cezalandırılıyoruz de şuna” dedi erkek, kalkarken.

***

Bir hafta daha aynı kahvaltılarla, plaja giderken çantalarına doldurdukları aynı meyvelerle, aynı şezlonglarla geçirdiler zamanlarını. Güneş hep öyle yalnız, asılı kaldı yukarıda. Tenleri gittikçe karardı, Arap bacı gibi oldular. Kale’ye çıktılar, küçük müzeyi gezdiler. Romanlarını okumayı bitirdiler. Moteldeki çocuk kayboldu. Erkek, artık sandaletlerini daha yorgun taşıyordu. Bir hafta içinde yalnızca iki kez seviştiler. Birinde, erkek üzerinden kalkıp yana düşerken kadın “Yalnızca cinselliğimiz ve anılarımız kaldı bu ilişkiyi sürdüren” diye mırıldandı.

Erkek yanıt vermedi. Yastığa yüzünü gömerek uzun uzun soludu ve hiçbir şey düşünmedi. Ertesi akşam yola çıkacaklardı.

***

Otobüs, karanlığı farlarıyla yararak bir an önce Ankara'ya ulaşmak istiyordu. Asfalt siyah bir yılan gibi akıyordu. Ön koltukta oturuyorlardı. Radyo Finlandiya - Türkiye maçını anlatıyordu. Sergen bir gol atmıştı. Gece ilerleyince şoför radyoyu kapattı, ışıkları söndürdü, kendisiyle baş başa kaldı. Artık yalnızca Müslüm Gürses’in inceden inceye söylediği ağıtlarla, lastiklerin ve motorun sesi duyuluyordu. Başları birbirlerinin omzu üzerine düştü.

Uyanınca uyuşuk bir yılan gibi kımıldadılar. Esnediler, sabah serininde Ankara’nın sessiz, uykuda, temiz gövdesi onları içine almaya hazırdı. Yolun kenarındaki kavun karpuz sergileri daha uyanmamıştı. Radyo sabah şarkıları çalıyordu. Ankara’yı ilk kez gördüğünde onu getiren otobüsün radyosunda çalan şarkıların aynısıydı. Gülümsedi. Kadının elini tuttu.

“Ne zaman geldik Ankara’ya” dedi, kadın. “Yol bitti...”

“Sonu olmayan yol yoktur” dedi, erkek.

“İlişkileri abartmamak gerek” dedi, kadın.

“Biz bir yol arkadaşıyız canım” dedi, erkek. “Sanırım, şu anılar ve alışkanlıklar denen şey az şey değil..."

Ahmet Yıldız
(Genç Kyros'un Yazgısı, Everest Y. İstanbul 2002. s. 6)

genç kyros'un yazgısı
Gerçekedebiyat.com